Kapitalizm ve Haya

Kapitalizm ve Haya

Halihazır toplum düzenlerinde bozukluk diye gördüğümüz olguların çoğu aslında basit bir etkene dayanıyor.İnsanların ar ve haya duygularının kaybettirilmesi.

Kapitalistik toplum yapısı ile insanların ar ve hâya duygularının kaybettirilmesi anısında ilişki bulunduğu kanısındayım. Kadınların iş hayatına girmeleri, onlardaki bu duyguların büyük ölçüde törpülenmesi ile ilişkilidir. İtiraz etmekte aceleci davranmayın.

Kendinizi 19. yüzyılda, yüzlerce erkek işçinin çalıştığı bir fabrikada düşünün. Şimdi, bir kadın olarak o fabrikada çalışmak zorunda kaldığınızı farzedin. Acaba neler hissederdiniz? Sizi bu işe zorlayan sebeplere nasıl kahretmezdiniz? Bir takım tanımadığınız adamların yanında, fabrikaya ilk adımı attığınız anda ayaklarınız nasıl birbirine dolaşmazdı? Nasıl bir utanç ve sıkıntı içinde kalırdınız?

Her şeyi ekonomik sebebe dayandırmak günümüzde kolaylaşmıştır. Kadın işçilerinde, birtakım ekonomik zorunluklar karşısında çalışması gerektiğini, dolayısıyla yeni şartların öngördüğü ahlâk, namus ve haya anlayışına uymak zorunda bulunduğunu, bunun hayatın akışı içinde tabiinin tabiisi bir olay olduğunu, aksi takdirde yaşama imkânımızın elimizden alınmış olacağını söylemek bugün kolayın kolayı.

Demek istiyorum ki, ar ve haya hakkında ki telakkilerimiz değişmiş bulunuyorsa ve dün hayaya aykırı saydığımız bir olgu bugün gündelik tavır ve davranışlarımızın arasında yer almışsa, dün öyleyken bugün böyleyse, bunu ekonomik gerekçelerin arkasına sığınarak izah edebilirsiniz. Esasen halen bütün sosyal araştırma enstitüleri bizi buna inandırmak için harıl harıl çalışıyorlar. Bir uçtan sosyologlar, bir uçtan ekonomistler, bir uçtan psikologlar, bir başka uçtan antropologlar, bizi mevcut şartların tabiiiğine inandırmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar. Fakat bütün bu gayretlerin arkasındaki niyet nedir? Insanları bir yerlere yönlendirmek için değil mi?

Bugün plaja üzerinizdeki donla girince kınanıyorsunuz da, ondan farkı olmayan mayoyla girince tabii karşılanıyorsunuz. Sokağa pijamayla çıkamıyorsunuz, çünkü herkesin size güleceğini biliyorsunuz. Örtünmekse, ikisinde de örtünmek. Fakat hayır, siz, örtünmenin zorunluluğuna değil, giyinmenin zorunlu olduğuna inandırılmışsınız. Kim inandırmış? Bir kaç tekstil tüccar ya da imalatçısıyla moda örgütleri değil mi?

Diyeceksiniz ki, mesele gene gelip dayandı ekonomik gerekçeye. Sermayedarların daha çok kâr edebilmek uğruna kadın işçi çalıştırmak istemeleri, tekstil tüccarlarının daha çok mal satabilmek için pijamanın yatarken giyilmesi gerektiğine bizi inandırmış bulunmaları, kökeninde, kapitalist dizge ile bağıntılıdır. Ama halen gözümüzde dine dayanarak bazı şeyleri açıklamak “bilim dışı” sayıldığından, bizler yüksek bilim adamlarının söylediklerine itibar etmek zorunda bırakıldık

Mevcud hayazsızlığın kılıf hazırlayanlar ve onu meşrulaştıranlar da onlardır.

Bugün Amerika’da« Avrupa’da ilgili enstitüler cinsel konular üzerine harıl harıl ”bilimsel” araştırma yaptıkları iddiasındadırlar. Ancak, bu araştırmaya konu olanların, hazırlanan anket sorularına cevap verenlerin büyük bir kısmım fahişelerin teşkil ettiğini çoğu kez farketmiyoruz bile. Ne var ki, milyonlarca kadının fahişelerin cevaplarına göre yönlendirildikleri de vakıadır.

Hayâ ile ilgili olarak gündelik hayat kesitinden bir anekdot aktarmak istiyorum: Bir işportacı, kalabalık bir meydanda, çevresine bir müşteri yığını toplamıştı. Bu işportacının müşterileri sadece kadınlardan ibaretti. Bir taburenin üstüne çıkmış, bir elinde bir kadın donu, öteki elinde bir sütyen, bayrak gibi sallayarak bunların batık gemilerin malları olduğunu ve “reklam fiyatına” sattığım bağırarak anlatmaya çalışıyordu.

Kadınlarsa yerde kabarık bir küme teşkil eden bu iç çamaşırlarını alıyorlar, ölçülerine uygun olup olmadığını deniyorlar, renk ayrımı yapıyorlar, beğenirlerse alıyor, parasını ödeyip gidiyorlardı.

Çarşıdan ayrılırken, herkesin gözü önünde yapılan bu alış verip manzarası beni düşündürmeye başladı. Önce, meydanlarda yapılan bu iç çamaşırı alışverişini kimsenin yadırgamadığını düşündüm. Sanırım böylesi bir alışverişi orada bulunanlar arasında benden başka yadırgayan yoktu. Her gün rastlanan olağan manzaralardan biri sayılıyordu. Yani kadınları herkesin içinde, herkesin gözü önünde alacağı donu, giyeceği iç çamaşırını vücuduna ölçüp biçip satın alması kimsenin umurunda değildi. Bu umursamazlık bana korkunç geldi. Bu “korkunç” kelimesini kullanmamsa bu gün aramızda bulunan pek çoğuna şaşırtıcı gelecektir. Bunun neresi korkunç diye soranlar çıkabilecektir.

Manzara, günümüz toplum hayatının gündelik enstantanelerinden olduğu için bu manzaradaki gayri tabiiliğe kanıksanmıştır, kanıksandığı için de tabii sayıl maktadır.; Ama beni düşündüren husus, insanların nasıl olup da, ar ve hâyâ duygularını böylesine yitirebildikleri ve ona böylesine kayıtsız kalabildikleri idi.

Bugün bize ‘Afrika vahşileri’nin çırılçıplak yaşadıkları hususu ilkellik diye öğretilmektedir.Fakat bir dakının,sokak ortasında don satılmasına,üstünde ölçüp biçmesine ne ad verildiği söylenmemektedir.

Eskiden… (Evet, bu kelimeyi yazar yazmaz cümlenin devamından bir an için vazgeçtim. Çünkü “Eskiden…” diye başlayan birinin bağnaz bir tutucu olduğu hususundaki yaygın kanaatin ne anlama geldiğini biliyorum. Başkalarının hakkında besleyecekleri bu tür bir kanaati önemsediğimden değil, fakat bu kanaatin içinde de bir yanlışlık bulunduğunu, o yanlışlığı düzeltmek gerektiğini düşündüğüm için bir an duraksadım. Eski güneşlerin daima iyi olduğunu savunan biri olmadığımı belirtmek ihtiyacım hissettim.)

Evet, eskiden, bir kadının, değil sokak ortasında iç çamaşırı satın alması, onu uyuyor mu, uymuyor mu diye üstünde prova etmesi; çamaşırının yanlışlıkla bile olsa bir başkası tarafından görülmesi yahut görülme ihtimalinin mevcudiyeti, o kadın için ömür boyu taşıyacağı bir utanç vesilesi olurdu. Ne var ki, halen işler yukarda değindiğimiz manzaraya dönüşmüştür. Bılinçaltından, bu işlerin uygarlığın icaba tından olduğunu düşünenlerin sayısı da az değildir.

Gerçekten de, bu işte “uygarlığın” parmağını aramak büsbütün yersiz değildir. İnsanların kafa yapısı çok değişmiştir. Bir şairimiz: “Utanırdı burnunu göstermekten sütninem / Kızımın gösterdiği kefen bezine mahrem” diyordu. Böylesine uçurumlarla ölçülebilecek bir dönüşüm olmuştur kafalarda.

Dönüşümün kökeninin insanların ar ve hâyâ duygularından başlatıldığında kuşku yok. Üstelik halen Batılılaşmadan yana oyunu veren ve Batılı hayat tarzını günlük yaşantısına sindirdiğini ve öyle yaşadığını sanan kimseler arasında bir soruşturma yapsanız, şaşırtıcı cevaplarla karşılaşabilirsiniz.

Nitekim bu konuda, hukuk fakültesini bitirmiş, halen devlet dairesinde yüksek bir görevde çalışan bir kadından aldığım cevap şuydu; “Batılılaşmak demek kadınların çalışma hayatına katılması demektir.

Şimdi ben çalışıyorum,eğer çalışmasa idim, ev kadını olsa idim, akşam kocam eve gelince o gün yorulduğunu söylese oflayıp puflasa buna inanırdım, fakat şimdi kocaların gündüz çalışmalarından dolayı yorulduklarına inanmıyorum. Artık akşam eve geldiklerinde oflayıp puflayarak bize hiçbir şeyi yutturamazlar Batılılaşmakla en azından, erkeklerin yorgunluk iddialarının bir yutturmaca olduğunu ispat etmiş olduk’’’

Bir başkası ise (ki o da kadındı ve şimdi sözünü ettiğim kadınla tıpa tıp aynı statüde idi) şöyle diyordu *Şimdi artık biz de cenaze törenlerine gidebiliyoruz. Bir arkadaşımızın yakını öldüğünde onun cenaze törenine katılabiliyoruz. Batılılaşmak bize kadınların da cenaze törenlerine katılabileceğini öğretti. Az şey mi bu?’’

Diğer bir cevap (ve gene çalışan bir kadından); “Batılılaşmak demek erkeklerle eşit olmak demektir. Bıı gün erkekler başı açık dolaşabiliyorsa, kadınlar da başlarını açabiliyorlar. Ben bir ‘feministim.’ Batılılaşmak, bence, kadın haklarını savunmaktır.” Vs. vs.’’

Bütün bunların kulaktan kapma şeyler olduğunu ve Batı ile Batı fikriyatının özü ve mahiyeti itibariyle ancak magazin seviyesinde bir ilişkisi bulunduğunu kabul etsek de, bu sözlerin arka planında bir yaşama tarzının gizlendiğini göz ardı edemeyiz.

Biberin kimyasal bileşiminde ne var bilmem. Ama birisi (bir uzman) dese ki, biberin muhteviyatında şekerli maddeler var, inanırım.

Ama kafası ve damağı şeker denince tatlı şeylere çağrışım yapan biri, hemen buna itiraz edebilir. İtirazı da gayet açık ve anlaşılabilir bir şeydir. Biber acıdır, şekerse tatlı. Öyleyse nasıl olur da biberin içinde şekerli maddeler bulunabilir.

Bu gün çoğumuzun, hatta hemen bütün dünyanın kafası, Batı uygarlığı denilince, damağımızın şeker denince tatlı maddeler çağrıştırması, salgı bezlerimizin ona ayarlanarak salgı çıkarması gibi çağrışımlarda bulunuyor. Kafalarımız ona göre şartlandırılmıştır.

Batı uygarlığı denilince en çok telaffuz edilen kelimelerin arasında ‘insanca yaşamak’ “insanca     hayat    sürmek”       gibi ibarelerin geçtiğini görüyoruz. İnsanca yaşamaksa, iyi giyinip kuşanmak, karnını iyi doyurmak, kısaca karnı tok sırtı pek deyişiyle eş anlamlı olmuş. Ama bununla kalmıyor tabii. Yüksek Sosyeteden biri için insanca yaşamak, her gün kuaföre gitmek, manikürünü, pedikürünü ihmal etmemek anlamına gelebilir.Kenarın dilberi de, insanca yaşayabilmek için buralara gitmek gerektiğine inanarak öyle yapmaya özenir. Bugün, mahalle aralarına yerleşmiş kuaförlerin çokluğu dikkatinizi çekmiyor mu?

Diyeceğimiz şudur: Bu gün günlük hayatımızın teferruatları arasında sayılan pek çok şey, bize yüksek fikirler adına kabul ettirilmiştir Bir kadın, bir erkeğin saatlerce saçlarıyla oynamasına nasıl müsaade edebilir, bunu ben bilemem. Ama yolumun üstündeki kuaförde günün her saatinde saçını taratmak ya da düzeltmek için bekleşen kadınları görüyorum.

Bu iş, bu kadınlara nasıl kabul ettirildi? Esnaf arasında kozmetik ticareti özel bir alan haline gelmiştir. Bir kozmetik dükkânında alışveriş yapan bir kadın kendini nesneleştirmek için çaba gösterdiğini aklına bile getirmekten uzaktır.

Bu iş kadınların süslenme hususundaki masum meraklarından, içgüdülerinden farklı ve kadınlarda haya damarının çatlamasıyla ilgili bir olay.

Batı uygarlığını maniküre, pediküre indirgediğim için beni küçümseyebilecek “büyük bilim adamlarının” yaşadığı bir ülkede bulunduğunu biliyorum. Onlar, Batı uygarlığı “bilimsel zihniyetle” eşanlamlıdır deseler de ben bu uygarlığın aynı zamanda “manikür uygarlığı” olduğunu söylemeye devam edeceğim. Çünkü manikür bu uygarlığın görünmeyen usaresi arasındadır. Bu uygarlığı, onun özsuyundan (usaresinden) ayırıp düşünmeye kalkışırsanız, elinizde posası kalır. Biz şimdilik, haya duygumuzu inciten pek çok olgunun uygarlık gibi “yüksek fikirlerin’’himayesinde bize kabul ettirildiğine değinmekle yetinelim…

 

Rasim Özdenören,Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı

Gelen arama terimleri:

  • mustafa islamoglu rasim özdenören

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*