İnsanın Yaratılmasındaki Gaye

Zariyat 56:Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

Kıraat imamlarından Yakub, âyetin sonundaki “li ya’budûn” kelimesini, sonuna bir yâ eklemek suretiyle “li ya’budûnî” şeklinde okumuştur.

İbâdet, ubûdiyetten daha üstün bir husûsiyete sâhiptir. Zira ubûdiyet, tezellülün/emre boyun eğip itâat etmenin ortaya konulmasıdır. İbâdet ise tezellülün nihâî noktasıdır.

Buna en çok hak sâhibi olan, lütüf ve ihsanların her türlüsünün ve en yücelerinin sâhibi olan Allah Teala’dır.Büyüklerden biri şöyle demiştir: İbâdet zâtî olarak mahlûkâta âiddir. Çünkü “ibâdet”arap dilinde “zillet/eğilmek, boyun eğmek” demektir. Bu nedenle de mükellefiyet, şeklî ibâdetler olan özel fiillerle tahakkuk eden ve bunu da ancak mahlukâtın yerine getirdiğibir husus olarak işâret olunmuştur. İşte bu mükelleflik sebebiyle mahlûkat rableri ve yaratıcıları olan Allah’a şer’î bir tarzda itâat edip boyun eğiyorlar.

Âyette cinlerin önce zikredilmesinin sebebi, onların varlık sâhasında insanlardan önce yaratılmış olmalarındandır.İnsanların ve cinlerin Allah Teâlâ’ya ibâdet etmek için yaratılmış olmalarından kasıd,onların ibâdete tam bir istidâdla kabiliyetli kılınmaları ve bunu yapabilecek imkânlarla donatılmalarıdır. Ancak bu ibâdet onlardan, bir gayenin semeresi üzere tertibinin gerçek bir maksad menzilesine indirilmesi suretiyle talep edilmektedir. Çünkü Allah Teala’nın,insanları ve cinleri kendi fiillerine tâbi olmaya çağırmasında şüphesiz ve kesinlikle pek yüce maksadlar bulunmaktadır.

Bu nasıl böyle olmasın ki, Allah’ın kullardan ibâdet adına talep ettiği şeyler, onlar için mahza rahmet ve ihsandır. Fakat Yüce Allah’ın bunların maksadlarını; yâni fiilin oluşmasına sebep olan, olmadığında ise o fiili işlemekten vazgeçeceği âmili açıklaması, şanına yakışmaz. Çünkü bu, Allah’ın fiillerinin henüz kâmil olmayıp kemale erdirilmesi gereken bir şey olduğu zannını doğurur. Halbuki Allah Teala’nın bütün fiilleri her bakımdan tam ve kusursuzdur. Fâil-i hakk’ın fiilinin sebep olduğu nihâî kemal ise Allah Teala’nın fiillerinde bulunmaz bir özellik değildir. Bilakis Allah Teala’nın tüm fiilleri bu tarz üzere gerçekleşir. Allah Teâlâ’nın fiilerindeki hikmet vasfı, bu itibar üzere devam eder. Fakihlerin belirttiği ve lügat âlimlerinin bildiği kadarıyla ilâhî fiillerdeki ta’lîl mânâsının gerçekleşmesinde bumikdar yeterli olur ve yine bununla âyetteki “li ya’büdûn: bana kulluk etmeleri için”ifâdesindeki “lam” harfinin medlûlü tahakkuk eder.

İbâdeti yapacak kişinin irâdesi “lam” harfinin gerektirdiklerinden değildir ki,bazılarının bunu yerine getirmemesi, murad-i ilâhînin kulun irâdesinden geri kalmasınılüzumlu kılmasın. Çünkü gayeye ulaştırıcı bütün gerekli şartlar ve imkânlar olduğu halde bazılarının gayeye ulaşmaktan geri kalması onun ulaşılması gereken bir gayeolmasına mâni değildir. Nitekim “Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardanaydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (İbrâhim 14/1) âyeti ve buna benzer pek çok âyette aynı durum sözkonusudur.

