İslâmcılık ve tarihselcilik


Medyada “İslâmcılık” meselesi yeniden tartışılmaya başladı. Bu sefer bağlam biraz farklı olsa da okuduğum yazılarda yine kavramın ilk kez ne zaman kullanıldığından tutun da ifade ettiği sosyo-politik manasına kadar yazılıp çizildi.

Ben her şeyden önce kendimi Müslüman olarak tanımlarım. Şunun da çok iyi farkındayım; Batı’nın İslâmcı diye tanımladığı şey, benim müslümanlığımın önemli bir boyutunu da kuşatır.

Batı’nın Müslümanlığın bazı boyutlarına karşı çıkmadığı ama bazı boyutlarına da şiddetle karşı çıktığı bilinir. Batı’nın, İslâm’ın, İslâmcılık diye karşı çıktığı genel bir yapısı ve bu genel yapısı içinden de özellikle karşı çıktığı boyutları vardır.

Genelde karşı çıktığı temel husus; İslâm’ın birey, aile, toplum ve devlet hayatını fizik ve metafizik dengesinde kuşatan vahiy eksenli bir tasavvur sunmasıdır. Varoluşsal anlamı kendi etrafında toplayan konsantre öze dair bir tasavvurdan bahsediyorum.

Özelde ise, İslâm’ın antiemperyalist karakterine karşı çıkar. Müslümanlık ümmetçi karektere de sahiptir. Batı bu ikisini de tehlikeli görür. Mesela bu iki özelliğinden dolayı İslâmcıların ortak hayâli, Mescidi Aksa’yı özgürlüğüne kavuşturmaktır. Ayasofya Camisi’ni tamamen ibâdete açmaktır.

İslâm’ın Müslüman coğrafyanın tümünün tam bağımsız ve egemen olmasını vaz eden tabiatı, kaçınılmaz olarak Batı’yla karşı karşıya gelmeyi ifade eder.

Sadece bu taleplerinden dolayı da Müslümanlık “İslâmcılık” yaftası altında Batı’da alarm zillerini çaldırır. Çünkü Batı, Müslüman coğrafyanın en hakiki gücünün Müslümanlar olduğunu gayet iyi bilir. Bu sebeple de antiemperyalist bütün İslâmî hareketleri farklı kategorilerde olsa da düşman beller.

Ve yine aynı sebeplerle FETÖ örneğinde olduğu gibi Batı’nın emperyalist politikalarına karşı çıkmayan, İsrail’le iş tutan, kalenin kapısını içeriden açan yapılarla bir problemi olmaz. Aksine bunları destekler, önünü açar, büyütür ve zamanı geldiğinde Müslümanlara karşı kullanır.

Bu meyanda İslâmcılık tarihin belirli bir döneminde kimi müslüman aydın ve alimlerin dönemsel meydan okumalara karşı Osmanlı Devleti’ni korumak üzere geliştirdikleri bir ideoloji değildir. Öyle olsaydı Osmanlının çökertilmesinden bir asır sonra İslâmcılık diye bir tartışma yaşanmazdı.

Müslüman tarih tecrübesinde ta başından beri Müslümanlar kendi referans kaynaklarına dayanarak canlı hayatı ve buna dair detayları kendi iman umdeleriyle yoğurmuş, karşı karşıya kaldıkları meydan okumalara bunun sunduğu imkânlarla mücadele vermişlerdir. Bu gayretlerin sonucu ortaya çıkan hâsılaya İslâmlaşmak veya Müslümanlaşmak deniyorsa eğer bu mücadele peygamberlerin ortak davasıdır. Tarihsel olaylara taalluk etse de bu olaylara yön veren anlam dünyası tarihsel değildir.

Bugün Hz. Resûlullah’ın (sas) Sünnet’ini topyekûn tarihsel görenler, bırakın Sünnet’i kelam-ı kadîm olan Kur’an-ı Kerim’i dahi tarihsel gösterenlerin olduğu bir zeminde birilerinin çıkıp da ‘İslâmcılık tarihseldir, miadını doldurmuştur’ demesi pek şaşırtıcı olmasa gerek.

Zira bizler kendisini İslâm’a müntesip görüp de onu sağdan sola, yukarıdan aşağıya sorgulayanların, hırpalayanların, Batı karşısında özür dileyicilerin, canlı hayata taalluk eden bütün ahkamını işlevsiz kılmak için çabalayanların ve üstünlüğü ötekisinde görenlerin yaşadığı bir dönemin Müslümanlarıyız. Bunların bir kısmının akademik unvan taşıması da sorunun derinliğini işaretler.

İnandığını söyledigi kutsal Kitab’ın tarihsel olduğunu isbatlamaya çalışan bir kişinin yarın o Kitab’ın anlattığı Allah inancının da tarihsel olduğu sonucuna varmayacağının garantisi nedir?

Müslümanlar için aslolan kavramın kendisi değil, muhtevadır. İslâmcılık kavramından neler kastedildiğine, neye savaş açıldığına baktığımızda kök değerlere bağlı kalarak varolmamızı sağlayacak muhtevanın hedef alındığını görüyoruz. Bu da bir anlama çabasıyla karşı karşıya olmadığımızı, bir algı operasyonuna muhatap olduğumuzu gösterir.

 

Prof.Dr.Serdar Demirel

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*