İslam’ın Akdeniz’e Çıkmasının Etkileri

İslâm Tarihinin ilk yüzyyıllarını, “İslâm’ın Yayılış Tarihi” saymak mümkün­dür. Nitekim Peygamberimizin vefatından yüzyıl sonra Çin’den Fransa içlerine kadar uzanan topraklar Halifenin hükmettiği, hükümet ettiği topraklardı.

Daha Hazreti Ebu Bekir ile Ömer zamanında Doğu Akdeniz’e kıyısı olan Su­riye, Filistin ve Mısır fethedilmişti. Sonra sırasıyla Trablusgarp, Kıbrıs, Rodos Adası’nın fethi, Sicilya çıkarması, Kuzeybatı Afrika’nın fethi gerçekleştirilmiş­tir. 711’de Tank Bin Ziyad komutasındaki ordu İspanya’ya girip neredeyse Is­panya’nın yansını fethetmiştir. Az bir zamanda İspanya topraklarında Endülüs İslâm Devleti kurulunca Akdeniz doğu, batı ve güneyden İslâm topraklan ile çevrilmiş ve Müslüman Gölü hâline gelmiştir. 1100’lerden itibaren Selçuklula­rın Anadolu topraklarındaki fetihlerinin ardından 1300’lerden itibaren Osmanlı­ların Avrupa topraklarında yaptıkları fetihlerle Ege’de ve Akdeniz’in kuzeyinde de Müslümanlar egemen olmaya başlamış 1500’lere geldiğimizde Akdeniz tam bir Müslüman Gölü olmuştur.

İslâm Medeniyeti, aynı zamanda bir “kitap medeniyeti”dir. Her Müslümanın Kuran’ı okumayı öğrenmek istemesi, Kuran okumanın özendirilmesi, Peygam­ber efendimiz döneminde savaş tutsaklarının Müslümanlara okuma öğretmekle görevlendirilmesi İslâm Toplumlarında hep kitabın, okumanın, zamanla yazma­nın yaygınlaşmasına yol açmıştır. Tarihte büyük İslâm şehirleri kütüphaneleriy­le, kitaplıklarındaki kitapların çokluğu ile önlenmiştir. Belki bu yüzden İslâm toprağına giren düşmanlar, Bağdat’ta Moğollar, Endülüs te Katolik İspanyollar kütüphaneleri ve kitapları yakarak işe başlamışlardır. “Daha onuncu asır başında Kurtuba’da yalnız kataloğu kırk dört cilt tutan 600.000 elyazması eserle dolu kü­tüphaneler vardı… Hıristiyanlar, Gımata’yı zapt ettikleri zaman şehrin meyda­nında 80.000 kitap yaktılar.”

Müslümanlar, fethettikleri topraklarda İnsanî davranışlarıyla, adaletli hüküm­leriyle, uygulamalarıyla, yaşama tarzlarıyla, kitaplarıyla, okumaya, bilime ver­dikleri önemle, kurdukları okullarla, kütüphanelerle, yaptıkları camilerle, hanlar­la, hamamlarla, yollar, köprüler, hastanelerle kalıcı olabilmişler, tümüyle bir İs­lâm Medeniyeti örneği verebilmişlerdir.

Belçikalı iktisat tarihçisi, Henri Pirenne Islâmiyetin Akdeniz’de Yayılması’ konusunda düşünceleri olan, bu konuya kitaplarında değinen bir yazardır. O Hz Muhammed ve Charlamagne adlı kitabının bir yerinde şöyle der;’’Burada karşımıza çıkan en büyük sorun,Germenlerden daha kalabalık olmayan olmayan Arapların,onlar gibi ele geçirdikleri topraklarda, kendilerinden daha üstün olan kültür tarafın­dan neden özümlenemedikleridir. Bütün sorun buradadır. Buna yalnızca tek bir cevap vardır, o da manevî düzeydedir. Germenlerin İmparatorluğun Hıristiyanlı­ğına karşı çıkartacak bir şeyleri olmamasına karşılık, Araplar yeni bir inancın he­yecanıyla dopdoluydular. İşte bu onları özümlenilemez hâle getiriyordu… Ger­men Romahia ya girer girmez Romalılaşmakta, Romalı ise İslâmiyet tarafından fethedilir fethedilmez Araplaşmakta… Roma İmparatorluğu, Hıristiyanlaşırken ruhunu değiştirmişti;

