İslam Açısından Cihad / Savaş

islam-medeniyetinin-dinamikleri

Cihad’da Müslüman, her şeyin Allah’ın rahmetine ve takdirine bırakır ve ölümden aslâ korkmaz; dahası ölümün kendisini nerede nasıl ve ne zaman yakalayacağına da kafayı takmaz. İşte Müslümanların kaderden anladıkları ve dolayısıyla gerçek kadercilik budur; bu kadercilik algısının ve anlayışının, donma ve çözülmeye neden olan kadercilik algısı ve anlayışıyla hiçbir ilgisi yoktur.

İslâm’da skolastikleşme süreci demek olan bir kelimenin veya kavramın anlamının dünya-ölçekli kapsamlı bir anlamdan, dar, teknik bir anlama indirgenecek kadar Cihad kavramı örneğinde gördüğümüz ölçüde daraltıldığı, sonuçları bakımından daha tehlikeli bir kavrama indirgenen başka bir kavram yoktur. Cihad kavramı, gayr-ı müslimler arasında, İslâm’dan başka herhangi bir dine mensup olanlara karşı verilen bir savaş olarak algılanagelmiştir; bu algılama biçimi, Haçlı sözcüğünün çağrıştırdığı fanatik bir savaş çığırtkanlığıyla özdeş bir algılama biçimine dönüştürülmüştür.

Cihad’ın bu şekilde yalnızca İslâm’ın savunulması için verilen bir savaşa indirgenmesi Müslümanlar arasında bile kabul edilmeye başlanmıştır, öyle ki, halîfenin Mısır’daki temsilcisi Mısır Hıdivi, Savaş Bakanlığı’nı / Harbiye Nezareti’ni, Cihad Bakanlığı olarak değiştirmiştir; böylelikle, İslâm ümmetinin başındaki otorite tarafından gerçekleştirilen savaşları dindarâne bir kurmaca ile cihad olarak nitelendirmeye başlamıştır.

Bu dindarâne kurmaca, ordu yetkilileri için zarûrî idi; çünkü şeriat hukukuna göre, vermeleri gereken savaş, cihadın özelliklerine sahip bir savaş olarak adlandırılabilirdi yalnızca. Böylelikle nizâmî ordu ve harp düzeni, ancak bütün savaşlar cihad olarak görüldüğü zaman meşrûlaştırılabilirdi; ancak o zaman şer*î hukukta müracaat edilen bütün ilimlerin yetkili temsilcisi Şeyhülislam’dan alınacak bir fetva ile Müslümanların halîfesinin otoritesi tesis edilmiş olur ve böylelikle savaş güçlü ve muhkem bir şekilde meşrulaştırılmış olur diye düşünülüyordu.

Oysa İslam Üniversitelerin / medreselerinin güçlerinin ve etkilerinin doruk noktasında olduğu o eski zamanlarda, teri hukukta otorite olan ulemâ, cihad savaşı ile salt hırs ya da fahrî veya dünyevi çıkar ya da kaygılarla verilen savaşı birbirinden açıkça ayırıyorlar ve ona göre her iki savaşa ilişkin ayrı fetvâlar ya da hükümler veriyorlardı; ve bu ayırımın kaçınılmaz sonucu olarak da, şahsî veya dünyevî çıkar ya da kaygılarla verilen savaşları, şer-î hukuk tarafından meşru olarak görülmeyen savaşlar olarak niteliyorlar ve bu savaşları açıkça kınıyorlardı. Elbette ki, ulemâ, ihtiraslı yöneticilerin giriştikleri bütün savaşları topyekûn engelleyemiyordu; ama bir bütün olarak halkın ve ülkenin zararına olmayacak şekilde bu tür savaşlara şer-î hukuka dayanarak dikkate değer sınırlamalar getiriyorlardı.

Böylelikle, hiçbir hükümdar, hür Müslümanları, bu tür savaşlarda kendisine destek vermesi ya da bu tür savaşlarda herhangi bir şekilde halktan vergi alabilmek için zor kullanamıyor, zora başvuramıyordu. Bir başka hükümrana savaş açmak isteyen bir hükümran, kendi şahsi imkânlarıyla, sözgelişi, kendi parasıyla satın aldığı kölelerin ve hür iradeleriyle kendi ordusuna katılmak isteyen diğer kişilerin / askerlerin yardımıyla böylesi bir savaşı gerçekleştirmek zorundaydı. Hükümdar ve ordusu, masum ve barışçıl Müslümanların hayatlarına aslâ dokunamaz, onlara zarar veremez ve onların ülkelerini işgal etmeye kalkışamazdı. Ulemânın adlandırdığı ifadeyle masum veya barışçıl Müslümanlara saldırıldığı veya herhangi bir şekilde zarar verildiği, yanlış bir şey yapıldığı takdirde, ulema bütün İslâm ümmetim, İslam dünyasını saldırgan hükümdara karşı ayağa kaldırabıliyordu.

