Kelime-cümle ilişkisi

Kelime-cümle ilişkisi

Kelime -çok anlamlı olmasına rağmen- her farklı kullanımında sadece o kullanım için bir tek anlam verir. Şayet bu esasa dikkat edilmez ve kelime’nin ‘çok anlamlı’ oluşu bahane edilerek(farklı bağlamlarda kazandığı) bütün anlamlar kelime’nin üstüne boca edilirse, ‘çok anlamlılık” anlamsız hale gelir.

Buna mukabil, kelime, -bir cümlede geçmesine rağmen- her farklı kullanımında ‘her kullanımı için’ farklı anlamlar verebilir. Şayet kelime’nin bu özelliğine dikkat edilmez ve yetersizlik (bilgisizlik) nedeniyle anlam tek’e indirgenirse, bu sefer ‘çok anlamlılık’ bir işe yaramaz ve anlam fasid olur.

Kelime cümle’nin içerisine dahil edilmeden önce -tabiri caizse- özgürdür. Onu cümleye dahil eden, artık onun ifade edeceği şeyi de tayin etmiş demektir. Muhatab, kelimenin o cümleye girmeden önceki anlamlarının ya da -daha doğru deyişle- başka cümlelerdeki anlamlarının dökümünü yapmak suratiyle anlamını tayin edemez, sadece tahmin edebilir. Anlamı tayin eden, o anlamı muhatabına iletmek isteyen olduğuna göre, doğru anlam, ona formunu veren kimsenin kastettiği anlamdır; o gerçek formunu kelime’nin müşterek kullanımına değil, kelime’nin geçtiği cümle(ler)de bulur, çünkü her cümle onu kullananın mührünü taşır.

Bütün bu izahlarla birlikte bilinmelidir ki bu çalışmada, anlam,sadece dil’in (=lisan’ın) temel birimi olan kelime, diğer bir tabirle gösterge (phonologic veya lexic) düzeyinde değil, aynı zamanda söylem’in temel birimi olan cümle düzeyinde de ele alınmakta; hatta burada anlam’ın en küçük parçası olarak kelime yerine cüm le’ye daha büyük bir önem atfedilmektedir. Böylelikle F. Saussure’ün langue-parole (dil-söz), N. Chomsky’nin ise competence-performance (edinim-kullanım} ayırımını benimsemiş olan bu bakışaçısı(Saussure, 1 985: 2 1-23; Vardar, 1 983: 234-254, Başkan, 1967:97-128; Aksan, 1 990: 1/52-53), -Paul Ricoeur’un kelimeleriyle­”bu ikiliğin, yani söylem’in dilbilimiyle dil’in dilbiliminin ayrı kuralları olmasının, tüm epistemolojik sonuçlarını görmek” istemektedir.(9)

Kelime-Cümle ilişkisinin boyutlarını ve dolayısıyla çokanlamlı bir kelimenin bir cümle içerisinde cümle tarafından nasıl belirlendi­ğini bir misalle ortaya koymaya çalışalım:

Türkçe’de kahve kelimesinin dört ayrı anlamı vardır: 1. “Kahve bitkisinin çekirdeği”; 2. “kavrulmuş, öğütülmüş, pişirilmiş hale gelmiş kahve çekirdeği”; 3. “bu çekirdekten yapılan bir içecek”; 4.’kahvehane’ ( … ).

1. O kahvede halis kahveden mis gibi bir kahve içtik;

2. O kahvede mutlaka nohut vardır;

3. O kahvede mutlaka yağmur suyu vardır.

Birbirinin eşi şekilde başlayan bu cümleler okunduğu zaman -dikkat edilirse-anlamın anlaşılmasından önce zihinde bir sıralama, bir bağ kurma işi gerçekleşmekte, kelimenin anlamı, ancak cümle bittikten sonra kesin olarak anlaşılmaktadır … (Aksan, 1 987: 6 7; bu örneği krş. Başkan, 1967: 117-118)

Birinci cümlede geçen ilk kah ve kelimesi, kelimenin 4. anlamında, ikincisi, kelimenin 2. anlamında, üçüncüsü, kelimenin 3.anlamında; ikinci cümlede geçen kahve kelimesi, kelimenin 2.anlamında, üçüncü cümlede ise kelimenin 3.anlamında kullanılmıştır.