İslâmlaşırken ise hem ruhunu hem de bedenini değiştirmiş­tir.” Femand Braudel II Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası 2 adlı kitabında Osmanlıların Akdeniz’deki, Akdeniz’e kıyısı olan kentlerdeki fetihleri­ni, Akdeniz’deki deniz çekişmelerini ve savaşlarını, Ispanya’daki Endülüs Müs-lümanlarına yönelik şiddeti ve Katoliklerin Ispanya’daki ve Akdeniz’deki müca­delelerini ayrıntılı bir biçimde anlatır. O’na göre; “Boğazların öte yanındaki Türk Fethi, koşullar tarafından geniş ölçüde kolaylaştırılmıştır. Balkanlardaki Türk fet­hi, şaşırtıcı bir toplumsal devrimden yararlanmıştır… Türklerin karşısında top­lumsal bir dünya çökmüştür, bu çöküş, kısmen kendiliğinden olmuştur ve Albert Grenier’nin şu düşüncesinin istisnasız doğru olduğunu bir kez daha düşünmek ge­rekmektedir: ‘Ancak bunu isteyen toplumlar fethedilebilirler.’”

Braudel işin daha çok savaş ve fetih yönü üzerinde dururken Montgomary Watt, İslâm Avrupa’da kitabında ticarete vurgu yapmaktadır. Watt’a göre; “Ti­caret, insan toplumlarının tekâmülünde önemli bir rol oynamıştır. Bu itibarla onun İslâm medeniyetinde daima özel bir yeri vardır. İslâmiyet, bir köy ve çöl dini değil, tüccar dini idi. İslâm kültürünün yayılması, Müslümanların iş ve tica­ret hayatında gösterdikleri kudret sayesinde olmuştur.“

Braudel, Osmanlıların Balkanlarda tutunmasını anlatırken; “yol, müstahkem mevkiler yapımı, deve kervanlarının oluşturduğu iaşe ve taşıma sisteminin hareketi’’ üzerinde durur ve özellikle Türklerin egemen oldukları veya inşa ettikleri veya tahkim ettikleri kentler aracılığıyla örgütlenen fetihleri vurgular: “Bu kent­ler, Türk uygarlığının gerçek ışıma durakları olmuşlardır, ayrıca bu ülkeleri sa­kinimizmişler, evcilleştirmişler, terbiye etmişlerdir.” “Türkler, yarımadanın bü­tün halklarının yerlerini aldıkları galiple işbirliği yaparak Bizans İmparatorluğu­nun ihtişamını aniden ortaya çıkardıkları kadroları yaratarak fetihle yeniden bir düzen, bir ‘paxffurcica’ kurmuştur.”

Oxinanhnın kurduğu düzen, uyruklarına huzur ve güven verirken komşu halklara da örneklik teşkil etmiştir. Bir Fransız gezgin Osmanlı topraklarını, kentlerini anlatırken; 1528 ’de “ülke, emindir ve ne bir soygun, ne de bir yol ke­sen haydut haberi bulunmaktadır.” demiştir. Artık “Hıristiyanların gözünde Türk İmparatorluğu, uzun süre hayranlık verici, anlaşılmaz düzenliliğinden ötürü şaşırtıcı olarak kalmıştır,çünkü imparatorluğun ordusu, Batılıları disiplini, sessizliği ile olduğu kadar cesareti, mühimmatının bolluğu dayanıklılığı ile de hayran bırakmıştır.”