Bu açıklama, el-İrşâd isimli eserde yer almaktadır. Sa’dî Müftî, bu takdire göre “lâm”ın hakîkî mânâsına gelebileceğinibelirtmiştir. Sen de bunları iyi düşün. Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki “illâ li ya’budûn” ibaresi, insanların ve cinlerin yaratılmasını gerektiren sebebi ortaya koymaktadır. Dolayısıyla buradaki “lâm” şer’an hikmet ve sebep lâmı, aklen de illet lâmıdır.

Molla Ramazan Şerhu’l-akâid’inde şöyle diyor: Allah Teâlâ’nın kendi fiilini kemâle erdirmesi câiz, hattâ vâkidir. Çünki Allah Teâlâ âlemi yarattığı zaman onu kemâl-i mevcûdiyet ve mârûfiyet ile yaratmıştır. “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” âyeti bu husûsu dile getirir. Zira bu âyet, “Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar, bilsinler diye yarattım” anlamını taşımaktadır. İşte bu bilgi de izâfî bir kemâldir ve insanların bunu terk edebilmeleri mümkündür.

Her bir kemâldeki ilâhî maksad, celâ ve isticlâdır ki cem‘an ve tafsîlen insân-ı kâmilde, sadece tafsîlî olarak âlemde zuhûr eder. Öyle bir sual olabilir; “talep eden noksan olduğundan bu maksûdu talep etmek kemâl değildir, çünkü kelamcılar; Allah’ın fiillerinin maksadlarla mu‘allel olmaması gerekir diyorlar.” Bunun cevabı şudur:

“Mahzûr olan yâni bazı şeylerden kısıtlanmış olan kemâl veremez. Oysa kemâl verme,Yüce Allah’ın kendisinin sıfatıdır, başkasının değildir.” Şeyh Sadreddin Konevi(k.s.)’un Fâtihâ Tefsiri adlıeserinde bu şekilde bir izah bulunmaktadır.

Fusus adlı eserin bazı şerhlerinde şu açıklama yer alır: Hakk Sübhânehû’nun kendisine âid kemâl-i zâtî ve kemâl-i esmâîsi vardır. O’nun bir başka şeyi kemâle erdirmesinin imkânsızlığı kemâl-i zâtîsindeolmaz, ancak kemâl-i esmâîsinde olur. Çünkü kevnî mazâhirler/zuhur yerleri olmadan esmâ tecellîlerinin zuhûru mümkün olamaz.

Mevlânâ Câmî şöyle demiştir:

İsimlerinin kemâlinin şartı varlıktır (varlığa çıkarmadır),Yoksa zât başka şekilde müstekmil (kemâle eriştiren) olmaz.

Yine şöyle demiştir:

Ey yüce Zât! Sen cevher ve araz değilsin,
Senin fazl ü keremin bir maksadla muallel değildir.

Yâni Hak Subhânehû ve Teâlâ zâtının kemâli hasebiyle âlemden ve âlemin içindekilerinin varlığından müstağnîdir. Âyet-i kerîmede “Hakiki zengin ve herşeyden müstağni olan Allah’tır” (Fâtır 35/15) buyrulur. İsimlerinin kemâlinin zuhûru,mümkinâtın a‘yânının varlığına bağlı olduğundan önce a‘yân-ı mümkinâtı var etmiştir.

Bütün vasıflarını kendisi ayân ve âşikâr ettiği için,Mümkinâtın meydana gelmesi vâcib oldu.Yoksa beyân buyurduğu gibi Zâtının kemâliyle,İnsanlardan yüce ve müstağnîdir.

Eş’âriler, Allah’ın fiillerinin, her ne kadar lafzan vâki olsa da, mânâ cihetiyle birkısım illetlere bağlanmasını kabul etmemişler. Zira Allah, kendi lehine menfaatlerden münezzeh olduğu için, O, fiilini ne kendisine ve ne de başkasına bir menfaat kazanmakiçin icrâ etmiş olamaz. Çünkü Allah Teâlâ yapmak istediğini bir vâsıta olmaksızın da yerine ulaştırmaya kâdirdir. Bu yüzden Allah’ın fiillerinin bu ta’lilin maksadı olması doğru değildir. Buna göre bu “lâm” ancak Allah’ın mahlûkatı yaratma maksadının hâsılolması için kulların ibâdetine teşbihle istiâre-i tebeiyye makamında gelmiştir.

