İslam dünyasında protestanlığa ihtiyaç var mıdır

İslam dünyasında protestanlığa ihtiyaç var mıdır

Yıllar önce İslam dünyasındaki gelişmelerin tartışıldığı uluslararası bir kongrede batılı bir katılımcının “İslam dünyasında protestan bir harekete ihtiyaç olduğuna inanıyor musunuz?” şeklinde bir sorusuna muhatap olmuştuk. Farklı tarihi tecrübeye sahip iki medeniyet birikiminin ulaştığı sonuçları düz bir mantık ile birleştirmeye çalışan bu yaklaşıma cevabımız “katoliklik gibi mutlak hakikati tekeline alan bir kilise kurumsallaşmasının olmadığı bir gelenekte Protestanlığa da ihtiyaç olmayacaktır” şeklinde olmuştu.

Son günlerde yaygınlaşan ve yaşayan dini geleneğin tümüyle tasfiye edilmesinin kaçınılmaz olduğu gibi bir kanaatin kök salmasına alet edilen yüzeysel tartışmalara şahit olduğumuzda bu diyalogu tekrar hatırladım. Geçen senenin Ramazan’ını her toplumda ve her dönemde görülebilecek türdeki marjinal birtakım olgulardan hareketle İslam’ın bir bütün olarak yargılandığı ve tahkir edilmeye çalışıldığı bir kampanya ile geçirmiş ve manevi bir iç derinliğe ulaşmamız gereken bu mübarek ayı dışa dönük bir kahır ile bitirebilmiştik.

Bu sene de, Ramazan ayında müminlerin dini hayatında da, saf ve temiz akaidinde de hiç bir zaman problem olarak görülmemiş tali ve suni meselelerin gündeme getirilmesine yönelik çabaların yoğunlaşmasına şahit oluyoruz. Türkçe ibadet ile başlatılan ama rağbet bulmayan tartışmalar diğer alanlara kaydırılmıştır. Televizyonların insan merakını tahrik eden suni problem alanları bulma konusunda gösterdikleri çabanın yol açtığı toz duman bulutu müsbet arınma ve İslah çabaları ile oportünist protestanizmin birbirine karıştığı bir keşmekeş tablosu oluşturmaktadır.

Belli bir bilgi birikimine sahip olan insanlar tarafından tartışılması gereken hususlar en düşük düzeyde bile dini kültüre ve ulusal bilgisine sahip olmayan insanlar nezdinde gündeme getirilmeye başlanmıştır. Bu gidiş, sıradan televizyon izleyicisi olan insanların bile zamanla hiç bir ek araştırmaya ihtiyaç hissetmeksizin kendi fetvalarını kendilerinin verdiği bir dini rölativizme yol açabilir ki, böylesi bir psikoloji, televizyonların oluşturduğu toplumsal cazibenin etkisine kapılan luther özentilerinin sayısında bir patlama doğurabilir.

Mutlak hakikati tekeline alan katoliklik benzeri dogmatizm de, dini normların objektif geçerlilik alanlarını muğlâklaştıran ve bir kaosayol alan dini rölativizm de eşit ölçüde tehlikelidir. Herkesin kendi kafasına göre yorumladığı bir din sadece evrensel geçerlilik iddiasını kaybetmekle kalmaz; farklılaşan ve kutuplaşan dini yorumlar arasındaki çatışmaların derinleşmesine de yol açar. İslam’a göre Kuran-ı Kerim herkese hidayet ve şifa kaynağıdır; ancak O’nun yorumlanması da objektif bir usul ve bilgi birikimine ihtiyaç hisseder.

İslamiyet’in protestanlık benzeri bir yenilenme sürecine girmesi gerektiği iddiası yeni bir iddia da değildir. İslam medeniyet havzasının batı karşısında gerilemeye başladığı dönemden bu yana bu yönde bir çok tartışma başlatılmış ve hemen hemen ayni meseleler tekrar tekrar gündeme getirilmiştir. Daniel Pipes gibi, İslam dünyasının yahudilerin M.Ö. 586’da gerçekleşen Babil sürgününde yaşadıklarına benzer bir şekilde geleneğini sorgulama zorunda olduğunu söyleyenler yanında bir çok batılı düşünür de, İslam dünyasındaki yenilenmenin hristiyan Protestanlığına benzer bir süreç gerektirdiğini iddia etmiştir.

Bu çerçevedeki yanlışlıklar, bu konulardaki tarihi mukayeselerin tutarsızlığından kaynaklanmaktadır. İslamiyet ne Babil sürgünü dönemindeki yahudilik gibi kendi kök saldığı alanlardan koparılabilmiştir; ne de katoliklikde olduğu gibi kutsal kitaptan bir ara dini kurum adına mutlak bir kopuş süreci yaşamıştır. Her zaman marjinal kalmış bidat ve hurafelerin ötesinde, İslam dünyası genelde kutsal vahiyden kaynaklanan bir dini hayatı, sürdüregelmiştir.

İslam dünyasının bir zihniyet yenilenmesine ihtiyaç duyduğu bir gerçektir. Ancak bu yenilenme bir tür geleneksizleşme, tarihsizleşme ve usulsüzleşme yönünde olmamalıdır. Tarihin, fıkhın, hadisin ve bütün bir medeniyet birikiminin kısa dönemli pratik çözümler adına devre dışına itildiği bir yenilenme süreci bir tür kimliksizleşme ye kültürsüzleşmeyi de beraberinde getirecektir. İç tutarlılığı ve sürekliliği yok eden bir geleneksizleşme, zihniyet yapılanmasını durgunluğa götüren katı bir gelenekçilikten daha tehlikelidir.

İnanç sisteminin ve medeniyet birikiminin özünü değil, sosyal biçimlerde tebarüz eden sonuçlarını körü körüne muhafaza etmeye çalışan katı gelenekçilikle gelenek sahibi olmayı ayırt etmek zorundayız. Gelenek sahibi olmayan hiç bir toplumun, medeniyetin ve dini hayatın kendini yeniden üretebilmesi ye hayatiyetini sürdürebilmesi mümkün değildir. İslam dünyasının ufkunu açacak zihniyet yenilenmesi kendi geleneğini tam anlamıyla kavrayabilen ve bu geleneğin süreklilik arzeden vahyi özünden hareketle medeniyet hesaplaşmasını yorumlayabilecek yeni düşünce ve hayat biçimleri oluşturabilen bir eksende gelişecektir.

Prof.Dr.Ahmet Davudoğlu

http://www.yenisafak.com/yazarlar/ahmetdavutoglu/islam-dunyasinda-protestanliga-ihtiyac-var-midir-2027767

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*