Kanun ve Kader

Kadere gelince o, insanın kanunudur. Tabiatın kanunu gibi o da İlâhî emirdir. Onu da evvelki gibi değiştirmek yok, ancak dos­doğru okumak vardır. Kaderi kalple karşılamak veya ona garaz bağlamak, iman ile küfrün karşılaşmalarıdır. İnsanların kaderi karşılayışı çok farklı şekillerdedir. Bunu, birbirlerini çepeçev­re kuşatan birçok çemberlerden herhangi biri üzerinde durmak şeklinde anlatabiliriz. Onu az veya çok okuyan bu çemberler­den herhangi birinin üzerinde yer alır. Hiç okuyamayan gafil, bu çemberlerin hepsinin dışında kalır. Tam ortadaki noktada barınmak, kaderin tam şuuruna sahip hakim velinin durumudur. Bu noktaya en yakın çemberlerde durmasını bilenler o nisbette hakikate yakın olurlar.

Kader, ruhun huzurunu bulmasıdır. Ger­çeğin olduğu gibi tanınmasıdır. Kanunda kaderi okumak kabildir. Kadere tam imanı olmayan, kader sırrına kemâl halinde erme­yen insan, akan bir suya, hatta rüzgârla kımıldanan bir yaprağa bakarken onların dilini anlamaz, tabiatın tam sevgisine varamaz, varlığın sevgisinde selâmeti bulmaz. Onlar bedbaht ruhlardır. Eşyayı kader gözüyle görmeyenler varlığın sığındığı Allah’ı anla­yamazlar. Kaderde Tanrı kuvvetini görmeyenler, yıldızları sabun köpüğünden yapılmış birer balon zanneden şaşkınlara benzerler. Kader, insanı ve eşyayı idare eden aynı cevherdir. Kader ile insan iradesinin çatışma halinde olduğunu söyleyenler, kanun ve hürri­yetin çatıştığını zannedenler gibi gafildirler. Eşyanın ve olayların olduklarından başka türlü de olabileceklerini düşünmek, varlıkla yokluğu bir tutmaktır.

Kader, Allah emridir. Kaderi tanımamak, Allah’ın kâinata hâkimeyetini tanımamaktır. İnsan hareketlerinden başka bütün kâinatta tabiat kanunları halinde Allah’ın emrini tanıyıp da insan hareketlerinde onu inkâr etmek, insanın kibrinden başka bir şey olmayan şaşkınlığıdır. Dağların, tepelerin veya bir küçük yaprağın niçin başka türlü değil de böyle yapılmış olmasını hiçbir insanın eseri saymıyoruz da kendi hareketlerimizin sahibi, hâkimi, yapıcısı ve değiştiricisi bizmişiz gibi düşünüyoruz. Bunun sebebi bir damladan çıkarak bir avuç toprağa kavuşan varlığımızın başka bir kudret tarafından sürüklenip götürüldüğünü düşünemeyen, buna tahammül edemeyen kibrimizin galebesidir. İnsan kibrin heykelidir.

Aklını kullanan insan, kâinatın bir sahibi olduğuna inanabiliyor. Başkalarının Allah eliyle idare edildiğini görmek de güç olmuyor. Kendimize gelince iş değişiyor, bu kibirde şeytan bulan büyük Kudret, şüphe yok ki, bu şeytanı bize musallat kılan da O’dur. O, herşeyin ilk sebebidir. Her olayın mutlaka bir sebebi bulunduğunu düşünmek aklın tabiî gidişidir. İlk sebep; ilk emir ilk irade demektir. Tabiat olaylarının sebebini araştırırken buldu­ğumuz sebebin arkasında, onu doğuran başka bir sebebin varlığı­nı düşünmek de aklın icabıdır. Elbet onun da bir sebebi olacak; o sebebin de bir sebebi bulunacaktır. Sebepler zincirlemesinde Aristo’nun ilk sebep dediği Allah’ta durmak akim icabıdır. Zira kendi varlığının sebebi bulunmayan bir sebep lâzımdır. Yoksa bu sebep zincirlemesinin sonu gelmez.

Tabiat olaylarında iş böyleyken, insan hareketlerinde niçin böyle olmasın? İnsan herşeyi istiyor. Yaşamak, başkalarını yaşat­mak, çok kazanmak, dünyalara sahip olmak, hatta dünyada ebedî olmak istiyor. Neşenin her türlüsünü, bazan ıztırabı da isti­yor. Ancak istemeyi isteyen o değildir. Ona isteten var. Ona “iste!” diyen kuvvet, içinde gizlenen sonsuzluktur. Mukadderatımızı, yani başımıza gelecek olan şeyleri kendimiz yaratıyoruz deniyor. Evet, bir insanın sahip olduğu karakter yapısıyla olaylar karşısında nasıl davranacağını önceden belirtmek mümkün olabilir. Ancak onun bu karaktere sahip olup da başka türlü karaktere sahip olmayışını zarurî sebeplerle açıklamak imkânsızdır. Ana ve baba­sından kendisine miras kalan şahsiyet, onların tesadüfi birleşme­lerinin mahsulü olmuştur.