Fakihlerin pek çoğu ve Mûtezile, kulların menfaati için olmasından dolayı bu ta’lilin sahih olabileceğini savunarak İbn Melek’in Şerhu’l-meşârık’ında yer alan şu görüşe tutunmuşlardır: “Belli bir maksaddan uzak olan bir fiil abestir. Hakîm olan, yaptığı her
işi hikmetle yapan Cenâb-ı Hakk’ın abesle iştigâli muhal bir durumdur.”

İbn Şeyh şöyle demiştir: Mûtezile âyetini, kulların menfaati için sahih olabileceğini öne sürmüşlerdir: Allah’ın fiilleri maksadlara mebnidir ve kulların ihtiyârî fiilleri sözkonusu olduğunda, O’nun irâdesinin sonradan âyetin sonunda yer alması câizdir.Nitekim Allah’ın muradına delâlet eden lâm da zâten sonda getirilmiştir.

İşte bu onların yaratılmasındaki maksadı göstermeye yaramakta, bununla da ibâdet, cin ve insanların yaratılma gayesi olarak ortaya çıkmaktadır. Mûtezile, ikinci bir görüş olarak da şu husûsu belirtmişlerdir: Maksadlar bazen murad anlamına gelir. Bu âyette maksadın başına ta’lil harfi gelmesi ibâdetin tüm ins ve cinnin yaradılma gayeleri olduğu sonucunu doğurur. Ayrıca Allah’a ibâdet etmeyen ins ve cinnin muradlarının da O’nun irâdesinin önüne geçtiği de ortadadır. İşte bu konuda uygun olan görüş budur.

Mûtezilenin bu iki iddiâsından birinciye verilecek cevap şudur: Kat’î delillerin delâlet ettiği üzere, Allah Teâlâ’nın, lâmın te’vil edilmesini gerekli kılan bir maksadla herhangi bir fiil yaptığı öne sürülen bu gibi yerler için şöyle denilebilir: Allah’ın fiilinemebnî olan hikmet ve maslahatlar O’nun fiilinin bir gayesidir. Çünkü bu fiil şâyetO’ndan değil de başkasından sâdır olsaydı, o zaman da o kimsenin fiili olacaktı. İşte busûretle hikmet ve maslahatlar hakîkî gayeye benzetilerek, bu teşbihden doğan maksada işâret etmesi için, başına lâm getirilmiş, buna da “kulların yaratılma sebebi” ismi verilmiş, hattâ, “Yeryüzündeki şeylerin yaratılma sebebi, orada yaşayan insanlarınbundan faydalanmasıdır” denilmiştir. Buna da delil olarak “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı…” (el-Bakara 2/29) âyetini getirmişlerdir.

İşte bu cevap,başına lâm gelen fiillerin bir maksad belirtebileceğini ancak bu âyette böyle bir durumun söz konusu olmadığını kasdetmek için getirilmiştir. Çünkü ibâdet, çoğu cin ve insin yaratılması için gerekli olan bir gaye değildir ki, bu fiilin o gayeye götürücü ve teşekkül ettirici bir maksadı olarak teşbih edilerek ona “gaye” denilsin ve başına illet lâmı konulsun. Onların söylediği bu birinci husus doğru olsaydı, bunun, onların bu iddiâlarının ikinciye istidlâl edilebilmesi de mümkün olabilirdi. Çünkü bu ikinci istidlâlleri ancak lâmın medlûlünün bu fiilde “maksad” olmasına bağlıdır. Teşbih yoluyla “gaye” hâline getirilen bir şey “murad” olamaz. Bu nedenle de onun bir fiili gerektirmemesi, Allah’ın muradının kişinin irâdesinden sonra gelmesini gerektirmez.

İşte bu, istidlâli bozan bir durumdur.

