‘Kavramları Düzgün Kullanmak ve Meseleleri Doğru Şekilde Anlamak’ Üzerine

'Kavramları Düzgün Kullanmak ve Meseleleri Doğru Şekilde Anlamak' Üzerine

Kavramları Düzgün Kullanmak

Bir kelimenin, birden çok anlamı ve farklı manalara delâletleri olabilir. Bu durumda söz konusu kelimenin her bir manasının, mutlaka uygun bir kullanım alanının var olduğunun bilinmesi gerekir.

Dolayısıyla birden çok manayı bünyesinde barındıran bir kelime­nin cümledeki bağlanıma uygun bir anlamında veya delâlette kul­lanılmaması halinde hata edilmiş olur ve doğru bir anlatım tarzı benimsenmemiş olur, Nitekim küfür (inkâr), fısk, zulüm ve nifak gibi kavramları ele aldığımızda, bunların bazen İslâm dairesinden çıkma bazen de farklı bir anlama geldiği görülür.

Aynı şekilde bir kelime ıstılahta da birden çok manaya sahip olabilir, örneğin; ümmet kelimesi böyledir. Zira bu kavram, ‘’İşte Bu (İslâm), tek ümmet (din) olarak sizin milletiniz (dininiz)dir âyet-i kerîmesinde de geçtiği üzere millet bazen din ve inanç ma­nasına gelir.

Bu kavram yukarıdaki manası dışında şu anlamlara da gelir:

  • İnsan topluluğu. (Suyun) başında (hayvanlarını) sulayan bazı insanlar gördü.”(Kasas,23)
  • Bir devir, zaman bölümü:’’Zindandan kurtulmuş olanı nice zamandan sonra (Yûsuf u) hatırladı ve şöyle dedi…” (Yusuf,45)
  • Tek ilâh inancını benimsemiş (Hanîf) akıllı kişi. “Şüphesiz İbrâhim Allah’a itaat eden, hakka yönelmiş bir önderdi”(Nahl,120)

Belli bir zamanda yaşamış ve aralarında belirli ilişkiler ve ben­zerlikler olan insan topluluğu. “Muhammed (s.a.v.) ümmeti.” cüm­lesinde bu kavram, ümmet anlamında kullanılmıştır. Bu kavramın buna benzer başka anlamları da zikredilebilir.

Ayet üzerinden bu tür kavramları konuşulduğunda aşağıdaki âyet güzel bir örnektir:

  • “Bu, adaletten sapmamanız için daha uygundur.”(Nisa,3)

Bu ayetteki “teûlû” kelimesi birçok anlamı ifade edebilir. Bazı ilim adamlarına göre bu anlamlardan birisi de “bakımı gereken ki- şilerin artması yani nafaka yükünün fazlalığı sebebiyle fakir düş­mektir.’’ Bu kelime aşağıdaki âyette de aynı anlamda kullanılmıştır:

  • ‘’Ve Seni yoksul bulmadı mı? Sonra, zenginleştirdi.”(Duha,8)

Bu âyetteki manasıyla paralel düşünüldüğünde birinci âyetteki “teûlû” kelimesi, “aile yükünüzü ağırlaştırmayın” demek olur. Kelimenin bu anlamı ifade ettiğine dair şu beyit de ilgili kişiler tarafından delil olarak kullanılmaktadır:

“Fakir ne zaman zenginleşeceğini, zengin ise ne zaman fakir olacağını (yeûlü) bilemez!”

İmâm Şâfiinin (r.a) tercih ettiği mana da budur. Âlimlerin çoğu ise İmâm Şâfiiden farklı düşünmektedir. Örneğin İbnu’l- Kayyîm (r.a.) âyetteki “ellâ teûlû” kelimesinin bu manaya değil, “ellâ tecûrû” yani adaletsizlik yapmamak, zulmetmemek manasına geldiğini söylemekte ve şairin şu sözünü de bunun için delil olarak kullanmaktadır:

  • ‘’Adalet mizanında bir arpa tanesini bile çiğnemez.Onun adil bir kimse olduğunun delili, bizzat kendi nefsidir.’’

