İZMİHLÂL

”Kendi tarihi ile kimliğini bilmeyen, bunun bilincini yaşamayan kültürün anlamı da yoktur.” [1]

1– Tarihimizi 571de Talasta başlatmıştık. Milliyetimizi enine boyuna bütün vecheleriyle tebârüz ettiren de, İslâm medeniyeti dairesinde yer almış olan -özellikle de Ondokuzuncu yüzyıl sonlarının- Osmanlı Türk kültürüdür. Bin dört yüz otuz üç yıla varan tarihimizi unutarak -daha doğrusu bu tarih bize unutturularak- millî hassalarımızı, kısacası, klasik kültürümüzü yitirirsek -ki, durum, bunun böyle olduğunu gösteriyor,- sâdece bizlere, kendimize değil, insanlığa dahî yazıktır. Zirâ çağımızın Sermâyecilik merkezli küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyetine karşı biricik anlamlı seçeneği İslâm medeniyeti teşkîl edebilmiştir.

Yeniden yapılandırılması şart olup adâletin orta yolundan yürümeği yüreğimize, zihnimize aşılayan İslâm medeniyeti davâsının görünürde yegâne önderi, öncüsü ve taşıyıcı mücâhidi Osmanlı Türkü olmuştur. Bize uygulanan ‘kültür soykırımı’ başta olmak üzre, karşılaştığımız tekmil belâların tek sebebi, İngiliz-Yahudî medeniyeti ile onun doğrudan ürünü olan İmperyalisme karşı girişilecek cahırac bir mücâdelede İslâm âleminin yanısıra, ezilmişlik ve sömürülmüşlükten gayrı kaybedecek bir şeyi kalmamış yeryüzünün tekmil halklarına, toplumlarına örnek ve öncü olmamızı önlemek düşüncesidir.

Çağımızın küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyeti ve onun doymak nedir bilmez Sermâyecilik düzeni, seçeneksiz hâlde ve şimdiki hızıyla yol almağa devâm ederse, insanlık anlamında, maddî ve manevî kaynaklarımızın, sonuçta da hepimizin yakında tükenmesi kaçınılmaz gözüküyor.

2– Avrupamerikanın, kimilerimizin gözlerini kamaştıran parlak görünüşü, infilâke teşne yıldızın can çekişmesini andırmaktadır. Ömrünün sonuna gelmiş yıldız gerçek boyutlarının kat-be-kat üstüne çıkarak genleşir. Olağanüstü derecelere varan ışık kütlesine dönüşüp sıcaklığıyla gezegenleri ve onların uydularını kavurur. Bunca takâtı besleyecek malzemesi kalmayınca da çökünür (Fr&İng implosion). Sonunda bir ak cüceye dönüşerek çözülüp ‘ölür’. Yaşama gücünü yitiren medeniyetler de böyle olurlar. İngiliz-Yahudî medeniyetinin gidişi, işte bu tasvîr ettiğimiz manzarayı gözler önüne sermektedir.

3- Öteden beri medeniyetlerin ve bu arada bizimkinin önde gelen hayat menbaı, doğa ve geçimini öncelikle hayvancılıktan sağlayan konar-göçer obalar ile tarım ve yine hayvancılıkla meşgûl köylülük gibi, doğal yaşamaya bağlı kalmış insan öbekleri olmuştur. Bahis konusu öbekler, toprağını ve hamurunu alnının teriyle sulayarak emek mahsûlü ekmeğini yiyip toplumu besleyen gerçek emekcilerdir. Bu çeşit (helâl) emekten kopuşla yabancılaşma başgöstermiştir. Bunalımların annesiyse, yabancılaşmadır.

Zamanla şehirleşen medeniyetin ifsâd ettiği insan tabiatını maddeten ve manen yenileyen, tamîr eden tâze kan kırdan, köyden temîn etmek artık git gide zorlaşmaktadır. Konar-göçer, zâten soyu tükenmiş bir insan türüdür. Köylülüğe gelince; o da tarihe karışmak üzre. Ya köy şehirleşmekte ya da köylü şehirlileşmektedir. Yalnızca fennî ve iktisâdî şartlar değil, propaganda da bu yıkıcı süreci alabildiğine hızlandırmaktadır.

Salt şehirliden oluşan bir ülke nüfusu, kumandalardan müteşekkil bir orduyu yahut mühendisten gayrı çalışanı olmayan fabrikayı andırmaktadır.