Bu sözleri kitabında ele alan müellif İbn Şeyh, bu âyeti şöyle yorumlamıştır: Allahinsanları ve cinleri ibâdete müteveccih bir sûrette ve ona kâbiliyetli bir tarzda yarattığı için onları bu gaye üzere kılmıştır. Bunun isbatı da şudur: İbadet onlar için bir gaye ve muradın ötesinde yaratılma sebepleri değildir ki bunu yapmamaları hâlinde murâd-ıilahînin kişinin irâdesinin gerisinde kalmış olması gereksin. İbadet kelimesinin başındaolan lâm harfi; ancak bir maksad veya cümledeki fiilin nedeni ve sâikini belirtmek üzere, ins ve cinnin ibâdete müteveccih yâni ona kâbiliyyetli, kudret ve imkân sâhibi olarak yaratıldıklarını göstermek için teşbîh sûretiyle getirilmiştir. Onların bu sûretle yaratılmalarına ilâveten sem’î ve aklî delillerle de bu ibâdeti kavrayabilmeleri; sanki ibâdet için yaratıldıklarını ve ibâdetin onların yaratılma gayesi olduğunu göstermekte ve bu yüzden onların bu suretle yaratılmalarına “ibâdet gayesi” tanımlaması yapılarak başına lam-ı illet getirilmiştir, denilmek istenmektedir.

İbn Şeyh, Havâşî’sinde sözlerine şöyle devam ediyor: Allah Teâlâ âyetin zâhirî mânâsından “lâm”ı çıkararak anlamı, onların yaratılmaları gibi zâid bir mânâya tevcîh etseydi; o zaman onların ibâdet etmeleri kasdedilmemiş olacak ve bununla da bu âyetin zâhirinden başka bir mânâya dönülmüş olacaktı. Yok eğer zâhirî anlamına hamletseydi muhakkak bir men ve iptal söz konusu olur ve iki âyet; yâni bu âyetle A’râf sûresi 179.âyeti çelişirdi. Çünkü böylece ins ve cinden cehennem için yaratılmış olanların,ibâdetle sorumlu mahlûklar olmadığı kasdedilmiş olurdu.

Bahru’l-ulûm’da müellif âyetin takdirini, “bu iki fırkayı ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” şeklinde ifâde ederek bundan kasdın; kulun ibâdet edilecek olana ibâdeti îfâ etmesi ve emir ve nehiylerle mükellef kılındığı şeyleri ikâmede dâim olması anlamında olduğunu belirtir. Veya âyet, “onları, kendilerinden ibâdet talep etmek için yarattım” takdirindedir. Zîra Allah Teâlâ peygamberlerine indirdiği kutsal kitaplarda bu iki fırkanın kendisine ibâdet etmesini talep etmiştir. Bu ikinci takdir sahihtir ki bununla Allah’ın irâdesinin hiçbir zaman kasdedilmemiş olduğu anlaşılır. Daha önce de belirtildiği üzere taleb, irâdenin aksine, talep edilen kişiyi zorunlu kılmaz. Bunun anlamı da bazı ulemânın “ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” şeklinde takdir ettikleri bir tercihdir ki şu âyettede buna işâret olunmuştur: “Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti…” (et-Tevbe 9/31) Ehl-i sünnet mezhebi de bu görüştedir.

Şâyet onlar ibâdet için yaratılmış olsalardı bir an bile isyan etmemeleri gerekecekti.

Fakat onlar taleb-i ilâhîye mebnî bir mükellefiyet üzere yaradılmış olup Allah’ın irâdî bir teklifiyle mükellef kılınmamışlardır. Çünkü eğer bunlar talebî bir emir ile mükellef kılınmasalardı murad-ı ilâhî onların irâde-i cüz’iyelerinden geride kalmazdı.Maamâfih âsi kimse, ilm-i ilâhideki ayn-ı sâbitede bu işi yapabilecek kapasitede yaratılmasaydı ve emrolunduğu ibâdeti yapacak kudretle (akılla) techîz olunmasaydı yine teklîfî bir emirle yüklenecek ve kendisinden istenilen ibâdet tahakkuk etmeyecekti. Böyle olunca da emr-i ilâhiye karşı gelme ve isyân etme dâimî bir hal almış olacaktır.