Âyet geçen söz konusu kelimenin anlamının, İmâm Şafi‘ınin tercih ettiği (yani fakirleşmek, nafaka yükünün artması) manayı ifâde etmediğini savunanların en güçlü delili ise yine aynı âyetin öncesinde geçen şu ifadelerdir:

  • ‘’(Eğer adaletli davranamayacağmızdan korkarsanız) O takdirde bir tane ile veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin!’’(Nisa,3)

Nitekim âyetin bu kısmında cariyelere sahip olmanın herhangi bir sayı zikredilmeksizin mübahlığı ifade edilmektedir. Şâyet “ellâ teûlû” kelimesi ile fakirleşmek, nafaka yükünün altında ezilmek manası murat edilmiş olsaydı, sahip olunabilecek cariyeleri de birle sınırlardı. Ancak ilgili kelime ile “cevr” yani zulüm haksızlık manası kastedildiğinden, cariyeler için bir sınırlama zikredilmemiş ve kişinin dilediği kadar cariyeye sahip olabilmesinin önü açılmıştır. Çünkü başlangıçta cariyeler arasında her konuda eşit davranmak zorunluluğu yoktu. Bu reddiye sebebiyle “ellâ teûlû” kelimesiyle ilgili, cumhurun görüşü tercih edilmiştir. Yine de Allah en doğruyu bilendir.

Kelimelerin farklı anlamlara gelebileceğine dair başka bir örnek de aşağıdaki âyette ihtilaf konusu olan “ev lâmestümü’n-nisâe” yani “ya da kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamaz­sanız, teyemmüm edin” ifadeleridir. Bu âyette geçen “lâmese” kelimesi, cima-cinsel ilişkide bulunma anlamına mı yoksa cinsel ilişki olmaksızın dokunmak ve öpmek anlamına mı gelir?

Bu âyetle ilgili yapılan yorumlardan en doğru olanı, burada kastedilenin guslü gerektiren ilişki olduğunu tercih edendir. Nite­kim biz bunu Cami’u-Ahkâmin-nisâ adlı kitabımızın Temızlik ve Kısımları” bölümünde açıklamıştık.

Yine buna benzer meselelerden birisi de “Kurân”da zikre­dilen tebettül/zühd, kendini ibadete verme hususudur. Nitekim Kur’ân”da şöyle buyrulmaktadır:

  • “Ve bütün benliğinle 0na yönel. ”

Hz. Peygamber (s.a.v.) sünnetinde ise “tebettül” yasaklanmıştır.(Buhari,Nikah,8)

Şimdi âyetteki ifadeyle, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den gelen bu tür rivâyetlere bakan birisi sanki âyetle sünnet arasında bir zıtlık bir çatışma varmış gibi bir hisse kapılabilir. Bu şekilde düşünen kişi tebettül kavramının emir ifade eden âyette farklı, yasak ortaya ko­yan sünnette ise farklı bir anlamı olduğuna dikkat etmez. Çünkü tebettül kelimesinin asıl anlamı ‘inkıta’(bir şeyden ayrılmak, kop­mak) ilişkiyi kesmektir. Âyetteki tebettül, ibadeti sadece O’nun için yap ve Ona hiçbir şeyi ortak koşma ya da O’na yönel ve vaktinin bir kısmını Ona ibadet için boşalt demektir. Sünnette yasaklanan teberse insanlardan, topluluklardan, temiz ve helal olan tüm rızıklardan ilişkiyi kesmek, kiliselere kapanan rahiplerin hayat tarzını benimseyip evliliği terk etmektir.

Kötülük kavramı da (es-seyyie), benzer nitelikteki diğer kav­ramlar gibi birden çok anlama gelebilir. Küfür (Allah’ı inkâr) ve şirk bunlardan ikisidir. Nitekim aşağıdaki âyette kelime bu anlam­dadır:

  • “Evet, kötülük işleyip de suçu benliğini kaplamış olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir ”Bakara,81)

İlim ehlinin çoğunluğuna göre bu âyette seyyieden kasıt şirk­tir. Şu âyetteki aynı kavram da şirk anlamını içermektedir:

  • “Kimler de kötü amel getirirse yüzüstü ateşe atılırlar.”(Neml,90)

Buraya kadar örnek verilen âyetlerde seyyie kelimesi hep şirk ve küfür anlamındaydı. Ancak bu kelime bazen de büyük günah manasını da ifade eder. Nitekim Lût (a.s)’ın kavminden söz edilirken taşıdığı anlam budur:

“Zaten onlar önceden de çirkin işler yapıyorlardı.” Bu kavram bazen de küçük günah manasına gelir:

‘’Eğer size yasaklanan günahların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz.’’

