Ka’bu’l-Ahbar Ve İsrailiyat∗

Telif: Muhammed Zâhid el-Kevserî
Çev.: Osman Güner**

İsrailiyat konusu, öteden beri hadis ilmiyle uğraşanların en temel tartışma konularından biri olmuştur. Yahudi ve Hıristiyanların dinî kaynaklarından aktarılan “efsane,kıssa, olay veya bilgi” anlamında kullanılan İsrailiyat’ın, İslamî literatüre kimler tarafından ve nasıl sokulduğu konusu dün olduğu gibi bu gün de gündemi hala meşgul etmektedir. Özellikle henüz sahabenin hayatta olduğu döneminde İslam’ı kabul ederek kültürel alanda sahabeyle ilişkiye giren Ka’bu’l-Ahbâr ve Vehb b. Münebbih gibi mühtedilerin yeterince güvenilir olup olmadıkları ve onlardan aktarılan bilgilerin Müslümanların akidelerini ve düşünce dünyalarını ne ölçüde etkilediği hususu, yoğun bir tartışma gündemi oluşturmuştur.

XIX. yüzyılda Mısır’da konuyla alakalı olarak yoğunlaşan tartışmalarda,Reşid Rıza, Ahmed Emin ve Ebû Reyye gibi yazarlar Ka’b’ı çok ağır ithamlarla eleştirirken, Abdurrahman el-Cemcumûnî, M. Hüseyin Zehebî ve Abdurrahman el-Muallimî gibi yazarlar da onun savunusunu yapmışlardır. Mezkur yazarlarla aynı çağda yaşamış alimlerden Muhammed Zahid el-Kevserî de, kendisine yöneltilen bir soru üzerine aşağıdaki makaleyi kaleme almış ve bu konudaki kanaatini ortaya koymuştur.)

Soru: Halk arasında yaygın ve çağdaş tefsirde de yer alan Efendimiz İbn Abbas’a
ait İsrâ ve Mi’râc kıssasında geçtiği gibi, (Musevi asıllı mühtedi) Ka’bu’l-Ahbâr’ın İslam’ın cennet ve cehennem konularındaki düşünce ve yaklaşımlarına etkisi olmuş mudur?

Cevap: Soruyu soran şahsın çağdaş tefsirden ve halk arasında yaygın (…) kıssadan ne kastettiği yeterince açık ve anlaşılır değil. Eğer bu şahıs, İbn Cerir ve diğer mü-
fessirlerin İsrâ suresinin tefsirinde zikrettikleri söz konusu uzun kıssayı kastediyorsa,
onun isnadında ne Ka’b ne de İbn Abbas vardır. Bilakis bu rivayetin isnadında hafızası kötü (sûu’l-hıfz) olarak tanınan Ebû Ca’fer İsa b. Mâhân er-Râzî, Ebû Hârûn ‘İmâra b.Cüveyn el-Abdî ve yalancılıkla itham edilen Hâlid b. Yezid b. Ebî Mâlik bulunmaktadır. Bunların rivayetleri hüccet olarak kabul edilmediği gibi, bu uzun kıssa örneğinde de aynı durum söz konusudur. Bu kıssanın Ka’b’la uzaktan yakından alakası yoktur. Ayrıca Yahudilerin bu gün ellerindeki Tevrat’ın bölümleri içerisinde cennet ve cehennem inancı bulunmadığı gibi, öteden beri Allah’ın elçilerinin davet ettikleri en hassas ilkelerden biri olan ‘öldükten sonra tekrar dirilmeye iman’ konusu da Tevrat’ta yer almamaktadır.

Bu durum, tahrifin en açık göstergelerinden biri olarak kabul edilir. Dolayısıyla, Ka’b’ın cennet ve cehennem konusunda Yahudilerin kutsal kitaplarından kıssa nakletmeyi arzuladığı düşünülemez; zira Talmut’ta, Allah’ın elçilerinin davetleriyle çelişen tenasüh (ruh göçü) inancına ilişkin metinler bulunmaktadır. Mirac gecesi Allah’ın görülmesine ilişkin İbn Abbas’la Ka’b arasında geçen diyaloga gelince, bu haberi Tirmizi Câmi’inde Necm suresinin tefsiri bahsinde, hafızasının kötülüğü (sûu’l-hıfz) ve lafızları karıştırmasıyla (muhtelit) eleştirilen Mücâlid b. Saîd adlı ravinin bulunduğu bir senetle nakletmiştir.(1)

Esasen Şa’bî’nin lafzı, kendi içerisinde bir bütünlük ifade etmediği gibi, diğer sahih hadislerle de çelişmektedir.(2)

