IŞİD’in eylemleri dinen meşru değil

İslâm’da aynı mezhepten olmayan veya kendileri gibi düşünmeyenleri kâfir kabul edip can, mal ve ırzlarını helal saymak sapkınlıktır. Hemen her uygulaması İslâmî açıdan gayrimeşru sayılan IŞİD, bütün dünyada Müslümanlara yönelik nefret uyanmasına yol açmaktadır.

IŞİD'in eylemleri dinen meşru değil

Özellikle son bir yıl içinde Irak-Suriye-Lübnan çizgisinde kendisine bir egemenlik alanı açmaya çalışan ve bu yolda şaşılacak bir şekilde ilerleme kaydeden IŞİD (Irak-Şam İslâm Devleti; Arapçası DÂİŞ: ed-Devletü’l-İslâmiyye fi’l-Irâk ve’ş-Şâm) bir taraftan siyasî tartışmalara konu olurken bir taraftan da ele geçirdikleri yerlerde küçük-büyük ve kadın-erkek demeden sivilleri kitleler halinde öldürme, kadınları cariye edinip cinsel istismara maruz bırakma gibi eylem ve uygulamalarıyla dinî meşruiyet tartışmalarına konu oldu. Öncelikle bir grup, örgüt, cemaat veya devletin İslâmî vasfının onun İslâm ölçülerine bağlılığıyla ölçüleceği bilinmelidir. Dolayısıyla İslâm prensiplerine bağlılığı ölçüsünde İslâmî, bu ölçüleri ihlal ettiği ölçüde de İslâm’dan uzak sayılır. Bu açıdan IŞİD’in uygulamaları değerlendirilecek olursa şunlar söylenebilir:

İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn’in talimat ve uygulamaları doğrultusunda, bizzat savaşa katılanlar dışında kalan sivilleri yani kadın, çocuk ve yaşlıları, engellileri, çiftçileri, mabetlere çekilmiş din adamlarını ve savaşla ilgisi bulunmayan diğer insanları öldürmenin yasak olduğuna hükmetmiştir. Düşman askeri esir alındıktan sonra onunla ilgili hüküm devlet başkanına ait olduğundan kaçmaya teşebbüs etmesi veya savaşmaya yönelmesi gibi durumlar dışında birileri tarafından öldürmesi haramdır; ancak öldürülmesi halinde kâtil günahkâr olmakla birlikte savaş ortamı sebebiyle diyet ödemekle yükümlü tutulmamıştır. Bazı hukukçular öldüren kimseye ta’zîr cezası (Kur’an-ı Kerim ve sünnette belirlenmeyip zaman ve şartlara göre devlet veya mahkemece uygun görülen ceza) verileceğini belirtmişlerdir.

Savaşın amacı karşı tarafı etkisiz hale getirerek bir zarar vermesine engel olmaktır. Bu sebeple savaş sırasında belirli şartlar çerçevesinde muhariplerin can ve mallarına yönelik saldırı meşru kabul edilmiştir. Ancak düşman etkisiz hale getirilip esir alındıktan sonra daha ileri bir davranış uygun görülmemiş, esirlere uygulanacak hüküm Muhammed sûresi 4. âyetinde şu şekilde belirlenmiştir:

“İnkâr edenlerle -savaşta- karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice yıldırıp sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye alarak onları salıverin”.

İslâm hukukçularının çoğuna göre bizzat savaşa katılanlar dışında kalan sivilleri öldürmek yasaktır.


Gerek bu âyeti gerekse Hz. Peygamber’in uygulamalarını esas alan mezhepler, devlet başkanının esirleri bedelsiz veya fidye karşılığında serbest bırakma, Müslüman esirlerle mübadele, öldürme, köle statüsüne geçirme konusunda muhayyer olduğunu belirtmişlerdir. Hukukçular, devlet başkanının tercihini kullanırken keyfî değil içinde bulunulan şartları ve esirlerin özel durumlarını göz önüne alarak en uygun hükmü vermekle yükümlü olduğunu belirtirler. Meselâ zararlı olacağı düşünülenlerin öldürülmesi, böyle olmayacağı bilinenlerle zayıf ve güçsüzlerin, malî imkânı bulunmayanların karşılıksız bırakılması, hizmetinden faydalanılacağı umulanların köleleştirilmesi, ekonomik imkân sağlayacakların da fidye karşılığında salıverilmesi uygun bir çözüm olarak önerilir.