Yine de her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

MESELELERİ DOĞRU ŞEKİLDE ANLAMAK

Bir kimseye dinî metinlerde geçen meseleler karmaşık gelmiş olabilir ve bunun da tabii bir neticesi olarak söz konusu meselelerin âlimler tarafından alakasız başlıklar altında incelendiğini zannede­rek, ilim ehlini kusurla itham edebilir. İşte bu gibi kimseler esas itibarı ile büyük cahillik içerisinde olup, aynı zamanda kıt anlayışlı kimselerdir.

İşte böyle olanlar herhangi bir işi yapmakla yanlış giden bir şeyi ıslah etmeyi birbirine karıştırıyor. Ve olayları birbirine karıştırdığı için de bu kimsenin nazarında bir şeyi ıslâh etmekle herhangi bir icraatta bulunmak bir birine karışıyor. Bazen yapayım derken bozu­yor, bazen de bozayım derken farkında olmaksızın doğruyu yapıyor. Benzer şekilde bir meseleyi doğru şekilde anlamaktan ve değerlen­dirmekten aciz olan kişi riyâ ile cesareti ya da düşmanı kızdırmayı {iğâzatul ’l-aduvv) ne şekilde yapması gerektiğini karıştırmakta ve bu hususla alakalı kavramların birbiriyle iç içe olduğunu zannetmektedir. Ayrıca anlayışı eksik bu gibi kimseler, halka ya da ilgili kimselere açıklanması gereken durumları açıklamaktan kaçınırlar. Bunun temel nedeni ise, kendi kanaatlerince bazı meselelerin gizli kalması ve halkın bunları bilmemesi gerekmektedir. Dolayısıyla işin özüne inilecek olursa, kıt anlayışlı kimselerin kendi kanaatlerince halktan »aklanması gereken bu gibi meselelerin, hiç de gizlenmesine gerek olmamasına rağmen, yine de onlar açıklanması gereken bu gibi durumları insanlara karşı gizleme yoluna giderler.

Birinciye örnek olarak şu durum zikredilebilir: Kâ‘b b. Mâlık’ten (r.a.) gelen rivâyette şöyle geçmektedir(Buhari,Husumat,3)

“Kâ‘b b. Mâlik ile İbn Ebî Hadred, Mescid-i Nebevî’nin içerisinde iken, bir alacak verecek meselesi yüzünden birbirleriyle tanışmıştı. Bu esnada hiç de farkında olmadan evinde istirahat ha- I ünde bulunan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendilerini duyacak kadar da seslerini yükseltmişlerdi. Bu hal üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara yönelmiş ve odasının perdesini açarak: ‘Ey Kâ‘b’ diye ses­lenmiştir. Kâ‘b da: ‘Buyur ey Allah’ın Rasûlü diye mukabelede bulunmuştur. Akabinde Hz. Peygamber (s.a.v.) borcun toplam miktarının yarısını imâ ederek kendisine: ‘Borcunun şu kadarını bırak!: demiştir. Kâ‘b da: ‘Bun zaten yaptım, Ey Allah’ın Rasûlü demiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise buna karşılık kendisine: ‘Öy­leyse hadi kalk! Hükmü yerine getir (yani alacaklı olduğun malın geri kalan kısmını al)!’ demiştir.

Görüldüğü üzere burada Hz. Peygamber (s.a.v.) önce Kâ‘b b. Mâlik’i (r.a.), İbn Ebî Hadred’de bulunan malının yarışım bırakma­ya teşvik etmiştir ki, bu bir nevi ıslahtır. Kazanın gereği ise Kâb b. Mâlik’in hakkım, bütünüyle almasıdır.

