Kapitalistik Tasarruf:Israf

Tasarruf, şimdilerde bizde ve genelde tüm dünyada harcamamak diye anlaşılıyor. Oysa harcamamak her zaman tasarruf etmek anlamına gelmeyebilir; öyle durumlar olabilir ki harcamamak israf haline dönüşebilir.

Konu, ayrıca, işletmeler ve bireyler düzeyinde ayrı ayrı ele alınmaya müsaittir. Tüketim ekonomilerinde, israf yapısal bir olaydır. Dolayısıyla bu tür ekonomilerde üretilen her tür malın bol bol tüketilmesi (israf oranı içinde tüketilmesi) o ekonomilerin ayakta kalabilmesinin dayanağı ve güvencesidir. Bu bakımdan tüketim alabildiğine körüklenir.

Birey olarak, kurulu mekanizmaya karşı koyma imkânı da yoktur. Çünkü faraza senin çeyrek ekmeğe ihtiyacın varsa mutlaka bütün bir ekmek almak zorunda bırakılıyorsun. Yahut bir tabaka kâğıt için ambalajlanmış bir top kâğıt almak zorundasın vb…

Kapitalizmde israf yapısal bir olaydır. Yani bireyle-rin bundan kolay kolay kaçınabilmesi mümkün değildir. Kapitalistik ekonomilerde tasarrufu teşvik için makro düzeyde alınan tedbirlerin de aslında bir geçerliği olup olmadığı sorulabilir. Şimdiye kadar, dünyanın hiç bir ülkesinde (elbet kapitalistik mekanizmanın işlediği yerlerde) alınan tasarruf tedbirlerinin buhranları önlediği, şifa getirdiği ve ekonomiyi düze çıkardığı görülmemiştir.

Kapitalistik ekonomide makro düzeyde alınan tedbirlerden biri faiz oranlarını yükseltmektir.

Böylece, küçük tasarruf sahiplerinin paralarını bankaya yatıracağı, neticede bu paraların yatırıma dönüşeceği hesaplanır. Bireyler açısmdan tasarruf gibi görünebilecek bu vetire gerçekte istenen neticeyi doğurur mu? Kâğıt üzerindeki mütalâalara bakarsanız, evet. Fakat faiz oranlarının artması demek ashnda sermayenin bedelinin artması demektir. Böylece yatırım sahipleri pahalı sermaye kullanmak zorunda kalacaktır. Yani bankadan kredi olarak aldıkları her birim sermaye için daha yüksek faiz ödeyeceklerdir. Bu yüksek faiz miktarını geri ödemeyi göze alabilecek müteşebbislerin sayısı ne kadardır? Elbette çok az. Ama diyelim ki, bazı müteşebbisler yüksek faizle kredi aldılar ve yatırımda kullandılar. Bu durumda da, üretilen malların maliyeti faiz oranında yükselecektir. Bu pahalı mallar nasıl satılacak? Satılmazsa yeniden nasıl ve niçin üretilecek?

Görülüyor ki, kapitalistik ekonomide belli bir kesitte, yani durağan bir halde çare gibi görünen tedbirler, son çözümlemede çare değil fakat yeni buhranların kaynağı olmaya dönüşmektedir.

Bu bakımdan kapitalistik mekanizmada, iki ampulünüzden birini söndürün yahut televizyonunuzu daha az seyredin kabilinden yapılan tavsiyelerin fazla bir anlamı yoktur. Bireylerin, daha az televizyon seyrederek yapacakları tasarruflarmı bankaya yatırmalarına bel bağlamak tuhaf bir tesellidir.

Konunun bazı ”kritik” yanlarına kısaca dokunmak yararlı olacak.

Kapitalistik ekonomilerde makro düzeyde, teorik olarak tasarruf eşittir yatırım denilir. Bütün tasarrufların yatırıma dönüşeceği farz edilir. Tasarrufu teşvik için de faiz oranları yükseltilir. Yani bireylerin, paralarını lüzumsuz yerlere sarf etmesi faiz faktörü ile önlenmek istenir. Bireylerin şöyle düşüneceği farz edilir: Şu masayı satın alacağıma parayı bankaya yatırsam daha ”kârlı” çıkarım, çünkü parama yüksek faiz ödenmektedir. Gerçekten de bir kısım insanlar böyle düşünerek küçük tasarruflarıru bankaya yatırır.

Ne var ki, liberal / kapitalistik vetirede yüksek faiz oranı bir kısım insanlar için bir teşvik unsuru olsa da, tasarruflarını bankaya veya benzer yerlere yatırmayan insanlar için, onları zorlayacak müeyyideler mevcut değildir. Başka bir deyişle paraöı bankaya yatırmadığım takdirde kimse beni param faize ver diye zorlayamaz. Bu âtıl paranın üzerine herhangi bir vergi de yüklenmez.

