Kadim: Tarihî Sürekliliğin Ezelîliği

Gel şimdi bu süreklilik algısı çerçevesinde kadim kavramının ne anlama geldiğine birlikte bakalım. Kadîm “zaman içinde geriye doğru gidildiğinde başlangıç noktası bulunamayacak kadar eski ve dolayısıyla insanlık tarihi ile bütünleşmiş” anlamındadır. Bir ilke, kurum ve gelenek eğer geriye doğru başlangıç noktası belirlene­meyecek şekilde bir süreklilik içinde devam ediyorsa kadimdir.7

Her tarihî olan, her eskiye ait olan kadim değildir. Kadim, sü­reklilik içinde devamı gerektirir. Çarpıcı bir örnek vermek gerekir­se “Aile kadim bir kurumdur” dediğimizde bu, tarihin derinliğine kadar gidildiğinde aile kurumunun olmadığı bir geçmiş dönemin tesbit edilemediği anlamına gelir ki bu aile kurumunun insanlıkla özdeşleştiği anlamına da gelir.

“Kadim medeniyetimiz” demek insanlık tarihi ile özdeşleşmiş köklü bir medeniyet birikimi demektir. Son dönemde seni insan­lık tarihinin aykırı bir unsuru imiş gibi takdim eden anlayışlara karşı bu süreklilik bilincini insanlık tarihini kuşatacak şekilde yo­rumlamak ve benimsemelisin.

Sevgili genç dostum,

Zulum ile adalet, hak ile batıl, muhabbet ile nefret arasındaki kadim gerilimin başlangıç noktası olan Habil-Kabil diyalektiği­ne kadar giden Ademî tarih de, Nemrud’un zulmüne karşı ateşe yürüyen İbrahimî tarih de “Arabın Aceme, Acemin Araba üstün­lüğü yoktur”[Hanbel,Müsned,V,411] diyerek insanların mutlak eşitliğini savunan ve bir Medine’den bir medeniyet çıkaran Muhammedi tarih de senin medeniyet bilincinin zaman aşan sütunlarıdır.

Oturduğun coğrafyanın kültürü de bu kadim hamur ile yoğ­ruldu. Hoca Ahmed Yesevi’nin işaretiyle Anadolu’ya yürüyen Türkmen boyları da, Mezopotamya havzasında bu kadim hamu­ru kimliklerinin ayrılmaz parçası kılan Kürt ve Arap aşiretleri de bu hamuru Avrupa içlerine ve Avrasya steplerine taşıyan Balkan ve Kafkas halkları da bu medeniyet hamurunun içinde ortak bir tarih ve kültür inşa ettiler. Mevlânâ da, Hacı Bektâş-ı Velî de, Yu­nus Emre de, Fuzûlî de, Feqiye Teyran da Ahmed-i Hânı ve daha nice hikmet sözcüleri de farklı dil ve lehçelerde aynı varlık ve me­deniyet bilincini yansıttılar.

Bütün bu kadim geçmişin temel ilkesi eşref-i mahlûkat olan insanın onurudur. Şeyh Edebali’nin dilinde simgeleşen ‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” şiarı bu ilkenin veciz ifadesidir. Bu ifade, insanın putlar ve tiranlar karşısında özgürleşme çabasının sem­bolü olan İbrahimî gelenekten Hz. Musa’nın (a.s.) “On Emir”ine, bütün insanlığı kuşatan ilk evrensel çağrı olan Veda Hutbesi’nden adalet dairesi felsefesine kadar uzanan kadim bir bilincin içkin yansımasıdır.

“Osmanlı kadim medeniyet birikiminin son halkasıdır” der­ken hamasi bir slogan geliştirmeye değil, medeniyetler tarihi ile ilgili bir gerçekliği ifade etmeye çalışıyoruz. Tarihte hiçbir devlet ya da siyasi entite, Osmanlı Devleti kadar geniş bir medeniyetlerarası etkileşim havzasını bu kadar uzun süre ile siyasi hâkimiyet altında tutamamıştır. Han hanedanlığı dâhil büyük Çin devletle­ri temelde Asya kimliği içinde kalmış ve Hint Okyanusu dışında dış havzalara açılmamıştır. Büyük Pers İmparatorluğu Orta Asya, Orta Doğu ve Kafkaslar’ı kontrol altına almış, Hint, Akdeniz ve Avrupa’nın ancak çeperlerinde kısa süreli etkide bulunmuştur.