4- Buraya dek bildirdiklerimizin özü özeti: Kudreti geçmişindeki müktesebâtından kaynaklanıp da İslâm medeniyeti çerçevesinde serpilip yeşermiş Osmanlı Türk kimliğini taşıyan bir milletiz. Tarihî belirlenimimizi (Fr determination) Ortaçağ Hırıstıyan ile Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetlerinde asla bulmamış olan bir kültürüz. Doğal yolu izleyen, sağ ve sağlıklı kalır. Sonuçta, tarihî Osmanlı Türklüğünün doğal devâmı olup Batı Avrupa câmiasında yer almayan çağımızın Türklüğü, tekrar manevî değerlere temellenmiş bir âdil iktisât nizâmı oluşturarak millî toplum (sosyal) devletini vucuda getirmek zorundadır.

Beşeri insan kılagelmiş tarihin her döneminde ve yeryüzünün tüm köşe bucağında bulunabilir aile, akrabâitaallukât, kabîle, aşîret, câmia cemaat ve benzeri bütün toplumsal dayanakları ‘çağdaş’ diye üstü kapalı anılan küresel İngiliz-Yahudî medeniyetinin târûmâr ettiği bir devirde medet umabileceğimiz son pâyândâmız imân birliğini esâs almış millî devlettir. Devletin, millî olmasının anlamı, adı anılagelen medeniyetin, eğitim- öğretim, siyâset, iktisâd ile askerlik cephelerinden giriştiği amansız saldırılara karşı koyma irâdesi ile istidâdını bulundurmasıdır.

5- Türklüğün öteden beri başat özelliği olan askerî savaşcılığın, herkes için geçerli kılınması, demekki belli bir zümrenin tekelinde bulunmaması keyfiyeti, Osmanlı devlet ile toplum yapısının esâsını teşkîl etmiştir. Aynı durum, din yakası için de söz konusudur. Nasıl, eli kılınç tutabilecek adam, muharebe meydanında arzıendâm ederdiyse, akılbâliğ öğrenim görmüş herkes, hinîhâcette, en azından, bir cuma, bayram yahut cenâze namazını kıldırabilecek kadar dinin amelî hünerleriyle mücehhezdi. İşte, bu bildirilenlerden de anlaşılacağı üzre, askerî (Fr militaire) -mülkî (civile) ile ruhbân (clērical) — ruhbân-olmayan (laïque) ayırımının, Tanzîmât sonrası döneme değin Müslüman Türk, özellikle de Osmanlı tarihinde yeri olmamıştır.

Ruhbân — ruhbân-olmayan ayırımının olmaması Müslümanlığın temel özelliğidir. Allah, kendi adına tasarrufta bulunma yetkisini hiç kimseye tanımaz. Burada Peygâmberler bile istisnâ teşkil etmez; onlar dahî beşerdirler: ”Peygâmbeleri onlara (yanî ahâliye) dediler ki: ‘Biz sizin gibi beşer olmaktan başka bir şey değiliz. Ne var ki Allah, kullarından dilediğine ihsânda bulunur; Onun, izni olmadıkca sizlere hüccet getirmeğe kudretimiz yoktur…”’ –İbrâhîm/14 (11); ”Senden önce gönderdiğimiz peygâmler de yemek yiyen, sokaklarda yürüyen beşerdiler” –Furkân/25 (20). Hâlbuki ruhbânlık, ilahî yetkiyle mücehhez olmak anlamındadır. Şu durumda birinin kalkıp sırtını Allaha yaslayarak resmen ve siyâsetce başkalarına çekidüzen vermeğe yeltenmesi İslâmın esâslarına aykırı bir işdir.

Ruhbân zümrenin ilahî yetkiye ve kudrete dayalı siyâsî ve hattâ iktisâdî erki anlamındaki ‘diniktidârı’ (Fr theocratie) İslâmla bağdaşamaz. Bu sebeple geçmişte İslâm yahut Müslüman lakabı yahut ünvânını taşımış devlet yahut iktidar isim terkîbiyle karşılaşmıyoruz. Günümüzde de ilahî-dinî ünvân taşıma iddiasındaki bir kısım Müslümanın, Allahtan aldıkları hücceti göz önüne sermek zorundadırlar.

Filhakîka, Allahtan ruhsat aldığımızı iddia ederek dünya işlerini tanzîm etmeğe kalkıştığımızda, kaçınılmazcasına düştüğümüz yanılgılar ile yaptığımız yanlışlarda, işlediğimiz cinâyetlerde Onu bunlara âlet etmeğe, Onun muazzez adını lekelemeğe ne hakkımız var? Böyle bir yola tevessül etmek hatâların en büyüğüdür. İki onulmaz yanlıştan söz edilebilinir: Biri dini siyâset ile iktisâda âlet etmek, öbürü de müstehcenliktir. Birincisi manevî, ikincisiyse, maddî mahrecimizi ayağa düşürür. Kişinin birinci -yanî dünya ile ahıret- dayanağı, Rabbıdır; ikincisi de mürebbiyesi (annesi)dir. Bunlardan başta birincisi olmak üzre, ikisini de yitirirsek, varoluşumuz çürüyüp çözülür.