Burada kelime’nin anlamı, geçtiği cümleler içerisinde ve yine “cümlenin yapısı tarafından” belirlenmektedir. Özellikle birinci cümlede geçen kah ve kelimesinin kullanımlarına dikkat edilecek olursa, kelimelerin cümle içerisindeki sıralanışlarını niçin önemli gördüğümüz ve anlamı niçin kelime’den çok cümle’de, cümlenin yapısında, hatta daha ötesinde aradığımız -bir ölçüde- anlaşı­lacaktır.

Çokanlamlı kelimelerde olduğu gibi eşadlı kelimelerin manasını belirlemekte de cümle’nin kurgusu önemlidir. Nitekim Türkçe’deki yüz kelimesinin çeşitli anlamları vardır ve cümle içinde bu kelime şu anlamları ifade eder:

a) Dışarıda yüz kişi bekliyor.
b) Güzel bir yüzü var.
c) Her sabah on beş dakika yüzerim.
d) Hayvanın derisini yüzdüler.

Cümlelerin dilbilgisel yapısını ve anlamını bozmadan /yüz/ biriminin yerine başka birimler koymayı deneyelim:

a) Dışarıda 1 00 (doksan artı on) kişi bekliyor.
b) Güzel bir suratı var.
c) Her sabah onbeş dakika kulaç atarım.
d) Hayvanın derisini soydular. (Akerson, 1 991: 61)

Bu cümlelerde geçen yüz kelimesi İngilizce’de -sırasıylahundred,face, to swim ve to skin şeklinde dört ayrı sesçil bi­çimle karşılanmaktadır ki Türkçe’den İngilizce’ye çeviri yapacak kişi, kelimenin Türkçe’deki anlamını, içerisinde yer aldığı cümle vasıtasıyla teşhis etmek ve sonra İngilizce’deki uygun karşılığı onun yerine koymak zorundadır. Aksi takdirde yanlış göstergeler yanlış gönderilerde bulunacaklardır. (10) Çünkü bir kelimenin anlamını tayin ederken -bu kelime ister çokanlamlı , ister eşadlı olsun- dikkat edilecek olan husus , kelimenin tek başına taşıdığı anlamlar ya da anlamlar listesi değil, kelimenin, içinde yer aldığı dizgedir. (Krş .Shibles , 197 4: 63-83)

Heidegger Die Sprache ist das Haus des Seins (Dil , varlığın meskenidir) der. Gerçekten de varlık, dilde, dili kullananda kendisini ifşa eder. Dil, insan olarak bizim varlığımızın, varoluşumuzun belki de en hususi yanıdır. Dil yetisine, konuşma-düşünme yetisine sahip tek varlık olan insanoğlu, bu yetisi olmaksızın varlığının farkına nasıl varabilir, varlığını nasıl sürdürebilir, varoluşunu nasıl gerçekleştirebilirdi?

Dil , sadece insanın kendisini kendisine ifade ettiği bir vasıta değil,kendisinin kendisine ifade edildiği bir vasıtadır da aynı zamanda. İnsan, düşüncesini dil ‘de, dil aracılığıyla dışa vururken,istemini, arzularını, isteklerini dil ‘le ifade ederken, kendisinden istenilenler de yine dil vasıtasıyla istenmekte, kendisine dil ‘de, dil’in
aracılığıyla seslenilmektedir.

Varlıklar dünyası ile sözcüklerin dünyasının aynı gerçeklik düzlemini oluşturduğuna inanıldığı içindir ki sofistler, dünyanın özünün açıklanmasının imkansızlığına ilişkin olarak sözcüklerin ‘çokanlamlı’oluşlarını bahane ettiler. Şayet sözcükler ‘çokanlamlı’ idiyseler ve bu reddedilemez bir gerçekse, nasıl olurdu da bu ‘çokanlamlı’ sözcüklerden hareketle varlık hakkında bir kesinliğe, kesin bir bilgiye ulaşılabilirdi?