‘Ka’bu’l-Ahbâr’, ‘Ka’bu’l-Hıbr’ İbn Mâti’ el-Himyerî diye bilinen Ka’b, Yahudi
kutsal kitaplarına vukufiyeti olan ilmi geniş, alim bir şahsiyetti. İslam ve Cahiliye dö-
nemlerine yetişmiş bir muhadramdı. Zira Yemen’de doğmuş, hicret edinceye kadar da orada ikamet etmiş ve ancak Hz. Ömer döneminde h.12. yılda Müslüman olmuştu. İbn Sa’d, Tabakât’ında onu Şam ehli tabiîlerinden sayar ve onun hakkında şöyle der: “Ka’bbir Yahudi idi, Müslüman olup Medine’ye geldi, sonra Şam’a gitti ve en son Hımıs’a yerleşti. Hz. Osman’ın hilâfeti döneminde h. 32 yılında vefat edinceye kadar da burada kaldı.”(3)

Bu konuda çok sayıda kimse tarih düşmüştür.

İbn Hibban Sikât’ta diyor ki: “Ka’b, h. 34 yılında vefat etti; h. 32 yılında öldüğü de söylenir. Öldüğünde 104 yaşına ulaşmıştı.”(4)

İbn Sa’d’ın Hammâd b. Seleme – Ali b.Zeyd b. Cudân – İbnu’l-Müseyyib kanalıyla İbn Abbas’tan naklettiğine göre, o, Ka’b’a:

‘Peygamber (a.s.) ve Ebû Bekr dönemlerinde Müslüman olmana mani olan şey neydi?

Neden Ömer dönemine kadar bekledin?’ diye sordu. O da: ‘Babam bana Tevrat’tan bir kitap yazmış ve onunla amel etmemi söylemişti. Diğer kitapları da mühürlemiş, mühürlerini açmamam konusunda benden kesinkes söz almıştı. İslam’ın doğuşunu görünce,kendi kendime ‘belki de babamın benden gizlediği bir takım bilgiler var’ diyerek mührü açıp diğer kitapları okudum. Böylelikle Hz. Muhammed ve ümmetinin vasıflarını orada bizzat gördüm ve şimdi gelip Müslüman oldum.”(5)

Bu haberin senedinde Hammâd b. Seleme gibi Buhârî ve Müslim’in hadis almaktan kaçındıkları muhtelit (haberleri karıştıran) bir ravi bulunmaktadır. Onun, hafızası sağlam iken naklettiği başka rivayetleri de vardır, ancak söz konusu bu rivayeti ihtilattan sonra naklettiği gerekçesiyle tenkit edilmiştir. Ayrıca senette, Ali b. Zeyd b.
Cud’ân gibi bir çok kimsenin zayıf saydığı başka bir ravi daha vardır.

Cumhur, Ka’b’ın güvenilir olduğu kanaatindedir. Bu nedenle onun, zayıf ve metruk ravileri konu alan eserlerde adı geçmemektedir. Zehebî, Tabakâtu’l-Huffâz adlı eserinde ona da yer ayırmış ve kısaca biyografisini vermiştir.(6)

İbn Asâkir Târihu Dımeşk’inde onun biyografisini oldukça geniş (7)

Ebû Nuaym ise Hilye’sinde onun haberlerine, nasihatlerine, meclislerine ve Ömer’in ona yönelik korkutmalarına değinerek sözü bir hayli uzatmıştır.(8)

Onun cennet ve cehenneme ilişkin, senedinde Furât b. es-Sâib’in bulunduğu bâtıl bir rivayetine de yer vermiştir.(9)

İbn Hacer de, el-İsâbe ve Tehzîbü’t-Tehzîb adlı eserlerinde onun biyografisini kaydetmiştir.(10)

Hadis tenkitçileri onun güvenilirliği konusunda görüş birliği etmişlerdir. Fakat Buharî, Sahîh’inin Kitâbu’l-İ’tisâm bölümünde, Muâviye’nin Ka’b’dan bahsederken, “Ehli Kitaptan nakledenlerin en doğru sözlüsü olmasına rağmen, (bazen) onun da yalanlarını yakalardık”dediğini nakleder.(11)

İsâbe’de de, Huzeyfe’nin onu tekzib ettiği nakledilir.(12)

İbn Abbas da onu yalancılıkla suçlamıştır.(13)

Aliyyülkârî, el-Mevdûâtu’l-Kubrâ’sında şöyle der: “Müminlerin emiri Ömer b.
Hattâb Mescid-i Aksâ’nın, Kubbetü’s-Sahrâ’nın önüne mi yoksa arkasına mı inşa edileceği konusunda insanlarla istişare ediyordu ki, Ka’b söz alarak: ‘Ey Müminlerin emiri,onu Sahrâ’nın arkasına yap!’ demişti; ancak Ömer (r.a.): “Yahudinin çocuğu, sana Yahudilik bulaşmış! Hayır, onu Sahrâ’nın ön tarafına yapın ki, namaz kılanlar ona doğru yönelmesinler” demiş ve bu günkü yerine inşa ettirmişti.(14)