Allahtan ruhsât yahut icâzet aldıkları iddiasıyla aşağılık dünyalık işlerini görmeğe girişmiş zevâtın, insanlığın başına açmış olduğu belâlara gerek geçmiş devirler gerekse çağımız tanıktırlar. Her suiistimâl kötüdür, suçtur, günâhtır. Ama en kötüsü ve bağışlanmazı, katıksız katışıksız, salt inanç demek olan imânın suiistimâlidir. İşte, mümîn kitlelerde ruhbân sınıfının din sömürüsü ile suiistimâlinin yarattığı yeğin ve derin hayâlkırıklıklarından Güney, Batı ile Kuzey Avrupanın ruhbân-olmayan çevresine mensup kimi ihtirâslı idâreciler, tâcirler, düşünürler ile sanatcılar, 1300lerden itibâren git gide etkili biçimde yararlanır olmuşlardır.

İşte, ruhbânın suiistimâli, ruhbânolmayanın çıkarcı iş bitiriciliğiyle buluşunca din [2] ilkin sarsıldı, akabinde parçalandı, nihâyet dağıldı ve buradan laiklik neşvünemâ buldu
.
6-İslâm spekulativ yahut spekulativolmayan metafizik sistem, ideoloji, siyâset ile hukuk nizâmı ve fizik dünya hakkında bilgi sağlayan kaynak eser değildir. Bunlar, onun görev alanında yer almazlar. O, bunlarla bilrikte bilcümle insan etkinliklerine imkân veren, algılanamaz kaynağın menbaıdır. İpuçlarını fizik dünyada bulamadığımız, ama tekmil işlemlerimiz ile etkinliklerimizi; kararlarımızı, tercihlerimizi, kabullerimiz ile redlerimizi, doğruluk ile yanlışlık, iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik belirlemelerimizi kendilerine ilk ve son çözümlemede vurduğumuz temel ölçülerimizi tayîn ve tebcîl eden kaynağın, yanî ahlâkın menbaıdır.

Ahlâk yoksa, insanın, etkinlikte bulunmasının da imkânı ihtimâli kalmaz. Ahlâkın ana ilkeleri ile genel örneklerini bizlere bildiren Tebliğ, Kur’ândır. Onların insan ile dünya şartlarına en düzgün biçimde nasıl uygulanması gerektiğini gösteren, öğreten adı sanı tanınmış olan, olmayan yerel, özellikle de evrensel Peygâmberler ve bunların sonuncusu Hz. Muhammed’dir. Ahlâkı biçimselleştirilmiş mantık çerçevesinde işlemden geçirerek sistemleştiren ve bunun bağlamında olayları değerlendirip anlamlandırmak suretiyle gerek sanat kurgularının gerekse bilgi binâlarının temellerini ve bilâhare sistemleştirilmiş bilgiler yapısı demek olan bilimin inşâa imkânlarını hazırlayan filosoftur.

Gerek peygâmber gerekse filosof, Allahın seçilmiş kullarıdır. Ne varki, peygâmber, —tanrısal değil!— kutsal kişidir. O ve aktardığı İlahî ahlâk nizâmı, ilkece, eleştiriden vârestedir. Aktardığı Tebliğ, ‘Allah tekdir, eşi benzeri bulunmaz’ yahut ‘haksız yere insana kastedemezsin; hayatın dokunulmazlığı vardır’ diyorsa, bu, soru konusu kılınamaz. Ahlâkın temel ilkeleri aklıaşkındırlar. Aklıaşkın olanı eleştiri süzgecinden geçirmek, aklaaykırıdır; saçmalamağa götürür. Filosofsa, kutsalolmayan kişidir. Kurduğu sistem, ilkece, eleştirilmeğe açıktır. Akla ve tecrübeye dayalı her yapı zorunlulukla eleştiriye tâbîdir.

Allah Tebliği Kur’ânın, ilkece, eleştiriden vâreste olması, İslâmı akıl-tecrübe dünyasına sürmemizi imkânsız kılar. Ancak, İslâmın vazettiği temel ahlâk ilkelerinden hareketle bir dünyevî gelenek-görenek-hukuk–bilgi-bilim-toplum-siyâset-iktisât düzeni kurabiliriz; kurmalıyız da. İlhâmını Allah Tebliği Kur’ândan alan bu düzen, zorunlulukla insanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacıdır; demekki adâletcidir. Ne var ki, nice vurgulasak yeridir: Dünyevîdir; öyleyse, eleştiri ile değişmeye açıktır.