Braudel’in Osmanlılar için söylediklerini Pirenne, Müslümanlara genelleşti­rerek başka bir açıdan genelleştirir: “Müslümanlar yenik halklar üzerinde, Hıris­tiyanların yaptıkları cinsten bir propaganda yapmadıkları gibi dinsel baskıya da başvurmamışlardır. Müslümanların yenik halklara önerdikleri, sanıldığı gibi on­ların İslâmiyet’e geçmeleri değil ama İslâm’a tabi olmalarıdır. Fetihten sonra kâ­firlerin bilim ve sanatlarını bir savaş ganimeti olarak alıp Tanrı yoluna bunları kullanmaktan başka bir şey istememektedirler. Hatta onların kuramlarım da ya­rarlı gördükleri ölçüde alacaklardır.”

Emle Bradford’un, Barbaros Hayrettin adlı kitabında Sir Godfrey Fisher’in, Cezayir Efsanesi adlı kitabından bir alıntı yer alır. Burada; “baskı altında inleyen Hıristiyanların birçoğu, Macarların Türk topraklarına sığındığı gibi özgürlük ve aydınlığa kavuşmak için Cezayir’e sığmıyordu. Ta uzaktaki İngiltere’de bile, Fas ve Osmanlı sultanları ile ve Barbaros’la ilişki kurmak isteyen bir azınlık var­dı…” “Müslümanlar Avrupa devletlerine kıyasla, başka dinden olanlara karşı da­ha çok hoşgörü  sahibiydiler.”

Braudel, sağlanan güven, huzur ve refahın insanları Müslüman olmaya yö­nelttiğini belirtmektedir: “o çağdaki bir tanığın ifadesine göre Hıristiyanlar, bin­lerle ifade edilen sayılarla Türk ve Müslüman olmaktadırlar. Ayrıca Rumlar, Katolik imanına tabi olmaktansa Türklere teslim olmayı tercih edeceklerdir. Za­ten yaptıkları da budur. Rumlar, Venediklilere ve Bati Akdenizli korsanlara kar­şı hemen her zaman Türklerin yanında yer almışlardır. Niçin? Çünkü Türkler, olağan olarak hoşgörülüdürler, hiçbir zaman dinsel katılık göstermemişlerdir. Ortodoks imanının uygulanmasını hiçbir zaman rahatsız etmemişlerdir.

Fetih sonrası kalıcılık daha önemlidir. Osmanlılar bunu fethettikleri yerlerde gösterdikleri adaletli uygulamalarıyla yöreyi inşa ve imar faaliyetleri ile sağla­mışlardır. “Dün, İspanya’da Müslüman egemenliği dönemi için olduğu gibi Türk yüzyıllarının üzerine de asılsız bir itibarsızlık damgası vurulmuştur.,. Ancak Türk deneyinin gücünü küçümsemek, Balkan dünyasına getirdiklerini bilmezden gelmek ve her kökenden mallan buraya kattığım hesaba katmamak mümkün de­ğildir. Balkanların tümü boyunca şu Asya tarzı davranışlar, şu renkler, Türklere borçlu olunan şeylerdir. Türkler de uzaklarındaki Doğu’dan aldıklarını yaymak­taydılar. Kentler ve kırlar onlar tarafından derinlemesine bir şekilde Doğululaştırılmışlardır. Bir Katolik ada olan Raguza’da 16. yüzyılda kadınların bâlâ peçe ataklan ve kafes arkasında tutuldukları, nişanlıların birbirlerini ancak nikâhtan sonra görebildikleri hiç de önemsiz bir olgu değildir ”

Osmanlı topraklarında oluşan hava insanları çekmektedir. “insanlar büyük gruplar halinde Hristiyanlıktan İslam’a geçmektedirler.İslamiyet,onları macera ve kazanç olanaktan nedeniyle cezbetmektedir.” Yine “İslâm ülkeleriyle temasta olan Hıristiyan çoğu zaman din değiştirmenin başdöndürmesine kapılmak­tadır…” Korsika’dan, Sicilya’dan, Calabria’dan, Cenova’dan, Venedik’ten, İs-panya’dan, Akdeniz dünyasının bütün köşelerinden dönmeler İslâmiyet’e geç­mişlerdir. Türk belki de bilinçsizce kapılarını açmakta, Hıristiyan da kendisininkini kapatmaktadır.”