Varlığın özünü bilmek için, nesneler dünyasını temsil eden sözcüklerin temsil ettikleri nesnelere kesin bir biçimde tekabül etmesi gerekmez miydi?

Sözcüklerin çokanlamlı lığı,sözcüklerin anlamını kesin bir biçimde tesbit etmeyi imkansız kıldığına göre,çokanlamlı sözcüklerden hareketle nesnelerin reel karşılığı nasıl’tesbit’ edilebilecekti?

Herakleitos’a göre, sözcüklerin ‘çokanlamlılığı’ bir sorun teş­kil etmiyordu ve o bu sualleri kendi varlık felsefesi doğrultusunda cevaplıyordu. Ona göre; bir nesne nasıl oluş’un (oluş ırmağının) bütünlüğü dışında ele alınamaz, başka bir deyişle, ‘şeyler’in varoluş ya da yokoluşları bizatihi oluş’un bütünlüğü içerisinde gerçekleşirse,aynı şekilde sözcükler de söz’ün bütünü dışında bir anlam ifade etmezler, anlamlarını ancak sözün bütünü içerisinde kazanırlardı.

…Tek sözcüğün de ancak sözün bütünü içinde bir anlamı vardır.Sözcüğün çokanlamlı oluşu, dilin bir kusuru, eksikliği değildir, onda bulunan, anlatım gücünün özlü ve olumlu bir yönüdür. Çünkü onun da sınırları, varlığın kendisi gibi, değişmez bir şey değildir, akıcıdır.(Akarsu, 1 984: 29)

İnsanı “hakikatin ölçüsü” ilan eden ve dolayısıyla ne kadar insan varsa o kadar da hakikat bulunduğunu öne süren sofistler, esas itibariyle hakikatin bilinemeyeceğini söylemiş oluyorlardı . Durup kalan bir varlığın olmadığı, sadece bir oluş’un olduğu, her nesnenin sürekli bir değişme içinde bulunduğu ve bu arada karşıtlarını içine aldığı öğretisinden, “bir obje için salt doğru bir yargının olamayacağı” mantıksal sonucu çıkarılabilirdi; nitekim Sofistler bu sonucu çıkarıp şüpheciliğe varmışlardı. (Gökberk, 1 985: 26)

İşte bu noktada, hakikatin bilinemezliğine ilişkin sofistlerin o meşhur iddiaları, kendilerince sözcüklerin ‘çokanlamlı’ oluşlarına istinaden temellendirilmekte, çokanlamlılığın kesinlik ifade etme-yen koridorlarında eşya’nın hakikatini aramanın beyhude olduğu dile getirilmekteydi . Oysa Herakleitos’un kendisi, kendi sözlerinden ünlü sofist Protagoras’ın çıkardığı neticeleri çıkarmamış ve oluş’un, oluş ırmağının yatağını sabitlemişti . Akan, değişen, başkalaşan belki ırmağın sularıydı ama yatağı değildi ona göre. Değişim ya da oluş … Akıp giden ne varsa yasaya uygundu, doğaldı, bir bütünlük içerisindeydi . Sofistler ise meseleyi böyle ele almadılar ve Herakleitos ‘un düşüncelerini kendi arzularının malzemesi haline getirmeyi marifet saydılar. Onun, “tek sözcüğün ancak sözün bütünü içinde bir anlamı vardır” derken karşı çıktığı, işte bu düşünce biçimiydi.

Evet, sözcük söz’ün bütünlüğü dışında bir anlam ifade etmez! Sözcükler söz’ün bütününden koparılıp tek başlanna bırakıldıklarında, varlıkla ilişkileri kesilir ve “anlam içerikleri”ni kaybederler.

Sözcük, anlamını (delâletini) sözün bütünlüğü içerisinde kesinleşti­rir, kesinliğini, içine dahil olduğu bütün’den (dizge’den) alır. Nasıl ki doğa’da hiçbir nesne kendi başına değilse, doğa’nın bütünlüğünden kopuk varol(a)mazsa, sözcükler de söz’ün bütünü dışında kendi baş­larına varolamazlar.