İşte maddiyâtcı-iktisâdiyâtcı bireyci Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyeti ile onun temel ideolojisi sermâyeciliğe görünür tek canlı seçenek İslâmdan esinlenmiş maneviyâtcı insanşümûl[3] toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı âdil düzendir. Bahse konu düzen, esâstan, Allah yaratığı ‘insancı’dır. Bu manâda insanın insana kul köle kılınmasını öngören bütün düzenlemeleri temelden reddeder. Peki, nedir bunlar? Emeksiz gelir temîninin gerektirdiği küçük ve büyük çapta sömürü, şirketlerin tekelleşmesi ile devletlerin imperyalistleşmesi; fennin, dur durak bilmez kazanç hırsı uğruna hayatın tüm vechelerine hâkim olup doğayı alabildiğine yıpratıp tüketmesi, insan şeref ve haysîyetinin gerektirdiği maddî ile manevî yaşama seviyesinin altına düşmeye ‘sefillik’; emeksiz, sömürü ve suiistimâl yoluyla aşırı zenginleşip ahlâksızlık çukurunda debelenme durumuna da ‘sefîhlik’ diyoruz.

Emeğiyle geçinip edebiyle yaşayan, üreten ve ürettiğine kısmen yahut tamamıyla mâlik olan bu iki aşırı ucun arasındaki insandır. O işte, insanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı düzenin maneviyâtcı ‘ödev’ insanıdır. O, beninin değil mensûbu bulunduğu topluluğun hâdimidir. ‘benci’ değil, ‘bizci’dir.

Üretenin, ürettiğine tümüyle uzak kalması, yabancılaşmaya yol açar. Tekelci-sömürücü sermâye düzeninin iki aşırı ucunda duran sefil de sefîh de kendine yabancılaşmış kişidir. Kendine yabancılaşmış kişi, ya sefilde olduğu üzre, üretecek güc ile üretim araçlarından kısmen yahut tamamıyla yoksundur ya da sefîhte gördüğümüz gibi, kendi üretmez, ama toplumdaki beşerî, mâlî ile maddî üretim araçlarını tekelinde tutmak sûretiyle ürettirir. İkisi de manevî yıkıma uğramış kişidir.

Maneviyâtı çökmüş, özsaygısını yitirmiş kimsenin, değerlendirme ile anlam atfetme kâbiliyeti de kalmaz.
Kendi ektiğini biçen, biçtiğini kendinkilerle birlikte tüketen, özbilincini duyumlayabilip özüne saygı duyar. Böyle biri, mütedeyyin, güvenilir, emekci, hayırlı ödev insanıdır. İnsanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı âdil düzenin baş hedefi, mütedeyyin, güvenilir, hayırlı ödev insanının yetişmesini sağlamaktır. Bu tür bir düzende haksız kazanç getiren fâiz, rant ile tekelleşme çeşidinden köütlüklere fırsat tanınmaz. İnsanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı âdil düzen, bir yandan mahvedici yoksulluğu, öbür taraftan da şatafatı, ayranı kabarmış şımarıklığı önler. Zâten bu iki temel kötülük birbirini kaçınılmazcasına zorunlu kılar.

Nerede sefilliğe rasgelinirse, orada sefihlikle de karşılaşmak mukadderdir. Maksat, insanı sağlıklı yaşatmaya matûf zorunlu ihtiyâcı karşılayacak maddîî şartların teminine yönelik iktisât nizâmının tesîsi olup bunun altında ve sütünde üretimin kerîh olduğunu maşerî şuura yerleştirecek eğitim ile öğretimin oluşturulmasıdır. Şu durumda İslâmın öngördüğü yeni düzenin temel taşı, eğitim ile öğretim devrimidir. Bunun ardından da iktisât devrimi gelir.

7-İnsana ve dünyaya hizmetin gerektirdiği dirâyeti Allaha ibâdetin kişiye kazandırdığı nizâm ile intizâm tutumunda buluruz. Bu tutum, iç ile dış olmak üzre, iki çeşittir. İç nizâm ile intizâm duyuşunu bizlere ibâdet, dış tutumu da, askerî talîm ile terbiye kazandırır. Ödev bilincini duymak yoluyla beşerden insana terfîi olunur. Ödev bilincini duymak ve icâplarını yerine getirmek dirâyetli olmağı gerektirir.

Söz konusu dirâyetin husûle getiricisi eğitimdir. Onun da, demekki iki neviinden biri, dinîyken, öbürü de askerîdir. Nasıl ki dinin suiistimâli bizi din devleti nizâmına (Fr theocratie) sürüklerse, askerliğinkisi de, askerciliğe (Fr militarisme) götürür. O, imperyalismin ilk basamakları arasındadır. Bu yüzden de, sakat ve gayrımeşrûudur. Öyleyse askerlik ile askercilik birbirlerinden seçikce ayırtedilmelidirler.

Birincisi, beşer kılığındaki canlıyı insan kılan ödev bilinci ile bunu ifâ irâdesini tevlîd edip bileyen, ibâdetle birlikte, talîm terbiye –eğitim– işiyken, ikincisi bir siyâsî iktisâdî düzendir. Ödev bilincinin baş tâcı, haksızlığa karşı çıkmaktır. Başkaldıran insanınsa, çelikleşmiş bir irâdeyle mücehhez olması zorunludur. Çelikleşmiş irâdeyi kişiye dinî ve askerî eğitimler kazandırır. Çağımız küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyetinin en fazla korkup ürktüğü olay, başkaldıran insandır.

İşte ”sekülerleştirme” ile ”barışcıllaştırma”, kısacası, uyuşturma çabalarının nedeni. İslâm ahlâkının esâsı, zulm ile haksızlığa başkaldırı irâdesidir: Cihât. İşte İslâm düşmanlığının hikmetisebebi.

Sonuçta İslâm bir ilahî yapıdır. İslâmcılığın ‘-cılığ’ı ise, ilahî yapıyı ifâde eden ıstılâha beşer mamûlu bir inşâı dile getirir bir ekin takılması olup ‘-cılık/-cilik’, dondurulmuş, yanî eleştirellik yetisini yitirmiş felsefe-bilim sistemi anlamına gelen ideolojiye alemdir. O hâlde İslâmcılık, son derece yanlış ve kerîhtir. İslâmı ideolojileştiremezsiniz. Olsa olsa İslâmdan esinlenmiş bir ahlâk-toplum düzen, hattâ ideoloji vucuda getirilebilir. Bu da, ancak Toplumculuk-paylaşmacılık olabilir. İslâm da elbette esinlediği sitemin, ideolojinin günâhından da sevâbından da sorumlu tutulamaz.

Bir toplum-siyâset ortamında [Fr milieu socio-politique] ruhbân zümre yoksa, karşıtı ruhbânolmayan da, tabîatıyla, bulunmayacaktır. Tıpkı, mülkî/sivil zümreniz yoksa, askerinizin [Osmanlı Türkcesiyle seyfîyenin] de olamayacağı, ve bunun tersi durumu, gibi. Osmanlı Türk tarihinde işte bu sebeple, ‘clerical – laique (ruhbân – ruhbân-olmayan) ile ‘militaire – civil (askerî – mülkî) karşıt zümrelerini ve bunlardan kaynaklanmış siyâsî iktidarları aramak beyhûdedir. O hâlde Cumhuriyet Türkiyesindeki bu kâbil sınıflamalar idhâl malı sunîliklerdir. Nitekim, dinadamı meslek öbeği dahî, sunîliklere bâriz misâl teşkîl etmektedir.

-8 Haddizâtında Türk tarihinde ilk din devleti Cumhuriyet Türkiyesidir. Ulu tapınak ‘Akropolis’i ve yurt sathına yayılmış irili ufaklı tümen tümen tâlî ibâdet yerleri, ‘esmaihüsnâsı’, ‘kitabımukaddes’iyle ve aynı zamanda ‘hadis’leriyle peygâmberlik görevini de üstlenmiş gözüken tanrı kılınmış kişi -ki, adıyla anılan dini, ‘Kemâlîlik’- ve elverdiği bir kutsal makam dahî vardır. Bu ‘kutsal makam’, ‘derin devlet’in başı yahut merkezi durumundadır. Bunun buyruk ile kumanda şemsiyesi altındaki zabitâna ‘ruhbân zümresi’ diyebiliriz. Bahse konu zümreye ‘imân’ı, yaşayışı, tavır ve tutumu, demekki ‘muâmelât’ıyla yakın duran ‘ruhbânolmayanlar’, yanî ‘laïque-civil’ler dahî mümtâzdır. Bu kategoriden olmayı reddedenlere gelince; onlar, ”göbeğini kaşıyan inkârcı kaba kara budun”, sol Kemâlîlerin deyişiyle, halk yığınlarıdır. Mümîn Kemâlî, küreselleştirilmiş Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetine -kısaca, ‘Çağdaşlık’a- merbût, giderek kuldur. O, kendini, Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin temel belirleyicisi olduğu sanılan ‘Aklın’ yarattığı kanısındadır. Bununla birlikte, akla mantığa ziyâdesiyle uyduğu söylenemez. Filvakî doksan yıla yakın geçmişiyle Kemâlî din, Türk milletinin uyuşturucu-aptallaştırıcı afyonu olmuştur.

Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin öngörmediği, reddedip inkâr buyurduğu ne varsa, Kemâlînin indinde o, kabulu imkânsız vahşîliktir. Kabulu imkânsız vahşîlikse, suç, hattâ günâh, kısacası irticâdır.

9 Millî Mücâdeleden tükenmiş hâlde çıktık. Bunu Makedonyalı kumandan Pirrhos’un M.Ö 279da Romalılara karşı kazanmış olduğu zafere benzetebiliriz. O derece bîtâp düşmüştük ki –silâh, mühimmât, döğüşebilir kişilerin sayısı itibârıyla,– kıpırdayacak hâlimiz kalmamıştı. Birinci Cihân Harbi yenilgisi sonucunda İngiliz-Yahudî imperyalismi, ‘Sèvres’de (Sevr’de) bedenimize el koymuştur. Millî Mücâdelenin Pirrhos zaferimizle bize Lausanne’da (Lozan’da) takâs teklîf edildi: ”Bedeninizi geri vereceğiz, buna karşılık ruhunuzu bize teslîm edeceksiniz!” denilmiştir.

1840lardan itibâren Fransadan alabildiğine idhâl olunan Aydınlanmacı Positivcilik çerçevesinde yetiştirilmiş Harbiye-Mülkiye-Tıbbiye Mektebisultaniye (Galatasaray) ve Amerikan misyon okulları (Robert Koleji meselâ) ‘aydın’ takımımızçin ‘ruh’ içi boş bir kavram, dolayısıyla vehimdi. Sonuçta ruhun teslîm edilmesi teklîfinin gerektirdiği bütün öldürücü amelyeler eksiksizce yerine getirildi: Halîfeliğin ilgâsı, yazı ile dil devrimi ve nihâyet köklü bir ‘İslâmsızlaştırma’ (Fr dèislamisation) hareketi gibi.
İşte, uğramış olduğumuz ‘ruhî-manevî soykırım’ın serencâmı. Peki, bedenimizi kurtarabildikmi? Ruhu uçup gitmiş vucuda, ceset diyoruz. O hâlde, kurtarabildiğimiz, cesedimizmiş.

10- İhtilâlikebîr Frsansasından idhâl Positivcilik, nasıl, 1840lardan itibâren, bağrımıza saplanmışsa, benzer biçimde müttefik bilinmiş Prusya Almanyasından 1890larda eğitmen sıfatıyla getirilen subaylar eliyle kavmî milliyetcilik, öncelikle Harbiyeye sokulmuştur. Kavmî millîyetcilik bir yana, kavimlilik mefhumu dahî, tarihî millî zihniyetimizin sisli puslu en ücrâ köşelerinde yer tutmamışken, 1910lara gelindiğinde, şiddetli ve hiddetli bir humma şeklinde bedenimiz ile nefsimizi baştan ayağa kaplamış görünüyordu. Marazın en açık örneğini görmek için Jön Türk ile İttihât-Terakkî nesli ile haleflerinin diline bakmak yeter de artar. Kan, toprak, demir neviinden aşîret hayatının kalıntılarından sayılıp Millî toplumculuğa (Alm National Sozialismus) da mâlolmuş lugat paralamaları mezkûr zevâtın da diline pelesenk olmuştur.

Tarihin en gelişmiş biçimini ifâde eden çoğulcu cihânşümûl ülkü devletinden, mâtâhmış gibi, üstelik tarihî müktesebâtı itibâriyle toplumumuz, milletimiz için gerçekleştirilmesi imkânsız, kavimci millî ve mevzî devlete geçmenin medhüsenâsı seksen yıldır tüketilemedi.
Yukarıda bildirilen hususlara, bir de, kavmî millîyetciliğin, yeni Prusya Almanyasından devşirilmiş vatan mefhumunu (Fr&İng notion) da eklemek gerek. Daha önce anlatılıp açıklanmış vatan kavrayışımıza (Fr&İng conception) tamamıyla yabancı yeni biri getirilmiştir. Bu, sözümona kandaşlık yoluyla birbirleriyle kenetlenmiş bireylerden oluşmuş toplumun üstünde yaşadığı sınırları genellikle doğal engebelerle belirlenmiş toprak parçasıdır. Bunu Almancada Vaterland denir.

Atayurdu diye Türkceye aktarabileceğimiz Vaterland (L patria), adı üstünde, bir efsânevî atadan türemiş kan, demekki dirim birliğine dayalı bir soyun yaşadığı ülkedir. Oysa İslâm iklîminde yeşerip serpilmiş Osmanlı Türkünün ‘anayurdu’, evvelemîrde anne eğitiminden geçerek ortak ülkülerle yoğrulmuş kişilerin oluşturduğu toplumun devletleşerek –ümmet– barındığı memleket çeşididir. Burada toprağın kendisinden ziyâde, birlikte yaşanılan insanlarla paylaşılan ülküler önemli, hattâ kutsaldır.

Tarihî yurd anlayışımızda Dârulislâm bütünlüğünün yanısıra, yaşanılmış ve yaşanılan yer -mezra, köy yahut şehir– yahut da yöre dahî söz konusu olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Ne var ki, meselâ Germen boylarında, Ruslarda, Japonlarda yahut Çinlilerde tanık olduğumuz üzre, bütün bir ülke anlamındaki kavim vatanından Osmanlı Türkünün bağlamında bahsedemeyiz. İmdi, Devletiebedmüddetin hükümrân bulunduğu toprakların tümü, yurdumuz olmuştur. Nitekim, ‘anne gibi yâr, Bağdat gibi diyâr olmaz”da gördüğümüz gibi, bu, atasözlerimize bile sinmiş bir durum değilmidir?! Bundan dolayı, bir imparatorluk devleti özelliğine sâhip Devletiebedmüddet, anavatan (Fr metropole)-müstemleke yahut sömürge (Fr colonie) ikiliğine dayalı İmperyalisme hiçbir zaman kaymamıştır, kayamazdı da.

İslâmın zerkettiği imânî edep, tarihte erişmiş olduğumuz üstün medeniyet seviyesinde Sermâyecilik ile onun doğal türevi olarak görülmesi gereken İmperyalism utanmazlığı ile zulmünü geliştirmemize engel oluşturmuştur. Onyedinci yüzyılın ikinci yarısından, özellikle de Yirmincinin başlarından itibâren ya zulümden yanasınız ve yüksek maddî gelişmişlik seviyesine, refaha ulaşırsınız ya da âdilsiniz, fakat mezkûr medeniyetin anladığı anlamda iktisâdî kalkınma çizgisini yakalayamazsınız. İngiliz-Yahudî medeniyetinin, insanlığı karşı karşıya bıraktığı amansız seçenek budur.

11- Müslüman Türkün savaşırlığını, İslâm ülküsünden çekip koparmak, onun mücâdele azmini dümûra uğratmakdan özge bir anlam taşımaz. İngiliz-Yahudî medeniyeti ile onun hareket ettiricisi olan İmperyalismin de maksadı işte budur. Bütün ezilen sınıfların, zümreler ile halkların, İslâm ülküsüne sarılmaları, bu ülkünün taşıyıcısı ile sürükleyicisinin de Müslüman Türkün olması, tarihî cihetten, aklın, izânın gereğidir.

Müslüman Türk, savaşma gücü ile kâbiliyetini hep İslâmdan almıştır. İkisi el ele yürümüş süreçlerdir. İslâmın, savaşmağa, dolayısıyla da yaşamağa esin ve güç kaynağı oluşturması, bir ahlâk olayıdır. Kur’ândan kaynaklanan ahlâk gücüyle ‘özüm’ü ve ‘Dârulİslâm’ı koruyup kollama çabasında bulunurum. Özümü ve Dârulİslâm’ı koruyup kollama mücâdelesi meşrûu nefsimüdâfaadır. Sırf talan maksadıyla elin günün malına mülküne, ırzına canına, yedine yurduna tamah ve tecâvüz etmek, elbette, Allah yolunda gazâ değildir. Tam tersine, zulümdür. Taktik icâbı yer yer ve zaman zaman hücuma geçilecekse bile, aslında gazâ, meşrûu müdâfaadan başka bir şey olamaz. Meşrûu müdâfaa, haddini bilmektir. Haddini bilmekse, edeptir. Haddini aşmak da kibirdir. İşte, ahlâklı yaşamak, edep ile kibir uçları -ifrât ile tefrît- arasında cereyân eder. Bu uçlardan edep, hayata örnek; kibirse, ibrettir.

Gelişigüzel biraraya gelip talan peşinde koşan güruh kavgacılığından farklı olarak Osmanlının askerî savaşcılığı (mücâhitlik), üstün insanî değerlerin demetlenmiş hâlini dile getirien ülküyü gerçekleştirmek üzre, savaşmağı olabilir kılacak kuvvetler ile malzemelerin teşkilâtlanmış bütünlüğüdür. Toplumun bütün maddî ile fikî imkânlarının bahsi geçen kuvvetler ile malzemelerin teşkilâtlanmalarına hasredilmiş olmaları, kendinden önceki türk devletleri gibi, Osmalıyı da yekpâre bir ordu kılmıştır. Başka türlü söylersek, Osmanlının Müslüman türk unsuru, hükümdârıyla, rençberiyle, bilgini, dervişi ve zanaatkârıyla topyekûn bir savaş gücüydü. Yalnız, İslâmöncesi Türklerden farklı olarak Müslüman, özellikle de Osmanlı Türkleri savaşmak için savaşmamışlardır.

Ülkü, ülkeleri ele geçirmek sûretiyle toprakların genişletilmesi ve bu yoldan maddî servetin artırılması doğrultusundaki mücâdeleyi öngörmez. İlk amaç İslâm âlemini bir bayrak altında toplamak –Halîfelik (burada uzun bir dipnot var. bunu ayrı olarak yazacağım) bu maksadla üstlenilmiştir,– bunun başarılamadığı durum ile zamanlarda, zorda kalan Müslümanlar ile diğer toplumların dahî korunup kollanmasıdır. Nitekim bu bildirdiklerimizin şüpheye yer bırakmaz örneklerini, 1492den itibâren Ispanyadaki Müslümanlar ile Yahudîlerin (yine uzun bir dipnot var) Katolik istilâcılara; 1500lerin ortalarında Sumatranın kuzeyindeki Açelilerin, Portekiz; 1800lerin sonlarında da Kafkas boylarının, Rus saldırılarına karşı savunmalarında görebiliriz. Benzeri biçimde Lehler ile Macarlar ve İZveş kralı, tarihimizde ‘Demirbaş’ lakabıyla marûf Onikinci Karl (1682-1718) dahî, işgâle, zulme ve baskıya karşı Osmanlıya sığınmış, ondan medet ummuşlardır. İmdi, Osmanlı yurdu, tarihi boyunca, en olmayacak durum ve şartlarda bile, kolu kanadı kırılmış, aç bîilâç ve açıkta kalmış mülteciye sığınak olmuştur.

12- Şu hâlde birinci amaç, kavim, dil, itikât, örf, âdet ayırımları gözetilmeksizin, İslâm ülküsünde biraraya toplanabilecek cümle halklara ülkü birliğini sağlamaktı: Ümmetin barınabileceği Dârulİslâm. İkincisine gelince; bahse konu ülküyü Müslüman olmayan ellere ve halklara dahî taşımaktı. Fetholunan DârulHarp ahâlîsi dilediği inanç çerçevesinde yaşamağa mezûndu. Hedef, kılınç zoruyla halkları Müslümanlaştırmak olmayıp onlara vaktiyle kendini Osmanlının kişiliğinde gösteren, tebârüz ettiren İslâm ahlâkını yaşatmaktı. Sorun, kişisel inançlara düğümlenmiş değildir; düzendi. Haksız kazanç –faiz– ve onun yıkıcı sonuçlarından arındırılıp kurtarılmış toplum-siyâset-iktisât-düzeni.

Bahsettiğimiz şu ahlâk meselesini biraz daha deşip açalım: Tabiatca, fıtratca, maddeten güçlenip kudretlenmek imkânından yoksun olanlara insanca, insan şeref ile haysiyetine uygun yaşamak fırsatını sunmak. Bu gâyeyi gerçekleştirebilmek üzre, zâten güçlü olanlar ile böyle olmağa eğilimli bulunanların ziyâdesiyle palazlanmalarını önleyecek tedbirlere başvurulmuştur. Sözgelişi, çeşitli dinî esâslı vergilendirmeler, vakıfların tesîsi, verâset ile zilyetin tanzîmi, toprakların işlenmesiyle ilgili düzenlemeler, hep bahse konu maksada matûftular.

İnsanlar, eşitce yaratılmadıklarından, hukukun dışında kalan sahalarda, herkes istidâdıyla, aklıyla, fikriyle, zikriyle, öğrenimiyle, yapıp ettikleriyle bağlantılı biçimde lâyıkına kavuşmalıdır. Hukuk belli bir mekân ile zamanda olup bitmiş bir olaya karışmışsa, vakada kişinin payı nedir; neyi, nasıl, niye, niçin yapmış olduğunu sorgulayıp bulgulamağa gayret eder. Toplumun bütün katlarında katmanlarında her şeyin ve herkesin lâyık olduğu oruna yerleştirilmesiyse, adâlettir. Giderek, adâletin, yaşatan, hayat veren uygulanışına da hukuk diyoruz. bu yüzden ”vur deyince öldürür” düstûru doğrultusunda yürüyen bir hukuk, adâletin zıddı demek olan zulümden türemiştir. Ahmak ile yoksulu, işe yaram ile tenbeli, çalışkanla, zekî ve hayırlı olanla karıştırmak da; o ilk saydıklarımızı insan şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan bir hayata hükümlü kılmak da, aynı raddede zulümdür. Kul hakkı yiyeynlerin, kanunları fütûrsuzca çiğneyenlerin, cezâya çarptırılmasıyla kalınmayıp zâlimce muamelere tâbî tutulmamaları kaydıyla, zarara uğrattıklarının, bir nebze dahî olsa, öc alma duygularına cevap vermeleri de adâletin gereğidir.

Sonuçta, kulluk, insandan Allaha olup insanın insana olanı tek kelimeyle günâhtır. Yazıklar olsun, kulu kula kul kılan toplum düzenine!
——
[1] Lev Nikolayeviç Gumiliyof. ”Eski Türkler”, 431. s.
[2] Bu bağlamda söz konusu olan Hırısıtıyanlık, özellikle de onun Katoliklik koludur.
[3] Tüm insanlığa
– Prof. Dr. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, 113ten 126ya kadarki sayfalar: İZMİHLÂL başlıklı bölüm.

Yazar Hakkında: Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*