Bu anlamda daha geniş coğrafyaya yayılan İskender İmpara­torluğu ise bir yay şeklinde Karadeniz ve Hazar’ın güneyindeki Afro-Avrasya kuşağında etki kurmuş, ancak Afrika derinliğine, Batı Akdeniz’e ve Avrasya steplerine ulaşamamıştır. Bu siyasi hâkimiyet alanı da İskender sonrasında parçalanmıştır. Roma temelde bir Akdeniz imparatorluğu niteliği kazanmış, Akdeniz’in derinliğine giden alanlarda Mezopotamya ve Kuzey Afrika çeper­lerinde kalmıştır. Emevî-Abbasî çizgisindeki ilk İslam devletleri Pers-Roma hâkimiyet alanlarını etkileri altına almışlarsa da En­dülüs dışında Akdeniz-Karadeniz-Hazar hattının güneyinde kal­mışlardır. Bu hâkimiyet alanı da Endülüs hanedanları örneğinde olduğu gibi yekpare bir nitelik taşımamıştır.Osmanlı Devleti’nin bu çerçevede farklılığı, hâkimiyet alanının yaygınlığı ve sürekliliği açısından en geniş ve en uzun medeniyetlerarası etkileşim havzasını oluşturmuş olmasıdır.

Orta Asya’da Çin medeniyeti ile asırlar boyu süren bir etkileşimde bulunduk­tan sonra harekete geçen, daha sonra İran ve Mezopotamya me­deniyet havzalarından beslenerek Anadolu’ya geçen Türkmen boylarının Roma medeniyetinin mirasçısı Bizans’ın çeperlerinde kurduğu bu devlet daha sonraki aşamalarda İskender’in devle­tinin ilk aşaması olan Rumeli-Anadolu ekseninde olgunlaşmış, Kutsal-Roma-Germen hattının derinliğine Avrupa içlerine gir­miş, Atilla-Cengiz geleneğinin göç koridorlarını oluşturan Doğu Avrupa ve Karadeniz kuzeyindeki Avrasya steplerinde derinlik kazanmış, Kırım ve Kafkas halklarını bünyesine katmış, bütün Mezopotamya’yı ve Levant’ı hâkimiyeti altına almış ve bu çerçe­vede Mezopotamya’ nın tarihteki en uzun süreli birliğini kurmuş, Roma medeniyetinin merkezi olan Akdeniz havzasının neredey­se dörtte üçünün denetimini sağlamış, tarihin en etkileyici kadim medeniyet havzalarından biri olan Mısır’ı Afrika içlerindeki etki alanlarıyla birlikte bütünüyle kapsamış, kadim medeniyet biriki­mine sahip Yemen üzerinden Doğu Afrika ve Hint Okyanusu’na açılarak yine tarihin en kadim havzalarından Hint havzası ile te­masa geçmiştir. En çarpıcı olanı ise bu geniş hâkimiyet alanındaki doğrudan ve dolaylı etkileşimin asırlarca sürebilmiş olmasıdır.

“Türkiye Cumhuriyeti konjonktürel şartlarda tarih sahnesi­ne çıkmış nevzuhur bir devlet değildir’’ derken de kastettiğimiz gerçeklik budur. Bugün devletimizin hüküm sürdüğü Anadolu coğrafyası kadim medeniyet havzalarının küçültülmüş bir numu­nesi, bu topraklarda yaşayanlar o tarihî havzalarda yaşayanların torunları, bu coğrafyadaki kültürümüz ise bu kadim birikimin bir ürünüdür. Kimlik bahsinde çizdiğimiz çerçeve böylesi bir tarih bilincine dayandığı zaman anlam kazanmaktadır.