Her sözcük ancak söz’ün bütünü içinde anlamlıdır. Çokanlamlı oluşu; bütün dışına itildiğinde, tek başına iken sözcüğün delâletini belirsizleştirir, silik hâle getirir, anlamın buharlaşmasına yol açar ve en nihayet anlamı(nı) tümüyle yok eder. Fakat sözcük bir dizge’nin, bir bütün’ün içinde yer alır almaz, anlamı tebellür eder, kuvvetlenir ve kesinleşir. İçine dahil olduğu dizgelerin miktarının artması, hiç kuşkusuz sözcüğü ‘çokanlamlı’ kılacak, sözcüğün anlamını, anlam­lanın (delâlet yollarını) zenginleştirecektir; ancak sözcüğün dahil ol­duğu her dizge, her deyim, her deyiş, her defasında onun anlamını belirleyip kesinleştirecektir.

Dildeki bir öğenin anlamı, onun öteki birimlerle kurduğu ilişki­lerle belirlenir. Sözcük, dahil olduğu dizge içerisinde birlikte kullanıldığı, bağdaştırıldığı diğer öğelerle bir örgü oluşturur ve zorunlu bir biçimde bu örgü tarafından çerçevelenir. Meselâ el kelimesi Türkçe de esasen insanın bir uzvunu (bilekten parmak uçlarına ka­dar olan bölümü) ifade ediyorsa da şu örneklerde çeşitli anlamlara gelmekte ve herbirinde farklı bir mânâya delâlet etmektedir:

birine el açmak’bir işe el atmak’

bir şeye ‘el koymak’bir şeyi elden çıkarmak’

bir şeyi ‘elde etmekbir şey ‘elinde olmak’

birine el vermek’birini ‘ele vermek’

bir şeyhten ‘el almak’bir şeyden ‘el çekmek’

bir şeye ‘el sürmemek’birine ‘el etmek’

Yine aynı şekilde bu sözcük, bir şeyin ‘elden kaçması’, elden gelmemesi’, ‘ele alınmaması’ veya birinin eline düşmek’, ‘eline bakmak’, ‘eline kalmak’ vs. şeklinde farklı kalıplar içerisinde, farklı öğelerle, farklı yerlerde ve farklı anlamlar ifade etmek için kullanılır. Sözgelimi “birine el açmak” tabirinde geçen el sözcüğünün anlamı, ‘birine’ ve ‘açmak’ öğeleriyle birlikte bir anlam ifade eder, anlam ancak bu öğelerle birlikte ortaya çıkar, bu öğelerle birlikte oluşan bütün içerisinde anlam kesinleşir. Tabir, nesnesi zikredilmese (msl. ‘birine’ öğesi hazfedilip kullanılmasa) bile nesne almadan, zihinde nesnesi düşünülmeden anlam ifade etmez: ‘el açmak’, “birine el açmaktır”, dolayısıyla [birine] ‘el açmak’, [birine] ‘muhtaç olmak’, [birinden] ‘bir şey istemek’ (dilenmek) mânâsındadır ve anlam, söz­ cüğün kendisinde değil, içine dahil olduğu sözün (=deyimin) bütü­nünde, bütünlüğündedir. Binaenaleyh bütünlük yoksa, anlam da yoktur.

Bu noktada, el kelimesinin, çokanlamlı ve eşadlı kullanımlarından hareketle bir cümle içerisinde ne tür manalar ifade ettiğine,edebileceğine dair bazı mülahazaları aktarmakta yarar görüyoruz.

Elin haylazının elinden tutup adam etmek elimde değil.Burada, ayrı ayrı ilişkiler içinde kullanılmış olan üç ayrı el vardır ki bunlardan ikinci ve üçüncüsü aynı sözcüğün iki ayrı anlamı, birinci ise onlarla eşadlı (ve bugün sesteş) olan bir başka sözcüktür. Acaba bunlar, bu tümceyi duyanın zihninde nasıl çözümleniyor? (Aksan,
1 990: IIl/209)

Burada, el kelimesinin sözlük anlamlarının dökümünü yapıp eldeki listeden seçtiğimiz bir tanesini hepsine yapıştırmak (her kullanımı bir tek anlama indirgemek) veya kelimenin zihnimizdeki anlamlarının hepsini bir tanesine yüklemek (herbir kullanımında birden fazla anlamın kastedildiğini, kastedilebileceğini düşünmek) ,
bu suali doğru olarak cevaplamaya çalışan kimselerin yapacakları en hatalı davranış olacaktır. Çünkü her iki durumda da cümleden murad edilen mana anlaşılamayacaktır.