Bu seçenekler arasında yer alan ve gerekli görülmesi halinde başvurulabilecek öldürme hükmü dört mezhep tarafından savunulmakla birlikte sahabeden İbn Ömer, tabiînden Ata b. Ebû Rebâh, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Mücâhid ve Muhammed b. Sîrîn gibi müctehid âlimlere ve Şiî Ca’feriyye mezhebine göre esirin öldürülmesi caiz değildir. Esirlere uygulanacak hükmü belirleyen âyet yanında Hz. Peygamber’in genellikle esirleri bedelsiz veya fidye karşılığında serbest bırakması bu görüşün dayanağıdır. Esirlerin gerektiğinde öldürülebileceğini  savunanların Hz. Peygamber döneminden verdikleri birkaç örneğin hepsinde esirler sadece savaştıkları ve esir alındıkları için değil savaş öncesinde veya esaret halinde işledikleri suçlar ve özel durumları sebebiyle ölümle cezalandırılmış olup bundan hareketle esirin öldürülebileceği sonucunu çıkarmak isabetsizdir.

Yine bu âlimlerin delil olarak ileri sürdükleri, Bedir Gazvesi’nden sonra nazil olan “Yeryüzünde ağır basıncaya -düşmanı tamamen mağlûp edinceye- kadar hiçbir peygambere esirler alması yakışmaz. Siz geçici dünya malını arzuluyorsunuz, halbuki Allah -sizin için- âhireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir” (el-Enfal 8/ 67-69) âyetinde esirlere uygulanacak herhangi bir hüküm sevk edilmemiş, sadece Müslümanların düşmanlarıyla yaptıkları bu ilk savaşta onları iyice mağlûp edip kendilerine üstünlük sağlamak yerine maddî menfaati ön planda tutarak esir almaları hoş karşılanmamıştır.

Esirlerin köleleştirilmesi de İslâm’ın ortaya koyduğu ve arzuladığı bir uygulama olmayıp o dönemde yaygın olan ve bir devletin tek taraflı iradesiyle ortadan kaldırılması mümkün olmayan bir teamül, uluslar arası bir problemdi. Dolayısıyla İslâmiyet bir taraftan yaptığı hukuki düzenlemelerle bu yaygın uygulamayı mümkün oldukça insanî ölçülere çekmeye çalışmış bir taraftan da bu uygulamanın zaman içinde ortadan kalması için tedbirler geliştirmiştir.

Sonuç olarak İslâm’da esirlerle ilgili temel hükmün karşılıksız veya fidye ile serbest bırakmaktan ibaret olduğunu, fukahanın buna öldürme ve köleleştirme tercihlerini de eklerken içinde bulundukları milletlerarası şartlardan etkilendiklerini, düşmanın Müslümanlara karşı uyguladığı bu hükmü mukabele bilmisil esasına göre muhafaza etmek zorunda kaldıklarını söylemek mümkündür. Esirlerin beslenme, giyim ve barınma ihtiyacını esir alan devlete yükleyen Hz. Peygamber çeşitli talimat, tavsiye ve uygulamalarıyla esirlere iyi davranılmasını istemiş, onlara eziyet ve işkence edilmesini yasaklamıştır.

Esirlere kötü muamele yapılması yasaklandığı gibi esir alınan kadınların kişilik ve iffetleri de belirli bir hukukî düzenleme getirilerek güvence altına alınmıştır. Dört Sünnî mezhebe göre, kölelik yolu ile hukukî bir statüye kavuşturulmadan önce esir alınan bir kadınla cinsî münasebette bulunmak haramdır. İmam Mâlik ve Ebû Sevr’e göre böyle bir fiil işleyen askere zina için öngörülen recim veya sopa cezası uygulanır. Diğer üç mezhebe göre ise esirlerin bir bakıma ganimet çerçevesinde mütalaa edilmesinden doğan “mülk” şüphesi sebebiyle, bu kimseden zina cezası düşmekle birlikte ta’zîr cezası  uygulanır. Devlet esirleri kölelik statüsüne geçirme (yani gaziler arasında ganimet olarak paylaştırma)  kararı alırsa ancak o zaman belirli şartlar çerçevesinde kişi kendi payına düşen cariye ile cinsel ilişkide bulunabilir. Dolayısıyla bu şartlar içinde gerçekleşecek bir ilişki bugünkü anlamda bir tecavüz değil hukuk düzeni içinde yer alan ve belirli hukukî sonuçlar doğuran bir tür karı-koca ilişkisi mahiyetindedir.