Genç dostum,

Bu çerçevede sen tarih bilinci anlamında özelde Asya tarihi­nin de, Avrupa tarihinin de genelde bütün bir insanlık tarihinin de aktığı eksen mekânın merkezindesin. Islamofobik ve Türko- fobik yaklaşımlarla seni ve ait olduğun medeniyet birikimini tari­hin marjinal ve aykırı unsuru gibi takdim etmek isteyenlere karşı vakur bir tavırla kendi medeniyetinin ben-idrakine sahip çıkma­lısın. Kimseyi dışlama, ama dışlanmana da asla izin verme. Seni kadimi temsil eden son halkanın temsilcisi olduğun için dışlama­ya çalışıyorlar. Bu önyargılar hep olacaktır ve sen tarihe ağırlık koydukça da artacaktır, çünkü sen kadimin son direnç merkezi­nin çocuğusun. Bunun için 20. yüzyılın sonunda Avrupalı Müs­lüman kimliğinin temsilcileri ve son Osmanlılar olarak görülen Boşnakların soykırıma tâbi tutulmasına sessiz kalınmasına da bu açıdan bakmalısın.

Bu önyargılar karşısında içe kapanma, hele hele şiddete hiç yönelme; sadece vakur bir şekilde özgüven içinde yoluna de­vam et. Bugün terör yapıları ve îslamofobya üzerinden yürütü­len psikolojik algı operasyonlarına karşı kadimin hikmet zırhını bürün, Alija İzzetbegoviç örneğinde olduğu gibi savaşırken dahi hikmete dayalı kadim değerleri zihninde, gönlünde ve eylemin­de daim kıl.

Özgüven içinde yoluna devam ederken egemen paradigma­nın seni hapsetmeye çalıştığı tarih bilincini, sorgulayıcı bir zihin­le okumayı ihmal etme. Müktesebat kısmında daha detaylı bir şekilde ele alacağımız gibi, formel eğitim içinde edindiğin bilgi­lerle yetinme. Unutma, sorgulayıcı zihnin en aktif olacağı alanlar sosyal bilim alanlarıdır, bunların içinde de tarih ayrı bir yer tutar. Ülke aidiyetini ve medeniyet geçmişini onurla taşı, ama bu onuru başka ülke ve medeniyetlerin mensuplarını dışlamak, aşağılamak ya da ötekileştirmek için kullanma.

Tarih hakkında bilgi edindiğin kadar tarihi kaleme alan tarihçi hakkında da bilgi sahibi ol. Mensubu olduğu aidiyetler ve yetiştiği arkaplanın da her tarihçinin yazdıkları üzerinde etkili olabilece­ğini unutma. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, tarihin kendisi kadar tarihyazımının sorunlarına da kafa yor. özellikle ulusal tarih yazımlarında sıklıkla karşılaşılan istisnailik, seçilmişlik ve üstünlük mitlerinin başka ulusları küçümsemek için araçsallaştırılmasına izin verme.

Tarihimizin birçok toplum ve ülke ile bazen olumlu bazen olumsuz derin bir etkileşim içinde şekillendiğini zihninde tuta­rak davran. Bu çerçevede önyargılarla karşılaştığında öfkeye ve tepkiselliğe kapılmadan soğukkanlı bir şekilde davranarak ortak tarihin bir bütün içinde anlaşılması için çaba sarfet. Tarih tartış­malarında tepkisellik faydadan çok zarar getirir ve haklı olduğun bir konuda bile yanlış bir algı oluşmasına sebebiyet verir.

Uzun asırlara uzanan tarihinin başarı ve gurura olduğu kadar, yenilgilere, haksızlıklara ve travmalara da tanıklık etmiş olduğu­nu bilerek, gerektiğinde tarihiyle yüzleşmekten kaçınmayan öz­güvene dayalı bir tarihî bilinçle hareket et. Başka uluslara, dinlere ve kültürlere mensup insanlarla paylaştığımız coğrafyamızda se­vinçlerimiz ve acılarımızın da ortak olduğunu unutma. Yaşadığı­mız etnik ve kimlik temelli siyasi sorunların tarihî ve psikolojik arkaplanının mutlaka empati kurarak anlamaya çalış. Bu sorunların çözümüne olumlu katkı sağlayabilecek sivil toplum hareketleri­nin içinde yer alarak tarihî travmaların aşılmasına katkıda bulun.