Bu bakımdan böyle yapmak yerine, yukarıdaki cümlede geçen öğelerin birbirleriyle olan ilişkilerini dikkate almak suretiyle hem herbir el kelimesinin, hem de diğer öğelerin anlamını kesin leştirmeyi denemek daha sıhhatli bir yol olacaktır. Mesela, 1. el kelimesi “elin haylazı”, 2. el kelimesi “elinden tutup adam etmek” ve 3.el kelimesi “elimde değil” kalıpları içerisinde anlaşılmalı ve sırasıyla ‘haylaz’ , ‘tutup adam etmek’ ve ‘değil ‘ şeklinde gelen öğelerin herbir el kelimesinin anlamının belirlenmesindeki rolü (aralarındaki ilişki) üzerinde düşünülmelidir.

Şimdi de bir başka kelimeyi, ‘alan, saha’ anlamına gelen meydan kelimesini misal verelim:

• ‘meydan okumak’-• ‘meydana vermemek’
• ‘meydana düşmek’-• ‘meydana atmak’
• ‘meydana çıkarmak’-• ‘meydana çıkmak’
• ‘meydana gelmek’-• ‘meydana getirmek’

• ‘meydanı boş bulmak’-• ‘meydan almak’
• ‘meydan bulamamak’-• ‘meydana koymak ‘
• ‘meydana dökmek’-• ‘meydana vurmak’

Bu örneklerde -dikkat edileceği üzere- tabirler nesneleri zikredilmeksizin
verilmektedir ve fakat buna rağmen anlam, okuyucunun zihninde -eğer tabir, daha önceden zihinde bir bütün halinde bulunuyorsa- tebellür edip kesinleşebilmektedir.

Kesinlik, sözcüğün (meydan sözcüğünün) kendisinde değil ,sözcüğün içine dahil olduğu dizgenin bütününde gerçekleşmekte,sözcüğün anlamını belirleyen, kesinleştiren esasen dizgenin kendisi olmaktadır. Bu dili konuşan herhangibir kimse, ‘meydan okumak’veya ‘meydana getirmek’ tabirlerini işittiğinde ‘birine’ meydan okunacağını ya da ‘bir şey’in meydana getirileceğini bilir.

Nasıl ki okuma eylemi , kitap okuma’dan, şarkı okuma’dan, canına okuma’dan farklı olarak meydan kelimesiyle birlikte yeni bir anlama bürünüyor, yeni bir anlam vermek imkanı buluyorsa, aynı şekilde meydan kelimesi de okuma eyleminin nesnesi olmakla yeni bir anlamın ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Özetlemek gerekirse, anlam tek tek sözcüklerde değil , sözcüklerden oluşmuş terkiblerde, söz’ün bütününde tezahür eder, kendisini dil ‘in bütünü içerisinde ifşa edip açığa çıkarır. Bu nedenle de anlama eylemi, bütün’de, bütün’le gerçekleşir, kaçınılmaz olarak kendisine bütünü muhatap alır. Açıklama ise, tabiatıyla, kendisine
bütün’ü muhatap alarak gerçekleşmiş olan anlama eyleminden sonra gelir.