İslâm’ın arzuladığı bir hedef olarak bugün bütün insanlığın ortak iradesi ve bunun yansıdığı siyasî ve hukukî düzenlemelerle kölelik müessesesi ortadan kaldırıldığı için savaş esirlerinin köle statüsüne geçirilmesi İslâm bakış açısına göre artık meşru değildir; dolayısıyla esir kadınların da cariye edinilip kendileriyle cinsî ilişkide bulunulması hiçbir şekilde helal sayılamaz.

IŞİD dine zarar veriyor

Bu anlatılanlar gayrimüslim bir düşmanla yapılan savaşla ilgilidir. Müslüman toplumlar arasında meydana gelen savaşın hükümleri bundan farklı olduğu gibi esirlerine uygulanacak hükümler de farklıdır. Böyle bir savaş sırasında ulemanın çoğunluğuna göre esir alınan erkekler hapsedilirler, öldürülemezler; öldürülmeleri halinde diyetleri ödenir. Kadın ve çocuklar hiçbir şekilde esir alınamaz. Esir alınan erkeklerle koruma altında bulundurulan kadın ve çocuklar savaş sonunda serbest bırakılırlar. Bu konuda sünnî-sünnî olmayan veya ehl-i sünnet içinde herhangi bir mezhep ayrılığı söz konusu edilemez.

IŞİD’in kendisini İslâm devleti ilan etmesi dikkatleri başka şeylere çekme maksadı taşımıyorsa hepten cehalet eseri ve gülünçtür.


by Ahmet Özel

Hâricîler gibi kendi mezheplerinden olmayan veya kendileri gibi düşünmeyenleri kâfir kabul edip can, mal ve ırzlarını helal saymak bir sapkınlıktır. Bir Müslüman ancak İslâm esaslarını açık şekilde inkâr etmekle dinden çıkar; hiç kimse kendince (sözde) geçerli saydığı bir te’vile dayanıp başkasını tekfir edemez. Üstelik IŞİD ve benzeri örgütler böyle geçersiz bir te’ville kendilerinden başkalarını kafir saysalar bile yukarıda işaret edildiği üzere gayrimüslimler hakkında bile bugün yaptıkları uygulamalar meşru değildir.

Dışa yansıyan hemen bütün uygulamaları İslâm bakış açısından gayrimeşru sayılan, bu eylemleriyle bütün dünyada İslâm ve Müslümanlara yönelik bir nefret uyanmasına vesile olan bir örgütün  kendisini İslâm devleti ilan etmesi ve diğer ülkeleri de kendisine biate çağırması, dikkatleri başka şeylere çekme maksadı taşımıyorsa hepten cehalet eseri ve gülünçtür. Üstelik bu örgüt tamamen İslâm esaslarına uysa bile böyle bir çağrı bugünkü uluslararası şartlarda ciddiye alınacak bir şey değildir.

Batı sömürgeciliği doğrudan işgal, kendilerine bağlı güvenli ordu ve yönetimlere bırakarak çekilme merhalelerinden sonra bugün aşırı düşünce ve eğilimlere sahip taşeron örgütler vasıtasıyla İslâm ülkelerinde istikrarsızlık yaratarak ekonomik ve siyasi  bağımlılık hallerini sürdürmek şeklinde üçüncü bir safhaya geçmiş bulunmaktadır. Bunun için de soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından Batı’da yeni tehdit algısı İslâm’a ve İslâm dünyasına dayandırılarak terör bir küresel hegemonya aracı olarak öne çıkarılmıştır.

Küresel güçler dünyadaki her karış toprağı, iletişim ve ulaşım kanallarını rahatlıkla denetleyebilme imkânına sahipken terör örgütlerinin gizli servis bağlantıları olmadan faaliyet gösteremeyeceği, bu servislerin desteği sağlanmadan istihbarat, eğitim, lojistik destek, silah tedariki gibi ihtiyaç ve faaliyetlerinin imkânsız olduğu göz önüne alındığında bugün el-Kâide ve onunla bağlantılı olarak Somali’de eş-Şebâb, Nijerya’da Boko Haram, Libya’da Ensâru’ş-şerîa ve Ortadoğu’da sınırların yeniden oluşturulması sürecinde IŞİD gibi örgütlerin kendilerinden ibaret olmadıkları ve bilerek veya bilmeyerek bu üçüncü sömürgecilik merhalesi için eşi bulunmaz birer araç teşkil ettikleri daha iyi anlaşılır.

Prof.Dr.Ahmet Özel

http://www.aljazeera.com.tr/gorus/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*