Yine Müslim’in es-Sahîh’i nde (Müslim Müsâkât 4)Abdullah b. ez-Zubeyr (r.a.)’den gelen bir rivâyette şöyle geçmektedir: “Abdullah b. Zubeyr (r.a.) ile Ensâr’dan bir adam arasında, Rasûlullah’ın (s.a.v.) yanında bulundukları esnada hurma ağaçlarım suladıkları sahipsiz bir su kanalı hakkında tartışma çıkmıştı. Ensârdan olan zat Ab­dullah b. Zubeyr’e (r.a.): ‘Suyu bırak aksın!’ demesi üzerine, İbn Zubeyr de bunu reddetmişti. Bu sebepten dolayı aralarında henüz Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda oldukları halde, bir husumet orta­ya çıkmıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) İbn Zubeyr’e: ‘Önce (hurma ağaçlarını) sula ve sonrasında da suyu komşuna gönder!’ demişti. Rasûlullah’ın (s.a.v.) bu tavsiyesine Ensâr’dan olan zat kızmış ve Hz. Peygamber’in yüzüne karşı: ‘Halanın oğlu diye mi böyle hükmettin?’ demiştir. Bu kaba söze karşılık çok kızan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yüzünün rengi değişmiş ve şöyle demiştir: ‘Ey Zubeyr! (Hurma ağaçlarını) sula ve sonra da duvara ulaşıncaya kadar suyu tut!’ İbn Zubeyr (r.a.) bunun üzerine şöyle demiştir: ‘Allah’ın adına yemin olsun ki, ben: ‘Hayır, hayır! Rabbi’ne and olsun ki, seni aralarında çıkan anlaşmazlıklarda hakem seçmedikçe, inanmış olmazlar.’’ (mealindeki) âyetin, bu konuyla ilgili nâzil olduğunu zannediyorum.”

Burada Hz. Peygamber (s.a.v.), hem Ensâr’dan olan zatın hem de İbn Zübeyr’in aralarındaki anlaşmazlığı gidermek (ıslâh) için, kolay olan bir çözüm şekli önermişti. Ancak Ensâr’dan olan zatın, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendilerine sunduğu uylaşma tavsiyesini reddetmesi üzerine, Efendimiz (s.a.v.) esas itibarı ile tamamı İbn Zübeyr’e ait olan sulama hakkını bizzat kendisinin kullanmasını istemiş ve kendisine, “yeri suyla doluncaya kadar hurmaları sula­masını” emretmiştir.

İmam Buhârî bu hadîsle ilgili olarak “İmam sulha işaret eder de bu reddedilirse, reddeden kişinin aleyhine açık bir hüküm verir” başlığı altında, özel bir bâb açmıştır.

‘’Ve eğer kadın kocasının aldatmasından veya ilgisizliğinden kaygılanırsa, aralarında uzlaşmalarında kendileri için bir sakınca yoktur. Uzlaşmak daha iyidir” mealindeki âyette de, yukarıda zikredilen hadîsteki meseleye benzer bir tavsiye vardır. Az önce zikri geçen söz konusu âyetle ilgili İmam Buhârî’nin eserinde, Hz. Âişe’den (r.anha) kaynaklı şöyle bir yorum aktarılmaktadır: “Ada­mın birisi, kendisinden çok da fazla hazzetmediği ve bu nedenle rağbette etmediği hanımından ayrılmak istemiş. Bunun üzerine ka­dın da o kimseye: ‘Ayrılıp ayrılmama hususunda takdir senin. Seni benim durumumla ilgili olarak serbest bırakıyorum’ demiştir.” Burada kadın, söz konusu problem sebebiyle işi yokuşa sürme yerine, sulh yani anlaşma yolunu tercih etmiştir. İşte bu âyet de söz konusu hususla alakalı olarak inmiştir.(Buhari,Megazi,12)

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ve ashabının Mekke’ye gelmesi üzerine müşrikler: “Yesrib’in (Medîne) humması, onları zayıflatmış” direrek yaygarada bulunmuşlardı. Onların bu dedikodularına kar­adık olarak Hz. Peygamber’in de (s.a.v.), Kâ’be’yi tavaf akabinde Safa ile Merve arasında yapılan sa’y esnasında remel yapmayı, yani bir tür güç gösterisi olarak sağ kolun pazusunu açığa çıkararak hey­betli bir şekilde ve salınarak yürümeyi emretmesi ise ikinci kısmın örneğidir.(Buhari,Hac 54)

Benzer şekilde sahâbenin hayatını inceleyen kimseler, onların da örneğin Hudeybiye günü yaptıkları şeyi sürekli yapmadıklarım görecektir, (ki, Onlar o gün, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) balgamıyla derilerini ovalamışlardı.). Allah bu vesileyle, düşmanlarının kalple­rine korku salmıştır.