Osmanlılar, fethettikleri yörelerin insanlarına son derece hoşgörülü davranırken Katolik tspanyollar reconquista’da (Ispanya’yı tekrar Müslümanlardan geri alma) Müslümanları zorla Hıristiyan yapmaya çalışmışlardır. Zorla Hıristiyanlaştırılmak istenen İspanyol Müslümanlara morisco denmektedir. İspanyollar bununla da ye­tinmemişler. 1609-1614 tehciri sırasında bu insanları sınır dışı etmişlerdir. Amin Maalouf. Afrikalı Leo romanında tam da bunları anlatmaktadır. “Ben Hasan, tartıcıbaşı Muhammed’in oğlu, ben Giovanni Leone de Medici; bir berberin sünnet et­tiği, bir papanın vaftiz ettiği ben. Şimdi Afrikalı diye anılıyorum ama Afrikalı de­ğilim, Avrupalı da Arabistanlı da değilim. Bana Granadalı, Faslı, Zeyyatlı da der­ler, ama ben hiçbir ülkeden, kentten ya da boydan değilim… Benim Arapça, Türk­çe, Kastilya dili. Berberi dili, İbranice, Latince, sokak îtalyancası konuştuğumu du­yacaksın; çünkü bütün diller ve bütün dualar benim dillerim, benim dualarım.”

Osmanlının karadan Avrupa içlerine Akdeniz üzerinden kıyı kentlerine yap­tığı seferlerin asıl amaçlarından birinin Endülüs Müslümanlarının yardımına koş­mak olduğu öteden beri söylenegelmektedir. Braudel. bu olasılığa dikkat çek­mektedir ‘Türkler donanmalarını İspanya kıyılarına kadar yollayacaklar mıdır? Yarımadada bu olasılığın geçerliliğine inanılmıştır… Acaba Türkler Moriscolara yardım etmeyi düşünmediler mi?”

Türk siyaseti, kendi mecrasında akmaktadır. Bu siyaset; “helkesin kendi ro­lünü oynamasına izin vermektedir: Kişilerden biri Venedik’e karşı kibar olma, bir diğeri İspanya veya Fransa ile pazarlık yapma rolünü oynamaktadır… Moriscoları cesaretsizliğe sevk etmemekte, Türkler doğrudan veya İspanyol donanma­sına saldırarak dolaylı yardım olasılığını yok etmemekte, Moriscoları beklemede tutmakta ve böylece Moriscoların onlara bilinçsiz bir şekilde sağladıkları yardımdan kendi işlerini tehlikesizce çözmek için yararlanmaktadırlar.”! 12)

İşin başka bir boyutu da Hıristiyanlaşmayı kabul etmeyip Afrika’ya özellikle de Cezayir’e yerleşen Endülüs Müslümanlarının terk etmek zorunda kaldıkları Ispanya’ya yönelik eylemlere girişmiş olmalarıdır. Emle Bradford’un Barbaros Hayrettin adlı kitabında; ‘”Kral Ferdinand ile Kraliçe İzabella, Mağribileri ana­yurtlarından sürmeye azmettikleri zaman, sürgünlerin ilerde onlardan öç alabileceğini hiç hesaba katmadılar.Granada’nın düşüşüyle binlerce umutsuz ve peri­şan Mağribi, 700 yıldan beri anayurtları  olan bu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.İspanyol boyunduruğu altında yaşamaya tenezzül etmeyerek Cebelitarık bo-
ğazından Afrika ya geçtiler. Oralarda. Şerşel, Oran ve özellikle o zamanlar he­nüz pek bilinmeyen Cezayir’e yerleştiler. Mağribiler yeni yurtlarına yerleşir yer­leşmez, hiç yadırganmayacak bir karşı harekete giriştiler: Savaşı, İspanya toprak­larına aktardılar.” Yine; “Birbirinden çok farklı iki etken-Türkler’in Doğu’ya ya- yılması ve öç almak için kıvranan bir Müslüman kavminin Kuzey Afrika kıyıla­rına göç edip yerleşmesi-ilerde birleşecek ve Hıristiyan Avrupa’yı kökünden sar­sacak bir olaylar dizisine yol açacaktı.”