Kendi yetişmesinin şartları ise, hayat sahnesinde karşısına çıkan tesadüflerde aranmalıdır. Biz zaruretleri anlıyoruz. Yani herhangi bir olayın zorunlu olarak doğurması gerekli sonucun ne olacağını düşünebiliyoruz. Bunu kanun prensibi meydana çıkarıyor. Ancak sebep denen olayları sahneye koyan, onları bir insanın karşısına çıkartan nedir? İşte bizim tesadüf diye izahsız bıraktığımız bu kuvvet, kaderin kuvvetidir, önce bir olay karşımıza çıkıyor buna tesadüf deniyor, sonra bu olay bizi kendi istikametinde sürükleyip götürüyor; bu da zaruret veya kanun prensibinin icabıdır. Tesadüfle kanunun birlikte meydana getirdikleri sistem ise kaderin ta kendisidir. Hayatımızda bazen tesadüflere daha çok yer veriyoruz. Bazen de çok sayıda zaruretlere dayanarak hareketlerimizi düzenliyoruz. Korkaklar, zayıf iradeli dediğimiz insanlar, tesadüflerden çok zaruretlere sığınan insanlardır.

Tesadüflerin dünyasının doğuşları ise, cesur ve atılgan ruhlarda, kâinatın bütününe açılan fedakâr kalblerde çok görülüyor. Esasen zaruretlerin de temelde tesadüfleri yaratan gizli kudretin eseri olduğunu söyledik. Böylece tabiat kanunlarını yaratan ve kendisine emrolunmayan mutlak emir gibi, insan kaderini yaratan da yine başka biri tarafından idare edilmeyen aynı mutlak emirdir. Kader dediğimiz bu emre sığınmak, çok yanlış anlaşıldığı şekilde, insan iradesini inkâr demek değildir. Belki bu hal, evren­sel hareketler dünyasında kendi yerimizi bulmak, motoru, yakıtı ve yapısı dışımızdaki başka bir kuvvet tarafından hazırlanmış olan bir taşıt aracını en iyi kullanacak yere kendimizi yerleştirmek­tir.

Kaderi kucaklamak, kendi hayatının hakikatini yaşamaktır. Kader bizde sevgi haline geldi mi, imanımız kemâl halini bulmuş demektir. Kaderle boğuşma, kendi yaşayışından nefret, iman ile anlayışın birlikte iflâs etmeleridir. Huzur halinde olduğu gibi her acıda bile hikmet arayıp, ondaki sonsuzluğa sığınmanın ibadet olduğunu bilmekse, üzerine çullanan kâbusları dağıtan kahraman ruhların İlâhî zaferidir. Kaderden kaçmak hayattan korkmak­tır. Kaderi kucaklamasını bilen eller, kuvvetli ve cesur ellerdir. Yunus’daki kader sevgisi, Anadolu’nun topraklarım altı yüzyıl sil­mekle büyük ruh sahibi milletime varlığını kazandırdı. Kaderden kaçan zaaf, hayattan kaçan inilti halinde Tevfik Fikret’te boğulan ruh ile imanın mezarını kazdı. Kaderin en muhteşem ve inkâr edilmez ifadesi, ölümün insan eliyle yenilmez oluşudur.

Kader, kanuna aykırı ve ondan ayrı bir hakikat değildir.

Tabiat kanunundaki genellik insanın kanunu olan kaderde ferdi özellik kazanmış bulunuyor. Ancak onda da kanunun zorunlu karakteri hâkimdir. Tabiatın, kendini idare eden kanunlara tam teslim olmasına karşılık insan, şuuru ve irade kuvvetiyle kendi kanunlarına karşı koymak, baş kaldırmak istiyor. Onlarla zaman zaman boğuşuyor, lâkin onu isyanlara, boğuşmalara iten kuvvet de kendi eliyle hazırlanmış değildir. O da kaderinin kendine hedi­yesidir. Şu halde insan ne kadar çırpınsa kaderinin çemberinden dışarı fırlayıp çıkamıyor.

 

Hareket, VI/70, Ekim 1971.

Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, 155-159 s.

Gelen arama terimleri:

  • bezen tesadufler zerurete cevrilir insa
  • Bazen tesadüfler zarurete çevrilir
  • bezen tesadufler zarurete cevrilir
  • kader cephesi
  • cepecevre kusatan kainat
  • Bezen tesadufler zeruriyyete cevrilir
  • bezen tesadufler zeruriyetlere cevrilir
  • bezen tesadufler zerurete cevrılır melumat
  • bezen tesadufler zerurete cevrilir
  • Muhyiddin arabi ruhlar kader ve karakter

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*