Sahîh-i Buhâride aktarıldığına göre;(Buhari,Cihad 70)’’ Urve b. Mes‘ûd es- Sekafi, o gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ashabını gözleriyle bizzat takıp etmişti. Kendisi o günü şöyle anlatmıştır: Allah’a yemin olsun ki o gün Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ağzından çıkardığı her bir tü­kürük ve balgamı o kimselerden birisi kaparak, onunla yüzünü ve derisini ovalıyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara bir şey emretti­ğinde hemen Onun emrini yerine getiriyorlar; o abdest aldığında, abdest suyunu elde etmek için birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) konuşması esnasında ise seslerini kesiyor ve ona olan saygıları sebebiyle bakışlarını sadece ona hasrediyorlar­dı. Bu haile ilgili olarak Urve (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.v.) orada bu­lunan sahabesine dönerek şöyle demiştir: “Ey topluluk! Şüphe yok ki ben aralarında İran Kisrâsı, Mısır Kayseri ve Necaşî nin de yer aldığı pek çok krala, İslâm devletinin elçisi olarak gittim. Allah a yemin olsun ki, ashabının Hz. Peygamberi (s.a.v.) gösterdiği saygı ve ta’zim bu kimselerden hiçbirine gösterilmemiştir. Yemin olsun ki onun tükürük ve balgamı, sahâbeden birisinin eline geçmiş;kendisi de bununla yüzünü ve derisini ovalamıştır. O birşeyi emrettiğinde, emri hemen yerine getirilmiş, abdest aldığında abdest suyu kapışılmıştır. Konuştuğunda ise sahâbesi sesini kesip, bakışlarını hemen Ona odaklamıştır. Şüphesiz O, size bir olgunluk yolu sun­muştur. Onu kabul edin!”

Bu sözler üzerine Beni Kinâne kabilesinden birisi kalkıp şöyle demiştir: “Beni bırakın da ona geleyim!” dedi. Onlar da “Gel!” dediler. Benî Kinâneli kişinin Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashâbının yanma geleceği haberi üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Bu falan kişidir. O kurbanlık dişi develere değer veren bir topluluktandır. O develeri ona göstermek üzere çıkarın!” demiştir. Bunun üzerine ashap da develeri ona göstermek üzere dışarı çıkarmışlardır.

Orada bulunan insanlar o kimseyi telbiye getirerek karşıladılar. Bunun üzerine o kişi de: “Subhanallah! Bu insanların Kâ’be’den alıkonulmaları doğru değil!” dedi ve müşrik arkadaşlarının yanına dönerek onlara şöyle dedi: “Ben kolyelerle süslenmiş ve işaretlen­miş kurbanlık develeri gördüm. Ben onların Kâ‘be’den engellenme­leri görüşünü benimsemiyorum.” dedi.

Bir kimsenin bir hükmü bildirmek veya insanları bir kimseden başlarına gelebilecek bir kötülüğe karşı uyarmak ya da bir kimseyi başkalarına tanıtmak gibi meşru bir amaç gütmesine rağmen, ken­disinin olmadığı bir ortamda başkasının adını andığı için o kimse­nin sanki gıybet ediyormuş gibi değerlendirilmesi, burada anlatıl­mak istenen konunun bir diğer kısmını oluşturur. Meseleyi doğru tetkik etmeden aceleci bir tavırla, sözün bağlamını tetkik etmeden, aslında yukarıda sıralanan gerekçelerden herhangi birisi sebebiyle iyi niyetli olarak bir şeyler söyleyen kimseyi sanki insanların gıybetini yapan ve onların haysiyetlerine leke süren birisi olarak tavsif etmek böyledir.

Bu şekilde düşünen bir kişinin anlayışı kıt ve idrâki de zayıftır. Zirâ hem Sahîh-i Buhârî’de hem de Sahih-i Müslim’de geçtiği üzere Ebû Süfyân’ın eşi Hind,Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek ve şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bilindiği üzere Ebû Süfyân pinti bir adamdır. O bana ve çocuğuma gerekli olan şeyleri bizden esirgiyor.’’ Bunun üzerine Hz. Peygamber de (s.a.v.) kendisine: “Örfe uygun olarak, sana ve çocuğuna yetecek miktarda mal ve gerekli olan şeyleri al” demiştir.

Hadiste de açıkça beyan edildiği üzere, Ebû Süfyân’ın bulun­madığı bir ortamda eşi, onu cimri olarak nitelendirmiş, Hz. Pey­gamber de (s.a.v.) Hind’in eşi Ebû Süfyân’ı bu şekilde anlatmasını yadırgamamıştır.