“Söz’ün bütünlüğü” ya da “sözcüğün içine dahil olduğu bütünlük”dediğimiz şey, sözcüklerin (dilsel birimlerin) diğer sözcüklerle girdikleri karşılıklı ilişki sırasında oluşmakla kalmaz, aynı zamanda cümleyle diğer cümleler, paragrafla diğer paragraflar, hatta söylem’in kendisiyle söylem’in içinde yer aldığı durum ve koşullar arasında teşekkül etmiş olan dokuyu da kapsamına alır. Hasılı , bir dilsel birim, diğer öğelerle birlikte bir bütün oluşturduğu takdirde ve hiç kuşkusuz bu bütünlük içerisinde anlamını kesinleştirir. Bu bakımdan anlam’ın, kendisini sadece metnin dahili kurgusu içerisinde (metin-içi bağlamda) ifşa ettiğini sanmamalıyız; bilakis ‘bütünlük’,burada metni çevreleyen durum ve koşulları (metin-dışı bağlamı) da içermekte, gerçekte anlam bu türden bir bütünlüğün ürünü olmaktadır.

Sözcükten büyük birimleri, cümleleri ele aldığımızda, bunlarda da belli bir anlamın kesinleşmesinin sözceye ve konuya bağlı oldu­ğunu görürüz. Bir başka deyişle, cümlenin anlamı, içinde yer aldığı konuşma zincirine, belli bir metne göre belirlenir. Bu belirlenme sırasında durum ve koşullar da etkili olur:

( … ) “Ben sana kıyamam” tümcesi eğer; ” … ama bu parayı ödemeni isteyeceğim” biçiminde sürerse, söyleyenin, konuştuğu kimseye kıyabileceği anlaşılır. Ancak, ” … bu parayı ödemene gönlüm razı olmaz ” biçiminde sürerse, ilk tümcede belirtilen açıklamanın doğ­ru olduğu, söyleyenin amacının bu olduğu anlaşılır. Öte yandan,
“Ben sana kıyamam’ tümcesinin içinde geçtiği sözcede yorucu bir işi yüklenmekten söz ediliyorsa, buradaki kıymak eyleminin anlamı başka, kızı istenen annenin bu konuyla ilgili olarak kızına aynı tümceyi söylediğinde anlamı yine başkadır: Burada “Seni o adama veremem” demek olur. (Aksan, 1 990: IIl/203)

Görüldüğü üzere, bir dilde bir sözcüğün sözlük anlamlarının çe­ şitli oluşu, o sözcüğün, dahil olduğu dizge içerisinde bu anlamların hepsini birden ifade edeceği, edebileceği anlamına gelmez. Bu nedenle söz’ün gücü, başka bir deyişle “söz’ün bütünlüğü”, sözcüğün her kullanımında baskın çıkarak onun anlamlarından birini tayin eder ve anlam kargaşası en nihayet söz’ün bütünlüğünde son bu-!ur. Söz’ün gücünün sırrı da işte onun bu özelliğinde; yani bütününde, bütünlüğünde saklıdır.

Şimdi ise Kur’an’ın doğru anlaşılabilmesinin, anlamı doğru olarak ortaya çıkaracak suallere bağlı olduğunu göstererek, anlam’ın öznelliği yerine , asıl olanın onun doğru luğu olduğu şeklindeki yaklaşımımızı -bu suallerden hareketle- temellendirmeye çalışacağız.

Dücane Cündioğlu,Kuranı Anlamanın Anlamı,syf.44-54

Dipnotlar:

9- “Bu iki dilbilimi ayırdetmede en ileri giden kişi Fransız dilbilimcisi Emile Benveniste olmuş ve ona göre bu iki dilbilim aynı birimler üzerine inşaedilmemiştir.” (Ricoeur, 1 990: 27; 1 991: 43-64)

10- Cümle kurgusunun (dizge’ nin) kelimeleri (tek tek göstergeleri) aşan yönünün
önemli olduğunu, sözcükler kadar dizge’nin de anlamı belirlediğini gösteren
bir örnek de şudur: The hunter killed the tiger. (Avcı kaplan[ı] öldürdü.) Bu cümlede üç değil dört öğe bulunmaktadır: a) the hunter, b) killed, c) the tiger ve d) bu üç öğe arasındaki ilişkiler. Eğer cümleyi “The tiger killed the hunter” (Kaplan avcı[yı] öldürdü) şeklinde ifade etseydik, mana değişecekti .Almanca’da verilen ilginç bir örnek için bkz. Akerson, 1 991: 108

 

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*