Braudel e göre; “Akdeniz’de büyük oyun, ebedî bir ‘Doğu Sorunu’ içinde Do­ğu ile Batı arasında oynanmıştır, bu oyun, esas itibariyle bir uygarlıklar çatışması olup oyunun, sırasıyla birinin veya öbürünün üstünlüklerinin ortaya çıkma duru­muna göre defalarca oynanması söz konusu olmuştur.”( Osmanlı ile Avru­pa’nın büyükleri arasında yapılan savaşlar, yürütülen diplomasi ve siyaset bu oyu­nun araçları olmuştur. Braudel, ‘kapitülasyondan bu çerçevede şöyle değerlendir­mektedir “İstanbul’dan dönen Claude du Bourg’un cebinde ‘kapitülasyonlar’ın yenilenme belgesi bulunmaktadır. Bunun anlamı Osmanlı İmparatorluğu’nun bu sıralar Batı’da, geleneğe ve çıkarlarına uygun bir Fransa’yı yeniden yaratma işiyle çok fazla meşgul olduğudur. Fransa, Türkleri kendine çekelken Türkiye de Fran­sa’yı kendi yanına almaktadır.’’ Braudel Venedik’i ‘Türkle yatan fahişe diye nite­lemektedir. “16. yüzyılın ikinci yansında Venedik’in temkinliliği yararsız hâle gel­mektedir. Oysa Türk, başlangıçta onu korkutmaya çalışmıştır. Venedik in kavga­sız teslim olması için Önce vurmanın sonra da hemen müzakereye oturmanın ye­terli olacağı umudunu beslemiştir. Böylece Ocak’ta Venedikli tüccarlar tutuklana­rak mallan müsadere edilmiştir.” Osmanlı’nın Venedik politikasını Braudel bir yerde de şöyle değerlendirmektedir: “Haber nehri içine, istendiğinde bilinmeyen sular katmak mümkündür. Venedik’in ünlü haber alma servisini bir silah gibi kul­lanarak Hıristiyanlığı alarm durumuna geçirmek bu aleme Türk tehlikesi psikozu­nu yerleştirmek üzere sıklıkla davrandığı iddia edilmiştir. 16. yüzyılda Venedik ten kaynaklanan haberlere pek güven duyulmamaktadır. Müslümanlar, İspanya’ya fethe giderken elbette yanlarında

Müslümanların bilgi, görgü ve kültür birikimlerini de götürmüşlerdi. Gündelik hayatlarını bu bi rikimlerden yararlanarak sürdürmüşlerdi. Kurdukları okullar, yetiştirdikleri insanlar ve yazdıkları kitaplarla yeni, yaşadıktan döneme göre ileri, çekim merkezi olacak bir hayat biçimi oluşturmuşlardı. Ahmet Gürkan, İslâm Kültürünü Garbı Medenileştirmesi adlı kitabında; “Islâm Kültürünün Batı’ya giriş yollarının; İspanya, Sicilya ve Haçlı Seferleri olduğunu” belirtir. M. Watt da ben zer bir tespitte bulunmaktadır; “İslamiyet’in veya Arapların 8. asırdan itibarisi Endülüs ve Sicilya’ya yerleşmesi, Avrupalıların da Haçlı Seferleri sırasında Doğu Akdeniz sahillerinde görülmeleri,taraflar arasında bir kültür alışverişine,Batı Avrupanın İslam kültürünü taklid etmesine imkan vermiş oldu.’’Watt’a göre;