Ömer (r.a.), böylelikle Ka’b’ın, Müslümanların mescidinde Yahudilerin kıblesine
doğru namaz kılınması isteğine engel olmuştu.Ka’b, Ehli Kitabın kutsal kitaplarından naklediyormuş gibi göstererek, daha önce Ömer’i (r.a.) öldürüleceği konusunda uyarmış, fakat onun katline karışan komplocularla bağlantısı ortaya çıkıncaya kadar kendisine yönelik bu suçlamayı unutmayıp içten içe gizlemişti. Ömer’in Ehli Kitabın kutsal kitaplarıyla ne alakası olabilirdi?! Eğer İslam dini, zanna dayanarak suçlanan kimse hakkında işlem yapılmasına cevaz vermiş olsaydı,Ömer’in katline ilişkin meselede Ka’b’ın durumu da mutlaka dava konusu olurdu. Nitekim Muaviye’nin şikayeti üzerine Ebû Zer’in Şam’dan Medine’ye çağrıldığı, Ka’b’ın Hz.Osman’ın meclisinde Ebû Zer’in mal biriktirmenin men’ine ilişkin düşüncesine karşı
çıktığı, Ebû Zer’in de Ka’b’a cevaben: ‘Yahudi’nin oğlu, sen karışma, bu senin meselen değil!’ dediği tarihen bilinmektedir.(15)

Ayrıca Avf b. Mâlik’in de, onun, Muaviye’ninkendisine gösterdiği müsamahadan faydalanarak kıssa anlatmasına karşı çıktığı bilinmektedir.(16)

Bütün bunlar gösteriyor ki, her ne kadar İbn Ömer’in, İbn Abbas’ın ve Ebû
Hureyre’nin Ka’b’dan naklettikleri bazı rivayetleri bulunsa da, Hz. Ömer, Huzeyfe, Ebû Zer, İbn Abbas, Avf b. Mâlik ve Muâviye gibi sahabiler tam olarak ona
güvenmiyorlardı. Bu yüzden İslam dininin tasdik ettiği İsrâilî haberlerin doğrulanması, tekzip ettiklerinin reddedilmesi, bunun dışındakiler hakkında da tevakkuf edilmesi şeklinde kesin bir kural konulmuştur. Nitekim Buhârî’nin naklettiği şu hadis buna işaret etmektedir: “Ehli kitabı ne tasdik edin ne de tekzip edin! Sadece ‘biz Allah’a, bize ve size indirilenlere ve ilahınızın tek bir ilah olduğuna iman ettik ve biz ona teslim olduk’ deyin.”(17)

Bu çok doğru bir metottur ve uygulandığı sürece de İsrailiyat belasından çekinmeye gerek yoktur. Zira İsrailiyattan söz edecek kimse, ancak bu doğru ölçüt
kapsamında İsrailiyattan bahsetmiş olacaktır ki, bu durumda İsrailiyat nakleden
ravilerden ne Ka’b ne de bir başkası herhangi bir etkiye sahip olmayacak ve onların
rivayetleri bu hassas teraziye vurulduğu sürece, asla İslam düşüncesi, inancı ve
geleneğine nüfûz edemeyeceklerdir. Bununla birlikte müfessirlerin çoğu, Kuran-ı
Hakim’in naklettiği haberlerdeki bazı hususları açıklarken kendilerine faydalı olduğunu zannettikleri, Yahudiler ve diğerlerinden alınma bilgileri, kendilerinden sonrakilere ulaştırma arzusuyla eserlerine almışlardır. Esasen onlar bu rivayetleri, Müslümanların nazarında, sahih olduklarına inanılması ve illetli oldukları halde hiç ayıklamaksızın kabul edilmesi istenilen hakikatler olarak gördüklerinden değil, Kuran-ı Kerim’de muhtasar olan bir kısım haberlerin izahında faydalı olabileceği ihtimaline binaen eserlerine almışlardır. Maksat bu olduğu sürece, İsrailiyâtı almakta hiçbir beis yoktur.

Süleyman b. Abdulkavî et-Tûfî, ‘el-İksîr fî Kavâidi’t-Tefsîr’ adlı eserinde(18), mü-
fessirlerin tefsirlerini İsrailiyâtla doldururken, maksatlarının bu olduğunu söyleyerek bir nevi mazeretlerini dile getirmiştir. O burada, hadis ravilerinin, sonraki hadis tenkitçilerince konulan ‘sahihlerle zayıfların birbirinden ayırt edilmesi’ ilkesini terk ederek, her halükarda bütün rivayetleri bir araya toplamak istediklerini örnekleriyle ortaya koymuştur. Dolayısıyla onlar için, bu önemli bir mazerettir.