Aynı sürecin diğer bir sonucu da, masa almaktan vazgeçip paramı bankaya yatırsam acaba ertesi yıl aynı masayı o fiyata alıp alamayacağım sorusudur. Aynı fiyata alamam. Çünkü faiz üretim maliyetini yükseltmiş olur. Fakat bu durumda benim ”kârım” ne? Bu yıl 100 liraya alacağım masayı 20 lira faiz için bir yıl bekleyerek ertesi yıl 120 liraya alacaksam kendimi kârlı mı saymalıyım? O halde faiz miktarı Öyle yüksek olmalı ki, mesela bana yıl sonunda 30 lira ”gelir” getirmeli ki, 10 liralık kârım olsun!

Öte yandan yüksek faiz daima yüksek işsizliktir, çünkü üretim maliyetini düşürmek isteyen müteşebbisin, işçi dışmda ”tasarruf” edebileceği bir üretim faktörü yoktur. Olsa olsa bir kısım işçisine yol verebilir. Bu durum da makro planda bir işsizler ordusu meydana getirir. İşsizliğin artması olayında, madalyonun diğer yüzü, üretilen mala talep olup olmayacağı sorusudur. (Olayın sosyal çalkalanmalarla ilgili yanına değinmiyoruz.)

Kapitalizmin bu açmazının nasıl çözümlenebileceğine, bu güne kadar, Keynes ve öncesinden Friedman’a, ]. K. Galbraith’e kadar bildiğimiz hiçbir iktisatçı cevap getirememiştir. Cevap ve çözüm sayılan tekliflerin, uygulamaların aslında yeni buhranların kaynağı olduğunu tecrübeler göstermiştir. Nitekim günümüz iktisatçılarından biri, J. K. Galbraith, ancak: ”Çözüm değil problemi biliyorum” diyebilmektedir.

”Sağa sola harcama
At kumbarana dursun
Hiç farkında olmadan,
Bir gün zengin olursun.
Al sen de bir kumbara,
Para biriktir, para.
Boş yerlere harcayıp
Düşünme kara kara.”(1)

İlkokul 2. sınıf öğrencilerine aşılanan bu zihniyet aslında kapitalistik “tasarruf” anlayışının tipik örneklerinden biridir. “Para biriktir, para.” Ne yapacak çocuk biriktirdiği parayı? Faize mi verecek?

Fakat kapitalistik düzende para biriktir tavsiyesinden öte bir şey yapılmayacağı, üster biriktirilen para üzerinde devletin hiçbir tasarrufu (müdahalesi) olmadığı, olamayacağı noktasına gelmek istiyorum.

Kapitalistik zihniyet, kumbaraya atılan paraya tasarruf edilmiş para diye bakar. Sakat bir tasarruf anlayışıdır bu. Çünkü’kumbaraya atılan her kuruş tedavülden çekilmiş bir kuruşa tekabül eder. Bireysel olarak kumbaraya attığmı para benim için tasarruf sayılsa da, makro düzeyde, bu paranın bedeli gerçekte toplumun ondan mahrum bırakılması demektir.

Acaba benim tedavülden para kaldırmaya hakkım ohnalı mı? Şüphesiz, elime geçen parayı son kuruşuna kadar harcamaya mecbur bırakılmamalıyım. Fakat tedavülden çektiğim para belli bir ”nisap”ın üzerindeyse, benim bu parayı sürekli yanımda tutmama da göz yumulmamalı.

Bu nasıl olur? Bu, kazancın değil, fakat sermayenin vergilendirilrnesi suretiyle olur. Yani kumbarana attığın, yani toplumu yararlanmaktan mahrum bıraktığın belli bir nisabın üzerindeki paranın ve diğer her türlü iktisadî değerin bedelini topluma iade etmelisin. Eğer böyle bir ceremeye katlanmayı göze alamıyorsan, parayı ”bu benim malımdır, ne istersem yaparım” mülâhazası ile kolay kolay tedavülden çekemezsin. Çektiğin takdirde ceremesine katlanırsın. Değilse onu verimlendirmek yoluna gidersin. Yani tedavüle sürersin. Yani bir teşebbüse yatırırsın. Teşebbüse yatırdığın paradan elde edeceğin gelirin adı kârdır, faiz değil. Aslında kâr ile faizin belirli vasfı da burada odaklaşır: faiz, rizikosuz olarak başta belirlenen miktarı mutlaka talep eder, teşebbüs zarar da etse, belirlenen faiz ödenecektir. Kâr ise rizikonun karşılığı olduğundan aynı zamanda zarara da katlanır.

Şöylece toparlamış olalım: kapitalizmin, burada değindiğimiz tasarruf anlayışı sadece pasif, menfi bir tavır olmakla kalmıyor, aynı zamanda makro ve mikro her iki düzlemde de toplumun aleyhinde işliyor. Tasarrufa olumlu ve aktif bir anlam ve fonksiyon yüklemek kapitalistik vetirede mümkün olamıyor.

Rasim Özdenören – Yaşadığımız Günler,syf.111-116

1 Ilkokullar Için Hayat Bilgisi 2, Z. Sırmatel, A. Karaca, a. 89.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*