Bugün dünyada yükselmekte olan ilkelilikten uzak popülist si­yasetin toplumların tarih ve kimlik bilinciyle içiçe geçmiş sorun­ları araçsallaştirma temayülüne her zaman sahip olabileceklerini görerek çatışmacı ve kutuplaştırıcı söylem ve tavırlardan uzak dur. Ortak tarih bilincinin ancak farklılıklarımızı da içselleştirerek oluş­turulabileceğini hep zihninin bir köşesinde tut. Tarihten çatışma çıkarmak kolay ve işlevsel görünür, ama sonuçlarını kimse kontrol edemez, öte yandan, iniş çıkışlı tarihî süreçlerden ortak değerler üretebilmek hikmet, sabır ve vicdan gerektirir; ancak bir kez ger­çekleştirildiğinde asırlar sürecek bir barış düzeninin önünü açar.

Bilmelisin ki modernité ile yok olacağı zannedilen bütün ka­dim medeniyetler ve değerler küreselleşme süreci ile birlikte tekrar tarih sahnesine çıkmaya başladı Mao’nun modernist Kültür Devrimi ile yok olduğu zannedilen kadim Konfüçyen değerler bugün yükselen Çin’in kültürel altyapısını oluşturmaya devam ediyor. Hint medeniyeti kendi değer altyapısını tekrar inşa etme çabasını sürdürürken Afrika ve Latin Amerika kültürleri kendile­rine yeni ve özgün bir alan açma gayretini sürdürüyorlar. İslam medeniyet havzası ise, bütün dinamikleriyle tarihin çok az gör­düğü sertlikte bir yüzleşme sürecinden geçiyor.

Özetle kadim-modernite-küreselleşme süreçlerinden geçen insanlık tarihi bugün bu süreçlerin birlikte etkide bulunduğu son derece kritik bir evreye girmiş bulunuyor. Kadim değer ve kimlikler tekrar tarih sahnesine çıkıyor, modern yapılar ve kurumlar çözü­lüyor ve küresel araçlar her bir sürecin etkisini katlayarak artıran etkiler doğuruyor. Devletler ve kurumlar dağılırken kimlikler ve ki­şilikler parçalanıyor. Bundan çeyrek asır önce Soğuk Savaş bittiğin­de liberalizmin tarihin sonunu getirdiği tezini ortaya atan Francis Fukuyama’ya “Aksine bundan sonra tarih daha büyük bir ivme ile akacaktır, çünkü insan tekinin kendisini ve varlığını anlamlandır­ma krizi derinlik kazanmaktadır” diyerek karşı çıkmıştım.9

Genç dostum,

Evet, bugün tarih çok daha hızlı akıyor. Bilmelisin ki bu akış önümüzdeki yıllarda daha da hızlanacak. Bu hızlı akışı anlamlandırabilmen için güçlü bir tarih bilincine ve gelecek perspektifine ihtiyacın var. Geçici konjonktürel rüzgarlara da telaşa da kapılma. İnsanlık tarihini bütüncüllük içinde anlamaya ve kendi özne kim­liğini bu bütüncüllüğün içine yerleştirmeye çalış. Bu çaba içinde insanlık tarihinden kopmadan kendi medeniyet aidiyetinin tarihî köklerini araştır ve zihninde inşa et. Unutma, bize ait bir gelece­ğin olmasını istiyorsak önce bize ait olan bir geçmişin farkına var­mak zorundayız.

Dolayısıyla uygulaması çetin de olsa formül basittir: Geçmişi anla, bugünün hakkını ver ve geleceği inşa et! O zaman tarihte özne olur ve onunla birlikte akmaya başlarsın.

Tarihin urbasından koşulmaz, içinde koşulur.

Ahmet Davudoğlu – Duruş,syf.128,133

6 Bu yanılsamaları ele alan bir yazım için bkz. Ahmet Davutoğlu, “Za­manı Algılama Biçimi ve Tarih Şuurundaki Yanılsamalar” Yeni Şafak 2 Ocak 1996.

7 1890 tarihli Redhouse “kadîm”i antik, eski gibi tek kelime ile karşıla­dıktan sonra “eternal as tu past dura tion” şeklinde tercüme ediyor, ki doğru bir tercümedir. Geçmiş süreklilik içinde ezelî olmak kadimin özelliklerindendir.

9-Davudoğlu,Civilizational Transformation and Political Consequences”;ayrıca bkz.Davudoğlu,Civilizational Transformation and the Müslim World

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir