İtalyan Öncünün Miti (1000-1492)

 

Venedikliler, Pisalılar ve Cenovalılar hep gelirlerdi, bazen haydutlar… bazen de getirdikleri mallar vasıtasıyla İslam âlemine hâkim olmak isteyen gezginler olarak… ve şimdi topraklarımıza sadece savaş için silahları ile geliyor ve bunları bizlere seçkin birer hediye gibi sunuyorlar… Onlarla iletişim kurduk ve anlaşmalar yaptık, bunu bizler istiyor ve tercih ediyoruz, onlarsa bunu istemiyor, hatta bundan nefret ediyor.

Selahaddin Eyyubi, 1174

Malaka’nın hükümdarı olan her kimse, onun elleri Venedik’in boğazındadır.

Tomé Pires

11.yüzyılda Çin’deki büyük pazar ekonomisi dünya dengesini oldukça belirgin bir şekilde değiştirmeye yeterli olacak şekilde tüketici davranışını etkileme gü­cüne sahipti… ve Çinlilerin teknik sırları dünyaya yayıldığında, Eski Dünya’nın diğer bölgelerinde, özellikle Batı Avrupa’da yepyeni olanaklar ortaya çıkmışü.

William H. McNeill

 

Avrupamerkezci araştırmacılar denizcilik ve maliye alanlarındaki devrimler kadar “1000’den sonraki” ticari devrime de dikkat çekerler (2. Bölüm’de gördü­ğümüz gibi, aslında bu devrim 750’den sonra başlar). Bizlere de daima bu devrimsel atılımların ardında öncü İtalyanların dehasının bulunduğu söylenmiştir. Bir araştırmacı şöyle der: “Günümüzde bile İtalyan cumhuriyetleri tarafından icat edilmemiş hiçbir dâhiyane fikre -örneğin gelir vergisi- rastlamak mümkün değildir.”(1) Keza, Avrupamerkezci görüşü savunan araştırmacıların çoğu, 1000 yılından sonra dünyadaki “lider güçler”i tanımlarken Venedik’le başlamayı tercih ederler.(2) Bu bölümde “İtalyan öncü” imajının bir mitten ibaret olduğu anlatılacaktır. İtalya, ekonomik gücünü dünya ekonomisinde zaten var olan belli başlı Doğulu güçlerle aynı kefeye koyarak edinmiştir (2. ve 4. Bölümler).

İtalya dünyayı başka bir şekle çevirmiş değildir, Doğu dünyası İtalya’yı bulmuş, onun gelişim ve yükselişini sağlamıştır. Benim genel görüşüme göre, İtalyan kapitalizminin gelişiminin altında yatan bütün yenilikler, çok daha gelişmiş durumda olan Doğu’dan, özellikle Ortadoğu ve Çin’den alınmış ve Oryantal küreselleşme yoluyla İslam Köprüsü tarafından dünyaya aktarılmıştır. Aynca İtalya, Avrupa’nın düşük seviyede ve geri kalmış kısmında yer almakta, küresel arenada yer alacak güce değil de, Ortadoğu’nun ve özellikle Kuzey Afrika’nın gelişmiş İslam devletleri ve tacirleri arasında daima ikinci derecede ticaret yapabilecek güce sahip bulunmaktaydı. Ortaçağ Avrupası’nın kurumsal ve teknolojik “ devrimleri”nde beşinci unsur olarak Doğu ticareti Avrupamerkezci tarihçiler, Avrupa’nın 1000 yılından sonraki gelişimini, tipik olarak, kendi içinde veya özerk bölgesel ekonomi ya da uygarlaşma biçiminde tanımlarlar.

Özellikle şehirler, kendi kendini idare eden “müstakil” bir konumdadır: “…güçlü bir hamur içindeki maya gibi, Avrupa’nın gelişimini sağlayan… bir Orta­ çağ şehriydi.”(3) Geleneksel anlamda şehirlerin çoğalması, “sihirli” niteliklerine bağlanmaktaydı. 370 ile 1000 arasında Avrupa’yı yakıp yıkan iç karşıklıkların son bulmasıyla ticaretin gelişimi ve şehirlerin refahı sağlanmaya başlamıştır. Barışın sağlandığı ve “bırakınız yapsınlar” görüşünü savunan hükümetlerin bulunduğu uygun koşullarda ekonomik anlamda rasyonel hale gelen “Avrupalı”, yapabildiğinin en iyisini yapmaya çalışacaktır – örneğin ticaret. Adam Smith, “takas, ayni mübadele ve benzeri malların değişiminin insanın doğasında bulunduğunu” söyler.(4) Klasik Avrupamerkezci varsayıma göre de, “Batılı özgürlük” kavramı kapitalist ve ticari gelişimlerin önünü açmıştır. Yaygın Ortaçağ deyişleri bunu en iyi şekilde anlatır: Stadtlu ft Macht Frei (Şehrin havası özgür kılar) ya da Westen Stadt luft Macht Frei (Batı şehirlerinin havası özgür kılar).

Avrupamerkezci bağlamda şaşırtıcı bir biçimde “uzun yol ticareti” çok kullanılmaktadır. Şaşırtıcı olmasının nedeni, bir uçta Avrupa varken uzun yolun diğer ucunda kimin olduğunun bilinmemesidir. Askıda Doğu, zaten Avrupa için olduk­ça uzakta bir yerdedir ve Avrupa ticaretinin başrolünde her zaman öncelikle yer almaktadır. Bu ticaret, İtalya vasıtasıyla Avrupa’ya giren Doğu mallarının kıta içine yayılmasına yaramıştır. Bunun yanında Doğu’nun “kaynaklan”nın -fikirlerinin, kurumlarının ve teknolojilerinin- Avrupa’ya aktarımı sağlanmıştır. Bir kısmı zaten Haçlı Seferleri esnasında öğrenilen bu yeniliklerin pek çoğu, Çin ve Ortado­ğu’dan alınarak İtalya vasıtasıyla tüm Avrupa’ya aktarılmıştır. Avrupa’nın ticaret, maliye ve üretim konularındaki kaderinin belirlenmesinde İtalya’nın önemini hiçe saymamak gerekir. Ancak ülke sadece merkez olmasıyla bu konuma gelmiş­tir. İtalya, Doğu “kaynaklarına” (sadece ticarete değil) erişmede köprü vazifesi görecek önemli bir coğrafi konuma sahipti.

2. Bölüm’de gördüğümüz gibi, 8. yüzyılın sonlarında İtalya, dünya ekonomisinin Avrupa, Asya ve Afrika’daki pek çok kaynağının orta yerinde bulunmaktaydı. Bu durum, İtalya’ya imtiyazlı bir konum kazandırmıştır. Bu konuyu 2. Bö­lüm’de incelediğimiz için, sadece İtalya’ nın Afrika-Asya temelli ekonomiye katılmak suretiyle kendi geleceğini güvence altına aldığını söylemek isterim. AbuLughod, bu konuda şunları söylemektedir: Doğu’nun zenginliklerine bu doğrudan giriş, İtalyan tacirleri ve liman şehirlerinin aktifleşmesini sağlamıştır. 12. yüzyılda şampanya fuarlarının yeniden canlanması iki nedene bağlanabilir. Haçlı Seferleri nedeniyle Doğu mallarına talebin artması ve Doğu Akdeniz ülkeleri tarafından çevrilmiş bir bölgede olması dolayısıyla İtalya’nın bu malların ticaretinde öncü konumda olması kolaylaşmıştır.(5) Venedik, sadece sözde maharetiyle değil, Mısır ve Ortadoğu’ya olan yakınlığı sayesinde en büyük rakibi Cenova’ya üstünlük sağlayarak kazançlı konuma gelmiştir. Braudel bu konuyu şöyle anlatır:

Diğer İtalyan şehirleri Batı dünyasıyla ilgiliyken Venedik’in Avrupa’daki liderliği, Doğu’yla olan geleneksel bağlarını kullanması sonucu mu oluş­muştur? … Venedik ticaretinin can dam arı, Doğu Akdeniz ülkeleriyle olan bağlantısıdır. Yani Venedik’in özel bir konum unun olması, A’dan Z’ye bütün ticari faaliyetlerine Doğu Akdeniz ülkelerinin yön vermesinden dolayıdır.(6)

Kısaca, İtalyanlar ticaretin Hıristiyan âleminde yaygınlaşması için önemli bir rol üstlenmişlerdir, ancak Avrupamerkezci görüşün öne sürdüğü gibi, onların büyük ticari öncüler olduklarını söylemek yanlış olur. 2. Bölüm’de de belirttiğimiz gibi, 1291’e kadar Ortadoğulu Müslümanlar, daha sonra da Mısırlılar tarafmdan belirlenmiş bulunan kayıt ve şartlara uymak zorunda kalmışlardır. İtalya’nın Ortado­ ğu ve Mısır ile yaptığı ticaretin en önemli nedeni, geri kalmış Batı’run verimli kılı­ nabilmesi için Doğu’nun “kaynaklarının Avrupa’nın her bölgesine ulaştırılmasında önemli bir kavşak konumunda bulunmasının verdiği avantajı kullanmış olmasıdır.

Bu kaynaklar, daha sonra İtalya’nın haksız yere ünlü olmasına yol açan ekonomi ve denizcilik devrimlerini oluşturmuştur. Mali devrimin Doğulu kökenleri Genel olarak, mali kurumların tamamının İtalyanlar tarafından ortaya çıkanldığı varsayılır. Bu konudaki en önemli yenilik, 11. yüzyılda İtalyanlar tarafmdan icat edilen commenda’ dır* (ya da collegantia) (7) Bu, yatmmcının tacirin yolculuğunu finanse ettiği sözleşmeli bir anlaşmaydı. Bu tür anlaşmalar, hem “ticari işgücü” ile sermayeyi bir araya getirmesi, hem de ekonomik gelişme için gerekli olan tasarrufun sağlanması açısmdan sermaye piyasasını harekete geçirmesiyle uluslararası ticareti olumlu yönde etkilemişlerdir. İşin aslına bakılacak olursa, commenda ilk kez Ortadoğu’da icat edilmiştir. Kökleri İslamiyet öncesi döneme dayanmakla birlikte,(8) erken İslam devri tacirleri tarafından oldukça geliştirilmiştir.(9) Abraham Udovitch’in belirttiği gibi “Avrupa’nın çok daha sonra commenda olarak tanıdığı, ekonomik ve hukuki anlamda türünün ilk örneği olan ticari anlaşma, ilk kez İslam dünyasında {qimd, muqarada, mudâraba*) şeklinde ortaya çıkmıştır.(10)

Kendisi de önceleri bir commenda taciri olan Hz. Muhammed için bu “yeni bir buluş” sayı­lamazdı. Arap ticaret sistemine ait olan bu sistemi onlarla işbirliği yapan İtalyanların kullanmaya başlaması da şaşırtıcı değildi. 8. yüzyıldan itibaren qim d, sadece ticaret için değil, kredilendirme ve üretimde de kullanılmıştı.(11) İtalyanlar, son derece yanlış bir şekilde, kambiyo senedi, kredi kurumlan, sigorta ve bankacılık gibi pek çok fınansal kurumun mucidi olarak isim yapmışlardır. Aslında bu kurumların tamamına ait pek çok iş tekniği ya İslamiyet öncesinde ya da İslamiyet döneminde Ortaoğu’da, “Kuran onları bir sisteme bağlamadan önce” zaten sağlam bir şekilde tesis edilmişti.(12) Bu finansman araçlanın ilkel bi­ çimlerinden alıp ileriye götürenler Müslümanlar olsa da, Sümerler ve Sasaniler bankaları, kambiyo senetlerini ve çekleri İslamiyetin doğuşundan önce kullanı­yorlardı.

İslam kapitalistlerinin bu ürünleri asıl kullanma nedenleri, tefecililik üzerindeki yasaktan kaçınmaktı. Örneğin, ödeme sık sık iki ay ya da daha uzun sü­relere uzanan şekilde erteleniyor ve böylece daha yüksek meblağ ödeme yoluyla tefeciliğin üzeri örtülebiliyordu.(13) İslam bankerleri ve uluslararası para takası yapanlar oldukça yaygındı. Bankalar da commenda anlaşmalarına girerek, avans ve kredi vermek suretiyle kazanç sağlama yoluna gidiyorlardı. Bankalar uluslararası ticarette paranın bir yerden diğerine transfer edilmesi görevini üstlenen en önemli geçiş noktalarıydı. Bankalar aynca banknot, muaccel senet,** uzak bölgelerde kullanılan kambiyo senedi (,suftafa) ve şu anda kullanılan modern çekin yerine geçen “ödeme emri” {havale) ihraç etmeye yetkiliydiler.

Abu Lughod, havale hakkında şunları söyler: “Sol üst köşede rakamla ödenecek miktar, sol alt köşede ise tarih ve ödeyecek olanın ismi yer alırdı.”(14) Yine aynı yazar, uzak bölgelerde kullanılan kambiyo senedinin kaynağının hanlılara dayandığını ve Avrupa’dan çok önceleri yüzyıllar boyunca kullanıldığını belirtir. Son olarak, gelişmiş muhasebe sisteminin icadı da İtalyanlara atfedilmiştir.

Ancak Ortadoğu, Hindistan ve özellikle Çin’deki pek çok Doğu muhasebe sistemi de oldukça gelişmiş durumdaydı.(15) Aslında bunların çoğu, Weber’in meşhur Batı­lı “çiftli giriş” metodu kadar yetkin muhasebe sistemleriydi. Önemle belirtmek gerekir ki, 19. yüzyılın sonlarına kadar tekli giriş mantığına dayanan muhasebe sistemi Avrupa üzerinde en çok kullanılan sistemdi.(16) 8. Bölüm’de göreceğimiz gibi, İtalyan tacirler eski moda abaküs sisteminden matematiksel sisteme geçişi 1202’de Doğu’dan elde ettiği bilgileri ülkeye aktaran Pisa’lı tacir Leonardo Fibonacci sayesinde başarabileceklerdir. Burada bir sonuca varmak için Jack Goody’nin son derece yerinde olan sözlerine bir göz atalım:

İtalya’da karşımıza çıkan şey, yeniden doğuş ruhudur, Yakın Doğu’da çeşitli şekillerini gördüğümüz kuramların iyileştirilmesi ya da yeniden yaratılmasıdır. Devlet hâzinesinden, ticari hesaplardan ve piyasa finansmanından daha istikrarlı bankacılığa, sağlam ticari evraklara, commenda gibi anlaşmalara ve ortaklı şirketlere geçiş, endüstriyel kapitalizmin gelişimi için oldukça önemli adımlar olmakla birlikte, bunların tümü dünyanın diğer bölgelerinde çok daha önceleri uygulamaya konmuştu.(17)

Denizcilik devriminin Doğulu kökenleri

Denizcilik devriminden söz edebilmek için, usturlap,* pusula, Latin yelkeni, kıç dümeni ve kare omurganın geliştirilmesi kadar, 7. Bölüm’de değindiğim üçlü direk sistemi ve yeni denizcilik yöntemlerinin de oluşturulması gerekmiştir. Gemi direğine 45 derecelik bir açı oluşturacak şekilde uzun bir serene asılan üçgen şeklindeki Latin yelkeni, rüzgârın yönüne göre hareket edebilme olanağı sağlıyordu. Bu son derece önemli bir yenilikti, çünkü kare yelkenin aksine, gemiye karşıdan gelen rüzgâra karşı seyir olanağı sağlıyordu. Avrupa deniz ticaretinde karşılaşılan en bü­yük sorun, gemilerin büyük hacimli kargonun taşınmasına olanak vermeyecek boyutta olmalarıydı.

13.yüzyılda kıç dümeninin icadı bu konuda çok önemli bir teknolojik gelişme olarak karşımıza çıkar. Bu tür dümen, düz ya da kare kıça monte edildiği için daha büyük gemiler inşa edilerek daha fazla yükleme yapabilmenin yolu açılmıştır. Denizcilikle ilgili karşımıza çıkan kısıtlamalardan biri de Portolan çizelgesi adındaki deniz haritalarıydı. Avrupa çevresinde denizcilik yapmaya elveriş­li olan bu haritalar okyanus ötesi seferler için son derece yetersiz kalıyorlardı. Ancak yıldızlara bakarak harita çıkarma yönetimini uygulayan usturlabın icadı ile bu sorun da çözülmüştü. Son olarak, pusulanın icadı, bulutlu havalarda yıldızlar gö­zükmese bile yön bulmayı sağlaması dolayısıyla büyük bir devrim niteliğindedir. Bu gelişmeler seyahat sezonunu altı aydan bir yıla çıkarmış ve doğal olarak seyahat sayısının da ikiye katlanmasına yol açmıştır.

Avrupalıların okyanuslara açılmasını sağlayan bu yenilikler, aslında Doğu ülkelerinde çoktan keşfedilmiş durumdaydı ve hatta artık geliştirilmiş versiyonları kullanılmaktaydı. Elimizde ayrıntılı belgeler olmasa dahi usturlabın ilk olarak Antik Yunan’da kullanıldığı bilinmektedir. Müslümanların yapmış olduğu yeniliklerin kökleri 8. yüzyılın ortalarında el-Fezeri’ye* kadar uzanır. 9. yüzyıldan itibaren usturlap dü­zenli bir şekilde üretiliyordu ve 10. yüzyılın ortalarından itibaren de Müslümanların egemenliğindeki İspanya tarafından Avrupa’ya yayılmıştı.(18) İlginç olan, usturlap hakkında en eski Latince metinlerden biri olan ve 10. yüzyılın sonunda Ispanya’nın kuzeyinde ortaya çıkan Sententie astrolabi adlı eser, çeşitli İslam kaynaklarına özellikle al-Khwarizmi’nin bilimsel incelemelerine dayanmaktadır.(19) Aynı şekilde, bu buluşların mükemmel hale getirilmelerine de İslam âlimleri öncü­ lük etmişler ve daha sonra Avrupalının bunu düzenli olarak kullanabilmelerine olanak sağlamışlardır (Bkz. 8. Bölüm). Pusula, Avrupa’da ilk kez 1185’te kullanılmıştır. Ancak ne İtalyanlar ne de başka bir Avrupalı halk tarafından icat edilmiş, 1090 yılı civarında Çin gemilerinden alınarak kullanılmaya başlanmıştır.(20)

Daha da gerilere gidersek yapılan pek çok yeniliğin Çinlilere ait olduğunu görmek mümkündür. MS 83 yılında pusulanın ilkel bir modeli Çinlilerce kullanılmış, hatta daha da geride, MS 4. yüzyılda “mıknatıslı” pusula icat edilmiştir. İtalyanlar, Müslümanlar vasıtasıyla Çin’den gelerek Avrupa’ya yayılan pusulayı kullanmışlardır.(21) 7. Bölüm’de denizcilik teknikleri ile ilgili görüşlere yer vereceğimizden, burada Lynn White’in Latin yelkeninin Avrupa’daki gelişimini anlatan görüşlerinden başlayarak, yeni gemi teknolojileri hakkında bilgi vermek istiyorum.

Latin yelkeninin ilk kez kimin tarafından kullanıldığı bilinmemekle beraber, Lynn White (Lionel Casson’un izinden giderek) ilk örneklerin Romalılarda görüldü­ğünü belirtir. 2. yüzyıla ait bir mezar taşıyla 4. yüzyıla ait bir mozaik üzerinde bulunan Latin yelkenli iki geminin resmedildiği eserler bu varsayımın dayanağı olarak kabul edilmişlerdir.(22) White, 6. yüzyıldan önce Avrupa’da Latin yelkeni taşıyan bü­yük çaplı gemi olmadığım belirtse de, bunu sadece büyük gemiler konusunda deneyime sahip olunmaması ve tasarım konusunda yetersiz kalınmasına dayanarak açıklamaktadır. Buradan çıkan sonuç, Avrupalıların bundan dört yüzyıl önce 533’te Latin yelkenini iyileştirme çalışmaları yapmaya başladıklarıdır. White, bunlardan soma 6. yüzyılda bu tür yelkenlerin Avrupa gemilerinde kullanıldığına dair iki kanıt öne sürer. İlki için, Arles’lı St. Caesams’un biyografisinden, İkincisi içinse Jules Sottas’nın Procopius* tefsirlerinden faydalanır.

Her iki belge de 533’te üç Doğu Roma gemisinin Latin yelkeni taşıdığım öne sürer.(23) Üçüncü olarak, pek çokları gibi White da bir sonraki örneğin 880 dolaylarında Akdeniz’de ortaya çıktığım söyler. Dördüncü ve son varsayımda White, Portekizlilerin Müslümanların ilk kez 6. yüzyılda kullandıkları gemilere dayanarak yap tıklan caravel adlı gemileri örnek gösterir.(24) Şimdi bu varsayımları teker teker cevaplayalım (Ancak ilk varsayımı en sonda cevaplayacağım). Önce (ilk kez 1840’ta Jal tarafından sözü edilen) Arles’lı St. Caesarus’un biyografisine bakalım.

İlk kez H.H. Brindley tarafından ortaya atılan fikre göre, Avrupalıların Latin yelkenini ilk kez 6. yüzyılda kullandıkları söylenir.(25) Brindley, Caesarus’tan aldığı orijinal metnin sadece bir imadan ibaret olmadığını söyler ve “tres naves, quas Latenes vocant, majores, plenas tritico direxerunt” metninde geçen üç buğday gemisi ve Latin kelimelerinden bunların Latin yelkeni olduğu varsayımını çıkarır. Sottas’nın Procopius’un metinlerini yorumlayarak çıkardığı “533’te Jüstinyen’in donanmasına ait gemilerin Latin yelkeni taşıdığı” şeklindeki sonuçlara da şüpheyle yaklaşmak gerekir. Procopius, donanma komutanının “yüksek rütbeli subayları taşıyan üç gemiye ait yelkenlerin üst köşelerinin üçte birinin kırmızıya boyanması emrini verdiği”nden bahseder. Richard Bowen ise, “Sottas, ‘köşe’ kelimesini görür görmez bu gemilerin Latin yelkenli olduğu sonucunu çıkarmıştır” demektedir.(26)

Bowen ayrıca tüm filonun bu şekilde donatılmamasının garip olduğunu söyler ve üçgen yelkenler üzerinde yine üçgen şeklinde üst yelkenleri bulunan, kare şeklinde donatılmış Roma gemilerinin MS 50 yıllarında zaten standart bir uygulama olduğunu sözlerine ekler. Bunun yanında, üçgen üst yelkenlerin dikey de­ğil, yatay olarak bağlandığını ve Latin yèlkeni gibi bir fonksiyonunun olmadığı­nı belirtir. İkinci olarak, White’ın 880’de Avrupa gemilerinde Latin yelkeninin kullanıldığına dair görüşü de hatalıdır. İlk kez 1848’de Jal tarafından ileri sürülen görüş­te, “Brindley’e göre bu konunun doğru olup olmadığı şüphelidir, çünkü 9. yüzyılda bu anlamda bir gelişmenin yaşanabilmesi mümkün değildir”(27) denir. Daha da önemlisi, Brindley, Bibliothèque Nationale’de orijinali bulunan metne göre tarihin yanlış olduğunu kanıtlar ve bunun aslında Latin yelkeninden söz eden değil de eski bir krala yazılmış bir metin olduğunu söyler.

Üçüncü olarak, White’in 15. yüzyılın sonunda Latin yelkenini Müslümanlara aktaranların Portekizliler olduğuna dair görüşü de doğru olamaz. 2. Bölüm’de gördüğümüz gibi, 3. ve 4. yüzyıllarda Iranlılar, İran Körfezi kanalıyla Hindistan’a ve daha ötesine gemi seyahatleri yapıyorlardı. Aynca 7. yüzyılın sonlarından itibaren Müslümanlar Hint Okyanusu boyunca yelken açıyorlardı. Ancak körfezde hüküm süren kuzey rüzgârları yüzünden İran ve Arap gemilerinin kare yelkenle geri dönmeleri mümkün olamazdı. Bunun yanında, Latin yelkeni olmadan Ortadoğu gemilerinin Hint Okyanusu’nda sefer yapmaları da imkânsızdı. İran ve Arap gemilerinde hiçbir zaman kare yelken bulunduğuna dair bir kanıt bulmak mümkün olmamıştır. Şimdi de White’in görüşlerini dayandırdığı Casson’un resimlerine bakalım. 2. yüzyıla ait bir mezar taşma çizilmiş olan Roma gemisi, Needham tarafından incelenmiş ve bunun aslmda bir kare yelken olduğu belirtilmiştir.(28)

Casson’un 4. yüzyıla ait diğer resminde de bu icadın Romalılara ait olduğuna dair kesin bir kanıt yoktur. Aynca Latin yelkenini MS 50 yıllarında Romalılar icat etmiş olsa dahi, daha sonraki yıllarda hem bu yelkeni hem de donanmanın diğer araç ve gereçlerini onların geliştirdiklerine dair herhangi bir kanıt bulmamız yine mümkün olmamaktadır.(29) Ne White ne de Casson bu tür kanıtlar bulmuşlar, sadece varsayım ve imalardan ibaret görüşler öne sürmüşlerdir. Burada dikkati çeken en önemli nokta, iki Roma gemisine ait tasvirlerde görülen yelkenlerin oldukça küçük olduğudur. Bunun tam aksine, o devirde Ortadoğu gemileri oldukça büyüktü ve devasa Latin yelkenlerine sahipti.

İbn Şehriye, 10. yüzyılda Arap gemilerine ait yelkenlerin 76 feet* uzunluğa kadar çıkabildiğini anlatır. Avrupa gemileri bu uzunluktaki yelkenleri ancak 16. yüzyılın başlarında en büyük gemilerinde kullanmaya başlayacaklardır.(30) Ayrıca Gerald Tibbes, 15. yüzyılda (1498’de Vasco da Gama’dan önce) Arap gemilerinin günümüzün modern yelkenlileri kadar büyük olduğunu aktarır (Bu gemilerin boyu 100 feet, direkleri 75 feet uzunluğundaydı).(31) Tüm bunların yanında, bu denli büyük Latin yelkeni kullanımı “uyarlama kapasitesi”nin bir göstergesidir. Aslında White’ın kendisinin de fark ettiği gibi, bu büyüklükte yelken kullanmak hem uzun yıllara dayanan bir tecrübeyi hem de kullanılan bu tür araçların geliştirilmesi için gereken bilgiyi beraberinde getirmektedir.

Özetle, buradan Arapların ve İranlıların Latin yelkenini icat ettikleri sonucuna varmak mümkün değilse bile, bu tür bir olasılığı da gözardı etmemek gerekir. Bununla beraber bu icadı geliştirenler, Avrupa’ya aktaranlar ve Vasco da Gama’nın 1498’de yelken açmasına neden olanlar büyük olasılıkla Müslümanlardır. Kıç dümeni ve kare omurga ise kesinlikle Çinliler tarafından icat edilmiştir. MS 400 yılında ilk kez karşımıza çıkan bu buluşlar, Batı’ya doğru yayılmış ve 1180 civarında İslam Köprüsü vasıtasıyla Avrupa’ya yayılmıştır.(32) Son olarak eklemek gerekirse, 15. yüzyılda Avrupa’nın en gelişmiş gemileri Venedik’e ait olan savaş yelkenlileri de olsa, bunlar çağdaşları Çin gemileri ile karşılaştırıldıklarında oldukça sönük kalmaktadırlar. 150 feet boyunda ve 20 feet enindeki en bü­yük Venedik kadırgaları, 500 feet boyunda ve 180 feet enindeki Çin gemileri yanında cüce gibi durmaktadır. Aynca Venedik gemileri okçular tarafından korunurken, Çin gemileri pirinç ya da dökme demir gülleler, havan toplan, ateşli oklar ve fişekler gibi ateşli silahlarla korunmaktaydı.(33) Avrupa’nın “enerji” ve “ön sanayi” devrimlerinin Doğulu kökenleri Carlo Cipolla, Ortaçağ enerji devrimine dayanarak, su değirmenlerinin Avrupa’ya ait bir yenilik olduğunu, çünkü bunların Doğu’da bulunmadığını belirtir.(34) Ancak Amold Pacey şunları söyler:

Önceleri su değirmeninin kesinlikle bir Avrupa icadı olduğu düşünülürdü. Fakat Bağdat ve çevresinde sayısız değirmen bulunduğu ve bu su kaynaklarının Avrupa’dan iki ve daha fazla yüzyıl önce kâğıt yapımı için kullanıldı­ğı bilinmektedir.(35) Aslında Pacey, olayı olduğundan hafif göstermiştir. Al-Hassan ve Hill konuya daha geniş bir çerçeveden bakarlar: Müslümanlar mümkün olan her türlü su kaynağını değirmenler için kullanmak konusunda oldukça istekliydiler. Hatta akarsulardan pek çok değirmenin faydalanmasını sağlamak amacıyla sayaç kullanımına başlamışlar ve “değirmen gücü” kavramım oluşturmuşlardır. Ispanya’dan Kuzey Afrika’ya ve Mavera-ünnehir’e kadar tüm Müslüman vilayetlerinde değirmenler bulunmaktaydı.(36)

Ortadoğu’da hemen her nehir boyunca gittikçe çoğalan su dolapları ve su değirmenlerinin etrafında sulamanın yam sıra, tahıl öğütme ve ezme işlemlerini yapmak amacıyla pek çok sanayi tesisi konuşlanmıştı. Suriye’deki Hama şehrinde, Asi nehri kıyılarında dev boyutlu noria’lar* bulunmaktaydı. Nona’lar ve su değirmenleri İslam etkisi altındaki Ispanya’da da inşa edilmişti. MÖ ikinci binyıldan beri Ortadoğu, başta şehir ve köylere su dağıtımını düzenleyen yeraltı ve yerüstü su kemerleri olmak üzere, her türlü etkileyici su yönetim sistemini geliştirmiştir (yeraltı su kemerleri İran’da qanat, Fas’ta ise khattara olarak adlandırılıyordu).(37) Sulama sistemleri son derece merkezileştirilmişti. Ancak bu, Avrupamerkezci görüşün öne sürebileceği gibi Oryantal despotizmin bir göstergesi değil, sulamanın eşit ve düzenli yapılabilmesini sağlayan adil bir su dağıtım sistemiydi.

Bununla beraber, Avrupamerkezci görüşü savunanlar bu İslami gelişmelere yine bir kulp takmış ve değirmenlerin zaten Roma devrine ait bir yenilik olduğunu öne sürmüşlerdir. Aslında su değirmenleri ilk kez Eski Mısır’da görülmüş ve Roma İmparatorluğu vasıtasıyla yayılmış gibi gözükse de, bu örnekler gerçek anlamda su değirmeni değildi.(38) İlk su değirmenleri MÖ 1. yüzyılda Çin’de görülmüştür. İlk de­ğirmenin Romalılar tarafından yayıldığı ve Avrupa’nın bundan esinlendiği iddiasını desteklemek için yanıltıcı bazı görüşler öne sürülmüştür.

Romalılar dikey çarklı değirmenler yapmışlardır. Ortaçağ Avrupası değirmenleri ise aslında MÖ 4. yüzyılda Çin’de icat edilen “demir çekici” sistemine dayanmaktadır. Son olarak, yeldeğirmeni 13. yüzyılda ortaya çıkan öncü bir Avrupa buluşu muydu? İlk yeldeğirmenlerinin 644’te İran’da görüldüğünü söylersek, bunun söz konusu bile olamayacağını hemen anlayabiliriz. Needham’ın belirttiği gibi, “Yeideğirmenlerinden ilk kez Benu Musa kardeşlerin (850’den 8 70’e) eserlerinde bahsedilmiştir”. Bir yüzyıl sonra pek çok güvenilir yazar, Seistan’ın* yeldeğirmenleri hakkında yazılar kaleme almışlardır (Örneğin, Ebu İshak el-İstahri ve Ebu’l-Kasım ibn Havkal) (39) İran yeldeğirmenleri, akabinde sadece Avrupa’ya değil, Afganistan ve Çin’e kadar da yayılmıştır.(40) Yeldeğirmeninin.

İran kökenli olduğuna itiraz eden gö­rüşlere en iyi cevap, dikey olarak monte edilen Avrupa yeldeğirmenlerinin aksine, Ortadoğu yeldeğirmenlerinin yatay sistemde inşa edilmiş olmasıdır. Günümüzde kullanılan biçimde değirmenin Avrupa’ya İran’dan geldiğini söylemek zorsa da, İran’ın bu konudaki katkılarını yok saymak tamamen haksızlıktır. Değirmen fikrinin kesinlikle İran’dan yayıldığını kabul etmek gerekir. Aynca Haçlı Seferleri sırasında İran’a giden ve bu ülkedeki “macera’lan sırasında yeldeğirmenleriyle tanışan Avrupalı savaşçıların değirmenin yayılması konusundaki “katkılarını” da unutmamak gerekir. Bu savaçıların pek çoğunun Ortadoğu’da uzun süre kaldığım, hatta oraya yerleştiğini düşünürsek, bu tür düşüncelerin ne şekilde Avrupa’ya yayıldığını görmek daha kolay olacaktır. Tekstil imalatı 1000 yılından sonra Avrupa’daki en önemli sanayilerin tekstil ve kâğıt oldu­ğunu, demir üretiminin de oldukça önem kazanmaya başladığını biliyoruz. Tekstil ile ilgili çıkrık, ip bükme makinesi, dokuma tezgâhı ve ayak pedalı gibi pek çok teknolojinin Avrupa’ya Doğu’dan yayıldığını söylemek mümkündür. Çıkrık ilk kez Çin’de kullanılmaya başlanmış, 13. yüzyılda İslam etkisindeki İspanya vası­ tasıyla İtalya’ya yayılmıştır.41 13. yüzyıl İtalyan ipek dokuma makinelerinin erken Çin örneklerine şaşılacak derecede benzemesi tesadüf değildir. Hugh Honour bu konuda şunları aktarır:

P ax tartanca* döneminden sonra Kubilay Han tüm Asya’ya hâkim olmuş, Çin tekstil mallarının Balducci Pegoletti’nin deyişiyle gece gündüz güvenli olan kervan yolundan Ortadoğu ve Avrupa’ya aktarılmasını sağlamıştır. Avrupa’da üretilenlerden çok daha yüksek kalite, renk ve desene sahip olan bu brokar ve işlemeli kumaşların istilasının önce hayranlık, ardından da taklitlerinin yapılması için teşvik uyandırdığı yadsınamaz bir gerçeklikti.(42)

Bunun yanında İtalyan şehirlerinde gördüğümüz, Çin’deki örneklerine benzeyen ipek işleme tezgâhlarının sık sık Çin’e seyahat eden ve buradaki her türlü yeniliği heybelerine koyup ülkelerine getirme cüretini gösteren tacirlerin marifeti olduğunu söylemek yanlış olmaz.(43) İpek ipliklerden bobinlerin işlendiği bu makineler 1090’da Çin’de icat edilmişti. Pedalla işleyen bu ipek bobininin makinesinin bir tezgâhı ve sarma sistemi mevcuttu. İtalyan versiyonu ise aynı modelin bir manivela ve kol eklenmiş halidir.(44) Kısaca İtalyan modeli, Çin’deki makinenin az ya da çok kopyalanmış ve 18. yüzyıla uyarlanmış haliydi.(45) Tekstil makinalarının İslam etkisi altındaki İspanya kanalıyla Avrupa’ya yayıldığını ve İslam tekstilinin yüzyıllar boyu bu kıtaya etki ettiğini söylemek şaşırtıcı olmayacaktır.

Kâğıt imalatı Ortaçağ Avrupası’nın en önemli sanayilerinden biri kâğıt imalat sanayiidir. Kıta içinde ilk olarak 1150’de İslam etkisi altındaki İspanya’da imal edilen kâğıt, buradan Avrupa’ya yayılmıştır. Aslında kâğıt MS 105 yılında Çin’de Ts’ai Lun tarafından icat edilmiş ve hemen ardından kâğıt imalatı başlamıştır (Bkz. 8. Bö­ lüm).(46) Peki ne zaman Avrupa’ya yayılmıştır? Thomas Carter kâğıdın Batı’ya aşamalı olarak intikal ettiğini söyler. 4. ve 6. yüzyıllar arasında ilk olarak Türkistan’a giren kâğıt, burada arada sırada kullanılmıştır. Maveraünnehir ve İran’da kâğıt, 751’deki Talas Savaşı’ndan**(47) çok önce mevcuttur, ancak bu savaş sonrası Çinli savaş esirleri oldukça önemli kâğıt yapım tekniklerini bu topraklara taşı­mışlardır. El-Kazvini’nin bu konuda aktardıklarına bakalım:

Savaş esirleri Çin’den getirildiler. Bunların arasında kâğıt imalatını bilen biri de vardı ve bunu uygulamaya başladı. Daha sonra kâğıt, ilk çıktığı şehir olan Semerkant’ın en önemli ürünü oldu ve buradan tüm ülkelere yayıldı.(48)

Gerçekten de 794’ten itibaren kâğıt üretimi Semerkant’tan Bağdat’a kadar yayüdı ve bir Arap kâğıt ürünü olan Damask (Şam) kâğıdı (Avrupa’da charta damascena olarak bilinir) ortaya çıkarak, 15. yüzyıla kadar Avrupa’nın en önemli kâğıt sağlayıcısı haline geldi. Çinliler ve Araplar arasındaki ticaret ve diğer bağlantılar Arapların bu ürünü daha önce tanımalarına olanak sağlamıştır. Kuran’dâ adı ge­çen ve kâğıt anlamına gelen kagaz ile bir diğer eşanlamlı sözcük olan çirtas da Çin kökenli kelimelerdir.(49) Bu konuda ilk yenilikler su götürmez bir açıklıkla Çinliler tarafından yapılmasına rağmen, Araplar da oldukça önemli oranda katkı sağlamışlardır. Çinliler yazarken fırça kullanmaktayken, Araplar kâğıda nişasta ekleyerek üzerine kalemle yazılmasını sağlamışlardır. Kâğıt imalatı sonradan, 1150’den itibaren İslam etkisindeki İspanya kanalıyla A vrupa’ya, 1157 ’de Fransa’ya ve 1276’da İtalya’ya sıçramıştır (Çinlilerin icadından tam 1000 yıl sonra).(50) Buradaki İslam etkisini, Arapça kâğıt tomarı anlamına gelen rismah kelimesinin İngilizcede “ream” ve İtalyancada “risma” olarak kullanılması şeklinde açık olarak görebiliriz.(51)

İlk Avrupa demir sanayii 3. Bölüm’de demir üretiminin milattan çok önceki devirlere dayandığını ve 11. yüzyıldan sonra Çinlilerin “Sung mucizesi” ile çok daha ileri seviyelere taşındığını belirtmiştik. Burada demir ile ilgili yeniliklerin Çin’den Avrupa’ya aktarılması konusundaki zaman aralığının büyüklüğüne dikkat çekmek isterim: Su gücü ile çalışan metalurjik püskürtme motoru için 11 yüzyıl ve piston körüğü için 14 yüzyıl.(52) 14. yüzyılda Avrupa asıllı Flussofen adı verilen patlama kazanının Styrian* ya da Avusturya asıllı Stuckofen adlı kazanın yerini alması, Çin teknolojisinin Orta Asya, Siberya, Türkiye ve Rusya üzerinden gelerek Avrupa’ya ulaşmasının son aşamasıdır.(53) Bu arada Hintlilerin ve Müslümanların kendi içlerinde önemli demir üreticileri olduklarıı belirtmeden de geçemeyeceğim. Demir üretimi İslam dininde önemli bir yer tutmaktaydı. Kuran’ “Muazzam gücünden insanlık yararlansın diye Allah dünyaya demiri gönderdi” şeklinde bir ibare mevcuttur (Bkz. 57. Hadid [demir] suresi).

Bu da bizlere, Doğu’dan Avrupa’ya demir üretim tekniklerinin İslam Dünyası yoluyla aktarıldığını açık bir şeküde göstermektedir. Avrupa’da saat yapımı Avrupamerkezci araştırmacı David Landes “Saat, Ortaçağ Avrupası’nda mekanik yaratıcılığın en önemli aşamalarından biridir” der.(54) İddiaya göre, ilk halka açık saat, 1309’da Milano’daki St. Eustorgio Kilisesi’nin kulesine yerleştirilmiştir. Yine ilk taşınabilir saat 1335’te Milano’daki Visconti Sarayı’nda görülmüştür. Aslında Avrupamerkezci araştırmacılar da dahil olmak üzere, saatin ilk kez kim tarafından icat edildiğini kimse bilmemektedir.(55)

Çinlilerin saate ihtiyaç duymadıkları, konuyla ilgilenmedikleri ve saat yapımını başaramadıkları gibi varsayımlar anlamsızdır. 11. yüzyılın sonunda Su Tzu-Jung astronomik bir saat imal etmiştir. 1086’da Çin imparatoru tarafından kendisinden daha önce Han Kung-Lien tarafından icat edilen ve bileğe halka şeklinde takılan saati yeniden düzenlemesi istenmiştir. Su’nun kendi saatini anlattığı satırları inceleyen Needham şu sonuca varır-. “Ayrıntıların canlılığıyla bunun Ortaçağ’da herhangi bir uygarlık tarafından üretilebilecek en büyük teknik gelişmeye sahip bir ürün olduğunu anlayabiliriz.”(56) Saat yapımında en önemli nokta, saat maşası denilen ve saatin rakkas çarkının sekteli hareketini idare eden tertibatın icat edilmesidir.

Bu mekanizma, saat milinin ve kadranın hareketini idare etmek suretiyle zamanın kusursuz bir şekilde tespitini sağlamaktadır. Bu konuda Candwell, “Tekerleğin icadından bu yana belki de en önemli keşif olan bu mekanizmayı icat eden dâhi ya da dâhiler konusunda hiçbir şekilde bilgi sahibi değiliz” der.(57) Saat maşası mekanizmasının 725’te muhtemelen I-Hsing adlı bir Çinli tarafından icat edildiğini söyleyerek bu konuya bir nokta koyabiliriz. Hatta bu mekanizmanın Batı’ya yayılımı konusunda da kanıtlar mevcuttur ve İslam etkisindeki Ortadoğu’dan yayıldığı bilinmektedir. Daha sonra, 1277’de (Visconti saatinden 60 yıl kadar önce) saat tahmini hakkında bir Arap metni Toledo’da Avrupa dillerine çevrilmiştir.58 (Bu metinde ağırlık bağlanan sarkaç sistemli ve cıvalı saat maşası olan bir saat anlatılmaktadır.)

Avrupa’ya karmaşık dişli sistemi, segment dişlileri, sarkaç, sesli sinyal sistemi gibi saat teknikleri ve mekanizmaları hakkında aktarılan her şey, İslam etkisi altındaki Ispanya’nın Endülüslü saatçilik ustalan tarafından sağlanmıştır.(59) İlginç olan nokta ise, Lynn White’ın bu saat mekanizmalarının 12. yüzyılda Hindistan’ın Bhaskara kentinde görüldüğünü öne sürmesidir.(60) Bu arada Avrupa’da imal edilen pek çok saat Su’nun saati ile benzer özellikleri taşımaktadır.(61) Burada Çinlilerin, hatta belki de Hintlilerin, Müslümanlar yoluyla Avrupalı saat imalatçılarını etkilediklerine dair son derece önemli kanıtlar bulunmaktadır. Hiçbir şey olmasa dahi, bu son kanıt Çinlilerin saat üretimi yapacak teknolojiye sahip olmadığını düşünen Avrupamerkezci görüşü yalanlayacak niteliktedir.

Sonuç

İtalya’nın, Ortaçağ’ın önemli bir bölümünde Avrupa’nın gelişimine katkıda bulunan önemli bir faktör olduğunu söylemek ilk bakışta mantıklı görünebilir. Ancak Avrupa kapitalizmini ileriye götüren bu tür yeniliklerde İtalyanların öncü olduğunu söylemek çok anlamlı olmayacaktır. O dönemde İtalya üzerindeki Do­ğu etkisi o denli derindir ki, bu etkinin tüm ülkeye ve Avrupa’ya yayılması ka­çınılmazdır. Sonuç olarak, İtalya’yı düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen, kendine özgü yemekleri ve çok özel sanat eserleridir. Ancak örneğin pizza hamuruna baktığımızda, aslının Eski Mısır’a dayandığını görebiliriz. Pirinç ve safran tarımı ise Sicilya ve İspanya’ya Araplar tarafından aktarılmıştır (her iki ürün de meş­hur paella yapımı için gereklidir). Yine İtalya’nın meşhur kahvesinin aslı Etiyopya’ya dayanmaktadır.(62) Makarna ya da spagetti, Marco Polo’nun dediği gibi Çin’den gelmemiş, İtalya’nın batısına yerleşmiş olan Eski Etrüsklere ait bir yiyecektir. İtalyan yaratıcılığı ve zarafeti ile ilgili en önemli örneklerden biri, Ponte Vecchio köprüsüdür. Ne var ki Michael Edwardes’ın bu konudaki sözlerine bir göz atalım:

Floransa’daki Arno nehri üzerindeki Ponte Vecchio (1345) benzeri ilk kemerli köprüleri yapanlar, Çinlilerin bu konudaki hünerlerinden etkilenmiş olmalılar. Çinlilerin bu konudaki becerileri pek çok ülkenin takdirini kazanmış,hatta Rusya’da Büyük Petro ülkenin modernleştirilmesi sürecinde, 1675 yı­lında Çinli mühendisleri ülkesine çağırmış ve köprü yapımını onlara emanet etmiştir.(63)

Needham, Ponte Vecchio ile eşdeğer, hatta ondan daha gelişmiş ve inanılmaz ustalıkta bir köprünün MS 610 yılında Çinli mühendis Li Chhun tarafından yapıldığını aktarır.(64) Ayrıca buna benzer neredeyse 20 kadar köprü 14. yüzyıldan önce Çin’de yapılmıştır. Marco Polo gibi pek çok Batılı gezginin bu köprüleri görerek hayran kaldıklarını düşünürsek, bunların yapımıyla ilgili bilgilerin İtalyan mü­ hendislere ne şekilde aktarıldığını anlayabiliriz. Bütün bunlardan sonra İtalya’ya baktığımızda ilk düşündüğümüz şey, Batı’nın kapitalist modernleşme sürecine ulaşmasında önemli bir rol oynayan Rönesans’tır.

Yine aklımıza gelen en önemli isimse, resmin matematiğe, özellikle de geometri ve optik bilimine dayandığım ısrarla savunan Leonardo da Vinci’dir (Da Vinci, “Gelişmiş Avrupa’’nın ana motifi olarak nitelendirilir). Ancak Leonardo da Vinci’nin işaret ettiği geometri ve optik biliminin kuralları Ortadoğu ve Kuzey Afrikalı Müslümanlar tarafından konulmuş ve geliştirilmiştir. 8. Bölüm’de anlatıldığı gibi, Batı Rönesansı’nın arkasında Doğu’nun gücü yatar. Sonuç olarak, Avrupamerkezci görüşün geleneksel yaklaşımına göre, küresel gücün simgesi olan asanın İtalyanlardan İberyalılara aktarıldığı, buradan da Avrupa’daki gelişim sürecinin başlatıldığı konusu tamamen bir mitten ibarettir. 7. Bölüm’de bunların nedenlerini anlatacağım.

Dipnotlar:

35 Arnold Pacey, Technology in World Civilization (Cambridge, Mass.: MIT Press, 1991), s. 43.

36 Ahmad Y. al-Hassan ve Donald R. Hill, Islamic Technology (Cambridge: Cambridge University Press, 1986), s. 53.

* Yaklaşık iki metre boyunda, tahta su toplama depoları. Su dolabı, (ç.n.)

37 Jonathan Bloom ve Sheila Blair, Islam: Empire o f Faith (Londra: BBC Worldwide, 2001), s. 104-105.

38 Hugh Thomas, An Unfinished History o f the World (Londra: Paper-mac, 1995), s. 92-93.

* İran-Afganistan sınırında bir bölge. Belgelenmiş ilk yeldeğirmeni MS 644 yılma ait olup, Seistan’dadır. (ç.n.)

39 Joseph Needham ve Wang Ling, Science and Civilisation in China, IV (2) (Cambridge: Cambridge University Press, 1965), s. 556-557.

40 R. J. Forbes, ‘Power’, Charles Singer, E.J. Holmyard, A.R. Hall ve T.l. Williams (editörler), A History o f Technology, II (Oxford: Clarendon Press, 1956), s. 614-617.

41 Dieter Kuhn, Science and Civilisation in China, V (9) (Cambridge: Cambridge University Press, 1988), s. 419-433.

* Tatar (Moğol) banşı. (ç.n.) 42 Hugh Honour, Chinoiserie: the Vision o f Cathay (Londra: John Murray, 1961), s. 35.

43 Robert Temple, The Genius o f China (Londra: Prion Books, 1999), s. 120.

44 Pacey, Technology, s. 103-107; Temple, Genius, s. 120-121.

45 Kuhn, Science, V (9), s. 428-433.

46 Thomas F. Carter, The Invention o f Printing in China and its Spread Westward (New York: The Ronald Press Company, 1955), 13. Bölüm.

**Türk-Arap Müslüman müttefik kuvvetlerinin 751 yılında bugünkü Almaata yakınındaki Talas Suyu kenannda Çin kuvvetleri ile yaptıkları savaş, (ç.n.)

47 Jacques Gernet, A History o f Chinese Civilization (Cambridge: Cambridge University Press, 1999), s. 288.

48 Al-Hassan ve Hill’in Islamic Technology adlı kitabında el-Kazvini’den söz ederler, s. 191.

49 Tsien Tsuen-Hsuin, Science and Civilisation in China, V (1) (Cambridge: Cambridge University Press, 1985), s. 297.

50 Carter, Invention, 13. Bölüm; Tsuen-Hsuin, Science, V (1), s. 296-299.

51 Al-Hassan ve Hill, Islamic Technology, s. 192. 52 Joseph Needham, Science and Civilisation in China, I (Cambridge: Cambridge University Press, 1954), s. 240.

* Avusturya’nın güneydoğusundaki bölge. Dokuz Avusturya eyaletinden en büyük İkincisidir, (ç.n.)

53 Braudel, Civilization, I, s. 376.

54 David S. Landes, The Wealth and Poverty o f Nations (Londra: Little, Brown, 1998), s. 49.

55 A.g.y., s. 48.

56 Needham ve Ling, Science, IV (2), s. 464 ve s. 446-463; cf. Gemet, History, s. 341. 57 D.S.L. Cardwell, Technology, Science andH istoıy (Londra: Heinemann, 1972), s. 14.

58 Clive Ponting, World History (Londra: Chatto and Windus, 2000), s. 371.

59 DonaldR. Hill, Studies in Medieval Technology (Aldershot: Ashgate, 1998) 13. Bölüm, s. 15.

60 White, MedievalReligion, s. 52-54.

61 Needham ve Ling, Science, IV (2), s. 543-544.

62 Bloom ve Blair, İslam, s. 106-107.

63 Michael Edwardes, East-West Passage (New York: Taplinger, 1971), s. 85.

64 Needham ve çalışma arkadaşları, Science, IV (3), s. 177.

John M.Hobson – Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri,syf:125-141-

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*