Sözün özü odur ki, gerçek dışı İsrailiyatla ancak, karmaşık konularda ilim ehline
başvurmak yerine, rasgele herkesten bilgi almayı adet haline getiren kimseler aldatılabilir. Yoksa ilim ehlinin çoğu, asılsız haberlere karşı topluma önemli tavsiyelerde bulunmuşlar ve tıpkı Abdulhak b. Atıyye’nin ‘Bi’l-Muharriri’l-Vecîz fî Tefsîri Kitâbillahi’l Azîz’ adlı eserinde yaptığı gibi, tefsiri asılsız İsrailiyattan ayıklamaya çalışmışlardır. Dolayısıyla İsrailiyat ve diğer hurafeler ancak, bir kısım avam ile, kendilerini en mühim konularda bile alimlere ve seçkin kaynaklara başvurmaktan müstağni sayan bazı alim geçinenler üzerinde kötü bir etkiye sahip olabilir. Hidâyet ancak Allah’tandır.

 

*Bu makale, Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin Makâlâtü’l-Kevserî adlı eserinin, ‘Ka’bu’l-Ahbâr ve’l-İsrâiliyyât’ adlı bölümünün çevirisidir (s.126-9). Makalenin girişi ve dipnot bilgileri tarafımızdan ilave edilmiştir.

** Doç.Dr., Ondokuz Mayıs Ünv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi.

1-İbn Abbas ile Ka’b arasında geçtiği nakledilen diyalog şöyledir: Mücâlid’in eş-Şa’bî’den rivayetine göre, İbn Abbas Arafat’ta Ka’b’la karşılaşmış ve ona bazı şeyler sormuştu. Ka’b, var gücüyle bir tekbir getirmiş, öyle ki, sesi dağlarda yankılanmıştı. Bunun üzerine İbn Abbas: “(Niye bu kadar şaşırdın?!) Bizler Hâşim oğullarıyız!” demiş. Ka’b da:”Allah ‘ru’yet’le ‘kelam’ını, Hz.Muhammed’le Hz.Musa arasında paylaştırdı; bu nedenle Hz. Musa O’nunla iki kez konuşmuş, Hz.Muhammed de O’nu iki kez görmüştü” demiştir. Bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre 53/3 (V/367-8).

2 Tirmizî, Tefsîru Sûre 53/3 (V/367-8).

3 İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kubrâ, VII/445.

4 İbn Hibbân el-Bustî, Kitâbu’s-Sikât, V/334

5 İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kubrâ, VII/445.

6-Bk. Zehebî, Tabakâtu’l-Huffâz, I/52

7-Bk. İbn Asâkir, Târihu Dımeşk, X/151-5.

8-Bk. Ebû Nuaym el-İsfahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, V/364-391, VI/1-48.

9 Bk. Ebû Nuaym, Hilye, V/372-3: “…Furât b. es-Sâib’in Zâdân’dan rivayetine göre, Ka’bu’l-Ahbâr şöyle demiştir:’Yüce Allah kıyamet günü ‘öncekiler’ ve ‘sonrakiler’i geniş bir düzlüğe toplar. Bu arada melekler de inerler ve saf olurlar. Sonra Yüce Allah: ‘Ey Cibril, cehennemi bana getir’ der, Cibril cehennemi getirir…”

10 Bk. İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, V/647-50; Tehzîbü’t-Tehzîb, I/446.

11 Buhârî, İ’tisâm, 25 (VI/2679).

12 İbn Hacer, İsâbe, V/650: “Katâde’nin rivayetine göre, Huzeyfe’ye (r.a.) Ka’b’ın, ‘Sema, tıpkı değirmen (taşı) gibi bir eksen üzerinde döner’ dediği nakledilince, ‘Ka’b yalan söylemiş; zira Yüce Allah: ‘Şüphesiz Allah, yok olup gitmesin diye, gökleri ve yeri tutar’ (Fâtır,35/41) buyurmaktadır.” Benzer bir rivayette, İbn Mes’ud’un da Ka’b’ı tekzîp ettiği nakledilir. Bk. Kurtubî, el-Câmi’u li Ahkâmi’l-Kurân, XIV/357.

13 İbn Cerîr et-Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mulûk, I/47; Abdullah b.Hayyân el-İsbahânî, el-Uzme,III/1163.

14 Aliyyülkârî, el-Mevdûâtu’l-Kubrâ, s.100 (Hindistan baskısı).

15 Bk. Taberî, Târîh, II/616.

16 Bk. İbn Hacer, İsâbe, V/647,650; İbn Asâkir, Târîhu Dımeşk, 50/170.

17 Buhârî, İ’tisâm, 25; Tevhîd, 42; Ahmed b. Hanbel, V/98.

18-Eser,Kura Hüsameddin Kütüphanesinde kayıtlıdır

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*