Bir başka seferde ise Muâviye ve Ebû Cehm’le ilgili olarak Hz. Peygamber’e (s.a.v.) danışılmış ve kendisi de bunun üzerine şöyle buyurmuştur: “Muaviye fakir ve muhtaç birisidir. Onun malı yok­tur. Ebû Cehm ise, asasını omuzundan indirmez.”(Ebu Davud,Talak,39)

Aynı şekilde, kendisine doğru gelen ve kötülüğüyle bilinen bir adamla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Âişe validemize (r.anha) onun hakkında: “Falan aşiretin mensubu olan şu zat ne kadar da kötü (belalı) birisidir!” demiştir.(Müslim,Birr,22)

Aynı şekilde Allah Te’âlâ da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyur­maktadır:

  • “Kendisine âmâ olan kimse geldi diye yüzünü ekşitti ve öteye döndü. ”(Abese,1-2)

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabına, el uzunluğu olan birisi ile ilgili olarak: ‘’İki eli olan, doğrudur.”(Buhari,İmame,41) demiştir.

Aşağıda yer alan hususlar da bu konu bağlamında örnek olarak zikredilebilir:

Bir kimse Hz. Peygamber’in (s.a.v.) herhangi bir sebepten do­layı bir şeyden uzak durmasını veya o şeyi ehl-i beytine yasakla­masını şer’î hüküm öyle olmamakla birlikte, onun haram olduğu şeklinde yorumlayabilir. Nitekim Hz. Peygamber’den (s.a.v.) ge­len bir rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.v.), bir keresinde kızı Hz. Fâtıma’nın (r.anha) evine gitmiş ve kapısında işlenmiş süslü bir örtü görmüştür. Bunun üzerine de gerisin geriye dönüp gitmiştir. Hz. Ali (r.a.) eve gelince, Hz. Fâtıma (r.anha) Hz. Peygamber in (s.a.v.) bu tavrını kendisine anlatmıştır. Hz. Ali de (r.a.) bu haber üzerine hemen Rasûlullah’a (s.a.v.) gitmiştir. Hz. Peygamber de (s.a.v.) Hz. Ali (r.a.)’ye hitaben: “Dünya benim neyime!” demiştir.

Bu cevabı alan Hz. Ali (r.a.) Hz. Fâtıma’ya (r.anha) gelerek, ba­basının söylediğini haber vermiştir. Hz. Fâtıma da (r.anha): “Benim (bu konuda) ne yapmam gerekiyorsa, kendisi bana onu emretsin, ben de onun isteğini yerine getireyim!” demiştir. Bu haber üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.): “Onu falan kişinin ailesine gönder. Onların (sende bulunan o) örtüye ihtiyaçları vardır.”buyurmuştur.

Kızının evinde gördüğü o örtüyü kullanmak şayet haram olsa idi, Hz. Peygamber (s.a.v.) onun, bir başkasının evine gönderilme­sini emretmezdi.

Hz. Fâtıma (r.anha) ile ilgili aktarılan bir başka haberi de bu bağ­lamda. değerlendirmek gerekir. Nitekim bir keresinde Hz. Fâtıma(r.a),Hz.Peygamber (sa.v.)’e gelmiş ve kendisine işlerinde yardımcı üzere esirlerden birisini kendisine vermesini istemişti.

Hz.Pevgamber (s.a.v.) ise bu talebe şöyle karşılık vermiştir:

“’Sana, senin için hizmetçiden daha faydalı olacak bir şeyi haber verevini mi? 33 kere teşbih (sübhânellah), 33 kere elhamdülillah ve 34 kere de Allahu ekber diyerek zikir Allahı zikret.Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.

Anlayışı kıt birisi Hz. Pcygamber’in (s.a.v.) bu tavrını, hizmetçi istihdam etmenin haram olduğu şeklinde algılayabilir. Ancak ilk olarak hadîsin lafzı, durumu bu şekilde anlamaya müsait değildir. İkincisi ise Hz. Peygamberin (s.a.v.) bizzat kendisinin evinde işleri­ne yardımcı kimseler hazır bulunmuştur. Bunun en meşhur örneği ise Enes b. Mâlik (r.a)’dır. Müminlerin annesinin, hizmetçinin elindeki yemek tabağını kırması olayı da bunun bir başka delidir.

Kuran ve Sünneti Anlamanın Temel İlkeleri – Mustafa el Adevi

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*