Bu nedenledir ki, bu tür savaşlar, İslâm medeniyetine ya da Müslümanların dayanışmasına hiçbir şekilde zarar veremezdi; tarihen de sabit olduğu üze¬re -bir kaç istisna hâriç- pratikte bu ilke ve tutum genelde uygulanmıştı. Savaşan köleleri gören masum insanlar, bu savaşlara aldırış etmeden kendi günlük işlerine bakıyorlar, hayatlarını sürdürüyorlardı. Yöneticilerin değişmesi, bir devrim anlamına gelmediği için, kimin, hangi tarafın galip geldiği ya da mağlup olduğu onlar, pek fazla ilgilendirmiyor ve etkilemiyordu. Zira şer-î hukuk herkesin uymak zorunda olduğu hukuktu ve kim hükümran veya hükümdar olursa olsun şeri hukuka uymakla yükümlüydü,aksi takdirde eğer,ulema bir hükümdar tarafından şer-i hukukun ihlal edildiğini görürse,o hükümdarı bütün dünyanın gözü önünde kınar ve lanetlerdi.

Keza o eski zamanların ulemâsı, savaşın gerekçesi apaşikâr bir yanlışa karşı apaşikar bir doğruya dayanmadan gayr-ı müslimlere karşı verilen haksız savaşlara da aynı şekilde karşı çıkıyor ve bu tür savaşları da açıkça kınıyordu.Eğerr tarih boyunca Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen bütün savaşlar tıpkı erken dönem Müslümanlarının gerçekleştirdikleri savaşlar gibi cihad düzleminde ve cihad ilkesi ekseninde verilmiş olsaydı, İslâm bugün bütün dünyanın tek dini olurdu ve dünyamız da hem manevî, hem de ahlâki bakımdan şimdi olduğundan çok daha sağlıklı bir durumda ve huzûr içinde olmuş olurdu.

Oysa cihad ilkesi çerçevesinde verilen veya gerçekleştirilen savaşlar, yalnızca savunma savaşları olabilirdi; çünkü bu durumdaki savaşlar, baskı gören zayıfların korunmasına ve yanlışların ortadan kaldırılmasına dönük savaşlardı yalnızca. Savaşa katılmayanlara kesinlikle zarar verilemezdi; din adamına ve dîni kurumlara mutlak olarak saygı duyulmak zorunluydu; ürün veresi ekinlere aslâ zarar verilemezdi ve meyve veren ağaçlar hiçbir şekilde kesilmezdı “Onların geçim ve yaşama kaynaklarını aslâ tahrip veya yok etmeyin.”

İşte bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin, düşmanları’ na karşı uyguladığı hukuktu. Bunu, Birinci Dünya Savaşı sırasında, modem Avrupa (ilkelerinin, düşmanı açlıktan öldürmek için her yola başvurmayı, istediği her şeyi yapmayı meşrû gören hukukuyla karşılaştırın, şer-i hukukla modern hukuk arasındaki muazzam farkı işte o zaman göreceksiniz. Peygamberimizin amacı, savaşın korkunçluğunu olabildiği ölçüde hafifletmek, savaşı mümkün olduğu kadar yumuşatmak ve dolayısıyla savaşın sonuçlarının fethedilen ülkelerin veya coğrafyaların insanlarına da faydalı olmasını sağlayarak bu insanların kalplerinin İslâm’a ısındırılmasını ve dünyada barışın şafağının açmasını temin etmekti. Peygamberimizin zamanında, daha sonraki dönemlerde zaman zaman Müslumanlar arasında yaygınlaşan kâfirlere karşı savaşmanın kutsal bir görev olduğuna benzer bir fikre rastlayabilmek mümkün değildi.

 

………..

 

Cihad ilkesi çerçevesinde gerçekleştirilen savaşlar, modern ülkelerin çok iyi araştırmaları ve aynen uygulamaları gereken İslâm medeniyetinin ayrılmaz bir parçasını oluşturan savaşlardı. Peygamberimiz, verdiği savaşlarda, pek çok kes düşmanlarını bağışlamış ve bunlardan harıkulâde sonuçlar elde etmişti.Elbette ki, katışıksız pasifist [savaş karşıtı) biri, İslâmî öğretiyi -yani, savunma savaşı emrini, zayıf ve çaresizlerin korunması için verilen savaşları, yanlışın, irşadın ve adaletsizliğin ortadan kaldırılması için verilen savaşları ve belli, istisnaî durumlarda başka seçenek kalmadığı için öldürme emri verile- tek sürdürülen savaşları- her zaman reddedecektir. Bu son nokta, İslâm’a karşi yöneltilen barbarca saldırıların ana konusu olmuştur. Cenova Barış Konferansı sırasında Lloyd George ve yine aynı konferansta bir Hindu yargıç, Kurandaki ‘’onları nerede bulursanız öldürün’’ sözlerini, bağlamından kopararak. sankı burada Müslümanlara, Müslüman olmayanları öldürmeleri ve katletmeleri emrediliyormuş gibi zikretmekten çekinmemişlerdi. Oysa bu sözlerin geçtiği âyetlere bir bütün olarak ve bağlamına oturtarak baktığımız zaman böyle bir anlamın kesinlikle söz konusu olmadığını görebilmek hiç de zor değildir Kur’ân’da geçen bu âyetleri tam metin olarak buraya alıntılıyorum:

190“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.”

191“Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkar- dikları yerden su de onları çıkarın. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram’da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı savaş açarlarsa, siz de onları öldürün. İşte kâfirlerin cezası böyledir’’

192-Artık şirkten vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

193-Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın . Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.yoktur ”

Burada öldürme ve katletme emri yoktur Akline burada ki emir, hangi şartlar altında olursa olsun, insan hayatına kastetmenin yanlış olduğunu düşününceye kadar insanlara açık seçik bir şekilde normal savaş kurallarının izahından ibarettir. Zira Müslümanlar, İşte o zamana kadar kesinkes savaş karşıtı insanlardır. Ve Müslümanlar, diğer insanlarla, onları kendi inançlarını kabul etmeye zorlamak için değil, aksine, İslâm’ın kökünü kazımaya çalışan insanlara ve bu amaçla Müslümanlara baskı, işkence yapanlara karşı savaşmakla mükelleftirler sadece. Yine Müslümanlar, halkının, zorbalığın ve katliamın ortadan kaldırılmasına, “dinde zorlama yoktur”, Kur’ân ilkesinin tesis edilmesine ve dinin yalnızca Allah için, Allah’a ait olmasının gerçekleşmesine (yani, Allah, herkesin Allah’ı olduğu ve hiç kimse arasında ayırım yapmadığı için ve tek imtihanın ve kriterin fıtrî ve Adil davranış biçimi olmasının tahakkuk ettirilmesine kadar, dinin, herkes için hür seçime bağlı olduğu gerçeğinin kabul edilmesine) kadar savaşmakla yükümlüdürler.

Şu gerçeği dünyadaki hiç kimseye söylemem gerekmiyor ama bu konudaki cehâlet öylesine anormal boyutlara ulaşmış durumdadır ki, o yüzden söylemek zorundayım bunu: Hangi şartlar altında olursa olsun, Kur’ân’da insan katlini ve katliamını meşrû gösterecek tek bir kelime bile yoktur. Kur’ân’da varolan tek şey, belli şartlar altında ve İslâmî savaş kurallarının getirdiği sınırlar çerçevesinde açık ve onurlu bir savaş emridir; diğer savaş biçimlerinin aksine, İslâmî savaş kurlarının sunduğu rahmet ve merhamet anlayışı, bir din olarak İslâm’ın başarıya ulaşmasındaki büyük faktörlerden biridir; zira bu savaş anlayışı, insanlara savaşlarda acımasız bir şekilde vahşîce davranılmasına alışan insanları şaşırtmıştır.

Öte yandan, İslâm’da esas itibariyle tek savaş/ım mevcuttur; o da büyük savaş olarak adlandırılan cihad biçimdir. Büyük savaş veya büyük cihad, insanın kendi nefisiyle mücadele etmesi, nefsinin ayartıcı ve aşırı taleplerini yenmesi, dize getirmesi için mücadele etmesi demektir.

Dînî anlamda, bu, insanların zihninde, Kur’ân’da belirlendiği şekliyle insanın dînî mükellefiyetlerini getirmesi çabasıyla yeryüzünde Allah’ın hükümranlığını ifade ve temin etmek amacıyla Müslümanın bütün gayret ve mücadeleleri için geçerli olan bir eylemdir.Bu eylemi ve çabayı Müslüman bütün hayatı boyunca gerçekleştirmek hayatında her yaptığı şeyi ona göre yapmak veya yerine getirmekle yükümlüdür.Aksi yönde hareket eden bir kişinin gerçek/hakiki bir Müslüman olduğu söylenemez.Bu mükellefiyet , ilkin insanın kendi kalbinden ve zihninden başlamak üzre, her durumda ve her alanda kötülüğe karşı iyilik uğruna mücadele etmesi olarak özetlenebilir.