“1- Müslümanların Avrupa’ya yardımları, daha çok hayatın zarafeti ve onun maddî temellerinin terakkisi hakkında oldu. 2- Birçok Avrupalı, neyi benimse­miş ve neyi kabul etmişse bunların Müslümanlara ait ve İslâmî olduğunun pek az farkına varmıştır. 3- Müslümanların ‘ihtişamlı hayat tarzı’ ve buna refakat eden edebiyatları, hem Avrupa’nın hayalgücünü hem de Latin menşeli milletlerin şiir kabiliyetlerini hayata geçirmişti.”

Braudel de benzer yargıları paylaşmaktadır: “Antik mirasın zenginliklerinin Bizans ve Doğu İslâm’ı tarafından yüzyıllarca barbar batıya yansıtıldığını, Batı ortaçağının tümünün Haçlı Seferleri öncesinde, sırasında, sonrasında Doğu tara­fından doyurulmuş ve aydınlatılmış” olduğunu belirtmektedir. Batı’daki birçok öykü ve efsanenin Doğu ve İslâm kökenli olduğunu, Renan’ın; ‘Ortaçağ tarihi­nin ancak 13. ve 14. yüzyıl bilginlerinin okudukları Arap eserlerinin dökümü ya­pıldıktan sonra tamam hâle gelecektir’ diye yazdığını, Dante’nin yazdığı İlâhî Komedi’nin İslâm kaynaklı olduğunu” belirtmektedir.

Müslümanlar, Aristo’nun, Platon’un, Eski Yunan’ın bilim ve felsefe eserleri­ni Arapçaya tercüme ederek yeni zamanlara taşınmasını sağladılar. Öte yandan mevcut bilgilerin üzerine yeni bilgiler, buluşlar, yaklaşımlar eklediler. Carra de Vaux’ya göre; “Müslümanlar günlük hayattaki aritmetiğin kurucusu oldular. Ce- biri, hakiki bir ilim hâline sokarak fevkalade tekâmül ettirdiler. Analitik geomet­rinin temelini attılar. Düzlem ve uzay trigonometrisinin kurucusu oldular. Bu ilimler Yunanlılar tarafından bilinmiyordu. Müslümanlar, Astronomide de bir­çok değerli gözlemler yaptılar.”

Müslümanlar, Astronomide, optikte, tıpta Önemli buluşlara imza attılar. Kentler­de hastaneler kurdular. Kimyada önemli gelişmelere önayak oldular. Mantık ve me­tafizikte Ibni Sina, Ibni Rüşd ve Gazali sonraki yüzyıllarda Avrupa’da en çok baş­vurulan düşünürler oldular. Editörlüğünü Seyfı Kenan’ın yaptığı Osmanlılar ve Av- rupa adlı kitapta Mehmet Azimli’nin ‘Sicilya’daki Islâm Medeniyetinin Avrupa’ya Etkileri’ adlı makalesinde; “Müslümanlar, Avrupa’ya Sicilya yoluyla birçok tekno­loji yanında, kâğıt, pusula ve barut gibi teknolojik ve askeri alanda Avrupa’yı çok ileri noktalara götürecek hayati keşifleri öğretmişlerdi.” “Sicilya’daki Hıristiyan Normanların yönetimi dı şarıdan bakılınca adeta yan İslâmî bir yönetimdi denilebi­lir. Bu dönemde Norman Kralları daha önceki Müslüman Krallar gibi giyiniyorlar ve yarı Müslüman hayatı yaşıyorlardı. Resmi dil hemen hemen Arapça idi.”

Mimaride Müslümanların kullandığı sivri kemer tarzı Gotik Mimari’yi etki­ledi. Müslümanlar Avrupalılara yeni sulama tekniklerini ve zeytin, pamuk, şe­kerkamışı» limon, portakal,dut, hurma ve fıstık gibi bitkilerin yetiştirilmesini öğrettıler. Braudel’e göre, “Batı kapitalizminde ithal kökenli ne varsa (çek, senet, vb. gibi) kaynağı  Müslümanlardır.” “Müzikte nota usulünün kullanımının Endülüslü müzisyenlerin bir buluşlar, olduğu ve Batı‘ya onlardan aktarıldığı bilinmektedir’’.’’Endülüs Devleti’nin başşehri ve kültür merkezi olan Kurtuba’ya Hristiyan öğrenciler geliyordu.. Endülüs te eğitim ve iş imkânları bol olduğu için Hristiyan ülkelerden Endülüs’e gelen insanlar hem eğitim alıyorlar ve hem de çalışacak bir iş bulabiliyorlar, böylece hayatlarını Müslümanlar gibi müreffeh şekilde yaşama fırsatını yakalayabiliyorlardı.’

Batılıların Müslumanlardan edindikleri ve öğrendiklerinin de katkısıyla Rö­nesans doğuyor. ‘’Rönesans kısmen, nihai olarak Müslüman kaynaklardan ilham almıştı ve her halükârda, daha bir muhayyileye dayalı tarafını İslâmîleşmiş kül­türde hala büyük bir rol oynayan Yunan mirası üzerine bina etmişti.’’ “İslâmîleşmiş kültür, ortaçağın garbı üzerindeki çok yönlü etkisi, özellikle de bilim ve tek­nik beceriler konusundaki etkisi dolayısıyla. Modern Garbın günümüz dünyası­na sunmuş bulunduğu uzun vadeli kültürel tahavvüllerde bile önemli bir paya sa­hiptir. İslâmîleşmiş Medeniyet’in köklen ile Garp Medeniyeti’nin kökten büyük ölçüde aynıdır. Bu yüzden Batılılar için İslâmîleşmiş Medeniyet benzer, yine de oklukça farklı kardeş bir medeniyeti temsil eder. ‘’

Müslümanların Akdeniz’e çıkmasının dinsel, siyasal, kültürel, ekonomik so­nuçlan olmuştur. Özellikle Kuzey Afrika, Sicilya, İspanya, Balkanlar ve Güney ve Orta Avrupa’nın birçok yerinde Müslüman bir nüfus yerleşik hâle gelmiştir. Endülüs’teki Islâm Devleti ve Osmanlı İmparatorluğu dünya siyasetinin, uluslar arası ilişkilerin en önemli aktörleri olmuştur. Müslümanlar, kendilerinden önceki insanlık birikimini, eski Yunanlıların yazdıklarım hem aktarmışlar, hem gözden geçirerek eleştirmişler, hem de kendi düşüncelerini, buluşlarını insanlığa sunmuşlardır. Sekizinci yüzyılda Afrika üzerinden Avrupa’nın Batısına, İspanya ya geç­mişler; onbirinci yüzyıldan itibaren de Osmanlılar eliyle Bizans üzerinden. Do­ğu’dan Avrupa içlerine uzanmışlardır. Gittikten topraklara, inançlarım, gündelik yaşayış biçimlerini, kültürlerini, bilim ve edebiyatlarım götürmüşlerdir. Vardıkla­rı toprakların insanlarıyla kalıcı ilişkiler kurmuşlar, bulundukları yerleri imar et­mişler, adalet, eğitim, kitap, bilim götürmüşlerdir. Fethettikleri topraklarda kal­mışlar, kalıcı izler bırakmışlar, gündelik hayati, düşünsel atmosferi derinden etki­lemişlerdir. Müslümanlar, inançlarını, kültürlerini, birikimlerini, ulaştıkları her yerde insanlık birikiminin üzerine derin izlerle canlı renklerle nakşetmişlerdir.

Ali Ulvi Temel, İslam Medeniyeti Özel Sayı, Hece Dergisi

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.