Zira yüce Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “En büyük cihad kişinin kendi nefsiyle olan mücadele etmesidir.” Ki bu, Allah’ın cihanşümul hükümranlığına imanı tavsiye etmenin ve doğru davranış yoluyla, bilfiil örneklik ortaya koyarak yeni bir huzur , barış ve kardeşlik ortamı oluşturarak, bu vasatı geliştirmenin en iyi yolu olduğu anlamına gelir.

“Büyük cihad” kavramı aynı zamanda Peygamberimiz tarafından öğrencinin ilim tahsil etme çabası ve öğrenilen ilmin yaygınlaştırılması gayreti için de kullanılmıştır: “Alımın mürekkebi, şehidin kanından daha yücedir.”

Dahası, cihad kavramı, yanlış hareket ve davranışların düzeltilmesi ve mükemmelleştirilmesi için de, veba salgınından kurtulamayan ama hastalanan ve ölüyü gömmek zorunda kalan, aktif olarak hayır işlerine koşturan,baskı ve zulüm karşısında sabreden kişilerin gösterdikleri çaba ve ortaya \koydukları mücadeleler için de geçerlidir. Sözün özü, iyilik ve hayır yapmayı, hakları savunmayı ve yanlışı ortadan kaldırmayı amaçlayan her tür insani çaba, cihad kavramının kapsamı içine girer.

Sözgelişi, ticaret bile cihad olarak kabul ediliyordu; zira tüccarlar, şerefli bir meslek yaptıkları şuuruyla giriştikleri bütün ticarî işlere İslâm’ın temsilcileri ve tebliğcileri olarak girişerek cihad ruhuyla ticaretle meşgul oluyorlar; sözleşmelerine son derece sadık kalıyorlar, bugün Arap tüccarların bile hâlâ yaptıkları gibi, ticaret için gittikleri, ziyaret ettikleri her yere Kur’an’ın hakikatlerini taşıyorlardı.

Dolayısıyla her ne kadar her Müslüman, özellikle de erkek Müslüman, ismine yaraşır bir şekilde doğru ve haklı olarak gördüğü bir dava uğruna gerekirse ölmeye hazır olsa da cihadı, sadece “fanatik bir din savaşı’’ şeklinde bir anlama indirgemek son derece yanlıştır. Peygamberimizin de ifade buyurdukları gibi doğru veya yanlış da olsa, gerektiğinde bir insanın kendi (ülkesi için savaşmaya ve ölmeye hazır olmasını gerektiren bu vatanseverlik savaş gâyeleriyle cihadın pek ortak yanı yoktur:

“Kabilesi ya da ırkından yana saf tutan kışı bizden değildir; saldıran birine yardımda bulan kişi bizden değildir ve kabilesine ya da ırkına zorba ve adalete muğayir işlerde yardım ederken ölen bizden değildir.”

Peygamberimiz bir keresinde ashabına “Müslüman kardeşinize doğru bir şey yaparken de, yanlış bir şey yaparken de yardımcı olunuz” diye buyurduğunda, hayretler içinde kalan ashabı, “Nasıl yani? Yanlış bir şey yaptığında da ona yardımcı olmak zorunda mıyız? Yüce Peygamberimizin cevabı şöyle olmuştu: “Evet. Özellikle de yanlış bir şey yaptığında. Çünkü o zaman onu yanlış yapmaktan kurtarabilirsiniz.”

Müslümanlar, Kur’ân’ın ifadesiyle “Allah yolunda savaşan” kimselerdir, başka bir deyişle, kendini savunmak, zayıfları korumak ve yanlışlığı ortadan kaldırmak için mücadele ve mücahede eden insanlardır. Sadece dînî inançlarından ötürü insanlara savaşmaya izin verilmemiştir; ayrıca cihad, herhangi bir şekilde bu tür bir savaş için aslâ kullanılmaz ve kullanılamaz. Cihad, “Allah yolunda çaba göstermektir” ve ille de çağdaş bir dille ifade etmek gerekirse, insanın gelişmesi davasına kişinin kendisini adamasıdır. Ancak bir ülke ya da bir toplum, Müslümanlara, onları yok edecek ya da köleleştirecek veya hakikati güç kullanarak ve silaha başvurarak ortadan kaldırmaya kalkışacak kadar korkunç bir kötülük yapmaya kalkıştığı zaman, bu savaş, yani cihad işte o zaman bütün Müslümanlara fan olur. Her ne kadar cihad, hayır yolunda çaba sarfetmek, Müslümanlar için kutsal bir mükellefiyet ise de, Müslümanlar ortaya koydukları bu çabaya Allah’ın ihtiyaç duyduğunu ya da bu çabanın Allah’a yardım etmek olduğunu aslâ düşünemezler.

Cihad eden yalnızca kendi hesabına cihad eder; çünkü Allah, bütün alemlerden müstağnidir(Ankebut/6)

Kaynak:

Pitchall – İslam Medeniyetinin Dinamikleri

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*