Şâyet; “Vukû bulmayacağı bilinen bir şeyle mükellef tutmanın ve onu emretmenin faydası nedir?” diye sorarsan sana şöyle cevap veririm: Kendisinde îmanı kabule kabiliyyet olanla olmayanı birbirinden ayırmanın faydası, sâadet ve ve şakâvet ile bunların sâhiplerinin ortaya çıkması içindir.Bazıları da âyetteki ins ve cinden muradın onların, müminleri olduğu kanâatindedirler.Buna delil olarak da “Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık…”(el-A’raf 7/179) âyetini gösterirler ve burada cin ve insin kâfir olanlarının kasdedildiğini söylerler. Ayrıca bir kişinin bu âyeti “Ben mü’min olan cin ve insanları ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım” şeklinde kıraat etmesi hâlinde onun bu takdiri,çocuk ve delilerin âyetin umûmi mânâsından muâf tutulmuş olmaları sebebiyle ve“Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık…” (el-A’raf 7/179) âyetinin yukarıdaki tefsirinin istidlâliyle desteklenebilecek mahiyette bir görüş olarak ortaya çıkar.

İbnu’l-Melek şöyle demiştir: Eğer sen “Pek çok nefiste hâsıl olmadığı halde ibâdet nasıl oluyor da yaradılış sebebi sayılıyor?” dersen, biz sana şöyle cevap verebiliriz:

Buradaki nefislerden maksûd olan, İbn Abbas’ın dediği gibi yalnız mü’minlerin nefislerinin olması; ibâdet ile murad edilen husûsun da Rasûlullah (s.a.)’’ın “Her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzere doğar”[29] buyruğunda ifâde ettiği gibi nefislerin
mükellefiyete elverişli olarak yaratılmasının olduğu söylenebilir. Burada nefislerin“mârifeti: Allah bilgisi” murad ediliyorsa bunda da bir problem yoktur. Çünkü mârifetullah, kâfirler için de mevcuttur.

Nitekim Allah bu hususta şöyle buyuruyor:

“Andolsun onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, mutlaka: «Allah»derler…” (Lokman, 31/25) Beğavi’nin de tercih ettiği bir sözde Mücahid şöyle demiştir: “İbâdet etsinler”kelimesinin mânâsı “beni tanısınlar” takdirindedir. Sebebi de şu kudsî hadistir: “Ben gizli bir hazine idim. Tanınmak istediğim için mahlûkatı yarattım.”[30]

İrşâd’da müellif bu rivâyetle ilgili olarak şöyle demektedir: Allah’ın, sebebi müsebbebin yerine koymak suretiyle ibâdetten mârifeti kasdetmesinin altında yatan sır,itibar edilen şeyin, felsefecilerin mârifet bilgisi gibi gayrıyla hâsıl olmayan, ancak O’na ibâdetle elde edilebilecek mârifet olduğuna dikkat çekmek içindir.

Bazı ulemâ bu âyeti şöyle tefsir ederler: Onları ancak kendi tercihleri ile ibâdet etsinler de benim indimde şeref ve fazilete ulaşsınlar diye yarattım. Onları ibâdete zorlamadım. Şâyet zorlasaydım onlara bunu da yaptırabilirdim. Ama ben onlardan ve ibâdetlerinden müstağniyim. Netice olarak, onlar ancak fıtratlarının zorunlu kıldığı bir tercih ile mükellef kılınmışlardır. Allah kimi muvaffak kılıp ona istikâmeti gösterirse, o da yaratılma sebebi olan ibâdeti îfa eder. Kimi de yüzüstü bırakıp kovarsa, onu ibâdetten mahrum bırakır ve o fıtratı gereği ne için yaradılmışsa ona göre amel eder. Bir hadis-i şerifte: “Amel edin. Herkese yaratıldıkları şey kolaylaştırılmıştır”[31] buyruğu da bunu teyid eder.

Bu açıklamalar, Aynu’l-Meâni’de geçmektedir.Şeyh Necmeddin Dâye Te’vîlât’ında bu âyetin tefsirini şöyle yapmaktadır: Çünki benim mârifet incim ubûdiyet sadefinin içine bırakılmıştır. Mârifetim iki kısımdır:

Cemâl sıfatımın mârifeti ve celâl sıfatımın mârifeti. Her birinin kendine âid bir alâmeti vardır. Ubûdiyetin iki alâmeti var ki bunlardan biri ibâdete boyun eğmek, ikincisi de inadla boyun eğmemek, azmaktır. Her kim emrolunduğu üzere teslim ve rızâ ile ona
boyun eğerse, o kimse benim cemal ve lütuf sıfatlarımın alâmetlerini üzerinde taşımış,onun mazharı hâline gelmiş olur. Her kim de red ve kibir gösterisiyle ibâdet yapmamada inad ederse o da benim celâl ve kahır sıfatlarımı üzerinde taşıyan kişi olur.

Bu âyetin hakîkî mânâsı şudur: Cin ve insi, makbul görülen ve merdûd kılınan olmak üzere ikişer tip olarak yarattım. Makbul görülenlerin yaratılma sebebi, onların Allah’a ibâdetleri hasebiyle O’nun lütuf sıfatlarının mazharı olmaları, bunun alâmetlerini taşımalarıdır. Merdûd olanların yaratılma sebebi de hevâlarına kulluk etmelerinden
dolayı Allah’ın kahır sıfatlarının mazharı olmalarıdır. İşte bu âyetten benim anladığım bunlardır.Hikmet; tevhîd, ibâdet, ihlas ve Allah’a küllî yönelişde bütün insanların eşit kılındığı mânâsını iktizâ etmez. Çünkü bu çoğu zaman maişet kaygısıyla terk edilmektedir.

Bu yüzden“ahmaklar olmasaydı dünya harap olurdu” denmiştir. Bir kimsenin mertebesinin artması için bazen ona kahr sıfatının da ilişmesi lâzımdır. Her ne kadar Allah Kur’an’da kudretini belirtmek için sağ elini ifâde ediyorsa da O’nun her bir elinin diğerinin muhâlifi şeklinde bir işlevi olduğunu da gösterir. Yâni sağın bir fonksiyonu var ise sol avucunda onun zıddı bir özelliği bulunur. Bunu şu âyette görebiliriz: “Yer, tamamen O’nun avucu içindedir, gökler de sağ elinde dürülmüştür…” (ez-Zümer 39/67)

İlâhi hikmet, kendisine dercedilen her iki elin de zuhûrunu ihtivâ eder. Birisiyle bütün saâdet ehli için rahmet ve cennetleri müjdelerken, diğeriyle de küfür ehli için kahr,gazap ve onların muhtaç oldukları şeyleri ortaya koyar. Allah her iki iktizâyı da yaratmıştır. Aslolan, hakîkî mabûd Allah Teâlâ’nın cemâl ve kemâl aynâsında kâmil olan insanın varlığıdır. O kişi halk içinde Hakk’a müteveccih tek kişi gibidir.

Vâhidî, meâni âlimlerinin bu âyeti “Bana itâat etsinler ve boyun eğsinler diye yarattım” şeklinde takdir ettiklerini belirtmiştir.İbadetin sözlük mânâsı “zillet ve itâattir.” Cin ve ins her mahlûk, Allah Teâlâ’nın takdirine boyun eğen ve O’nun irâdesine itâat edendir. Allah onu murad ettiği şekilde yaratıp, takdir ettiği ölçüde de rızıklandırmaktadır. Hiç bir kimse yaratıldığı halden çıkmaya mâlik olamaz.

İbn Abbas bu âyetin takdirini, “isteyerek veya istemeyerek de olsa ubûdiyeti kabul etmeleri için onları yarattım” şeklinde yapmıştır ki şu mânâdadır: “Fıtratlarının kendilerini Allah’ın vahdâniyetini, yaratmada eşsiz oluşunu, başkasından çok kendisinin ibâdete müstehak oluşunu kabule zorlaması sebebiyle mü’minlerin isteyerek kâfirlerin de kerhen beni ikrar etmeleri için yarattım.” Bu sebeple mahlûkat O’nun kuludur. Bunu“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğmiştir” (el-Bakara 2/116) âyeti de şu mânâ ile teyid etmektedir:

Göklerde ve yerde olanlar, kendilerinde bulunan hudûs delillerinin gerektirdiği; başkası tarafından yönetilme,yaratılma ve başkaları için hizmete hâzır hâle getirilmiş olma sebepleriyle Allah’a âiddirler. et-Teysîr adlı eserde böyle mezkûrdur. Bu konuda söylenen sözler bunlardan ibarettir.İns ve cinnin hasr yolu ile ibâdet için yaratılmış olmalarının zikrinden maksad,rubûbiyetin Allah Tâlâ’ya, ubûdiyetin de mahlûka âid olduğuna işâret etmek içindir.Zirâ ibâdet, ins ve cinnin en belirgin vasfıdır. Hattâ bâzı âlimler ibâdetin risâletten daha faziletli olduğunu dahi söylemişlerdir. Bu yüzden Allah Teâlâ İsrâ sûresinin birinciâyetinde “kulunu geceleyin yürüten” buyurmuş “rasülünü yürüten” dememiştir. Yine kelime-i şehâdette de “abd: kul” kelimesini “rasûl/elçi” kelimesinin önüne geçiriştir.

Mahlukâttan her kim rubûbiyet iddiâsında bulunursa bu âyetin (ez-Zâriyât 51/56)tehdid ettiği husustan sakınsın. Her ne kadar kulda ortaya çıksa da bütün kemâlât Allah’a âiddir.

Kuldaki sâdece kemâlât-ı îlâhînin bir tezahürüdür, yansımasıdır. Onu kulda izhar edip kemâle erdiren Allah’tır.İbâdetler on kısımdır: Namaz, zekat, oruç, hac, Kur’an kırati, her hâlükârda Allah’ı zikr, helâli talep etmek, müslümanların ve birlikte yaşanan kimselerin haklarına riâyet etmek, dokuzuncusu emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker ve onuncusu da saadetin ve muhabbetullahda fenâ bulmanın anahtarı olan sünnete ittibâdır. Bu hususta Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmran3/31)

Molla Câmi şöyle demiştir:

Ey Allah’ın nebisi! Selâm senin üzerine,
Muvaf akiyet ve felah senin yanındadır.
Senin sünnetini takip etmezsem,
Ümmetinin âsilerinden olurum.
İsyan yükünün altında kalmışım,
Eğer elimden tutmazsan ayaklar altına düşerim.

Kula; Rabbine ibâdet etmesi, yaratıcısına farz, vâcib, sünnet ve müstehaplarla gerektiği vecihle ve O’nun emrettiği şekilde boyun eğmesi gerekir. Farzlar
tamamlanınca da kendisinden istenen kemâlât-ı ibâdetini yerine getirir. İşte kul istenen bu iki şeyi tamamlayınca da yapabildiği kadar nâfile ibâdetleri îfâ etmeye çalışır. Onun hiç bir tanesini küçümsemez. Çünkü Allah yaratırken de o kulunu küçük görmemiş ve onu gerekli bularak yaratmıştır. Allah hangi emrini sana yüklerse muhakkak onda kul için verdiği bir önem ve inâyet vardır. Bu sebeple seni o işle mükellef tutmaktadır.

Kul farzlara devam edince en yaklaştırıcı şeylerle Allah’a yaklaşır. Sahih bir kudsî hadiste şöyle vârid olmuştur: “Kulum kendisine farz kıldığım şeyden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetlerle bana yaklaşırsa ben de onu severim.Onu sevdiğim zaman onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.Eğer benden isterse mutlaka veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum. Mü’min kulumun canını alma husûsundaki tereddüdüm yapacağım başka hiç bir şeyde vâki olmaz. Çünki o ölümden çekinir ben ise onu ölüm ânının zorluğuna atarım.”[32]

Demek ki birinci kurbiyet, farzlarla olan Allah’a yakınlık, ikincisi ise nâfilelerle olanıdır. Muhabbetullahın meydana getirdiği; Hakk Teâlâ’nın kulunun kulağı, gözü, eli ve ayağı olmasına bir bak da farz ve nâfilelerle hâsıl olan bu ilâhî muhabbetin
kendisiyle gerçekleştiği şeyleri edâ etmeye devam üzere ol!

Nâfileler ancak farzların kemâle ermesinden sonra sahih olur. Yine nâfilenin kendisinde de farz ve nâfile vardır ki ondaki farzın da muhakkak tekemmülü gerekmektedir. Bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Benim kuluma namazda iken bakın, onu tam mı eksik mi kıldı.”
[33]

Şâyet tam ise tam olarak sevabı yazılır,noksan ise: “Kulumun nâfilesi var mı ona bakın!” der. Eğer onun nâfilesi mevcûtsa“Kulumun farz namazlarını nâfilesiyle tamamlayın” buyurur ve işte bu suretle bu nâfile ameller, o kula eksik farzları yerine verilir.

Nâfilelerin de, farzlarda bir aslı bulunan ve aslı bulunmayan diye iki türü vardır. İşte bu ikincisi zâhir âlimlerinin “bid’at” diye isimlendirdikleri şey olan müstakil bir ibâdet îcâdıdır. Allah Teâlâ bunu “İcâd ettikleri ruhbanlığı, biz onlara yazmamıştık…” (el-
Hadid 57/27) âyetiyle tavzîh etmekte, Rasûlullah (s.a.) de “sünnet-i hasene” diye isimlendirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Böyle bir sünneti ihdâs edenlere ihdas ecri ile kıyâmete kadar işleyecek olanlara verilen ecrin eksilmeksizin bir katı da o kişi
için vardır.”[34]

Nâfilenin farzın yerine geçme gücü olmadığı için onda da nâfile namazda olduğu gibi farzların kemâlini sağlayan bir takım fârizalar bulunmaktadır. Nâfile içindeki bu fârizalar farz namazlarda bulunan tesbihat, rükû ve secde gibi rükunları kapsamaktadır.

İşte bu söz ve fiiller nâfilelerdeki farzlardır.

Ayrıca şunu da bil ki bizim Rasûlullah (s.a.)’e tâbi olmamız da sünnet-i hasenedir. Biz o sünnet-i haseneyi ihdâsla bir ecir kazandığımız gibi onu îfâ edenlerin ecirlerinin (bir katına) da sâhip olacağız. Rasûlullah (s.a.)’in sünnet-i hasene ihdas etmemesi hasebiyle,ona ittibaya ma’tuf olarak bizim de sünnet ihdâsını terketmemiz durumunda,Rasûlullah’ın bu yolunu izlememizden kazanacağımız ecir, sünnet ihdası ile olanından daha büyük olacaktır. Zira Peygamber (a.s.) ümmetine çok emirler yüklemekten çekinirdi. Demek ki kim yeni yeni sünnetler ihdas ederse insanlara zorluk vermiş olur.

Oysa yapsaydı bunu Rasûlullah (s.a.) yapardı. O bile hafifletme amacıyla fazla mükellefiyetler yüklememiştir. Bu durumda şöyle diyebiliriz: Terk husûsunda(Rasûlullah’a) uymak, sünnet-i hasene ihdâs etmekten daha uygun ve daha ecirlidir. İşte sen de hâlini sana bahsettiğim şekle getir.

İmam Ahmed b. Hanbel’in hiç karpuz yemediği, bunun sebebini soranlara;Rasûlullah (s.a.)’in karpuzu nasıl yediğini bilmediği için bu işi terkettiğini söylediğibildirilmiştir. İşte burada da gördğümüz gibi Rasûlullah (s.a.)’in karpuz yemesinin şekliyle ilgili bir bilgi eline ulaşmadığı için karpuz yemeyi terketmiştir. İşte bunun gibi
ümmetimizin ulemasının diğer ulemanın önüne geçmesine sebep olan pek çok hâdise vardır. Bakınız, bu İmam Ahmed “.. bana uyun ki, Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmran3/31), “Andolsun Allah’ın Elçisi’nde sizin için Allah’a ve âhîret gününe
kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır” (Ahzab 33/21) gibi âyetlerin mânâsını kavramış ve Allah Teâlâ’nın buyruğunu yerine getirmiştir.

Fiil, söz ve halden müteşekkil sünnetle amel etmek, onu bilip de sayıp dökmekten daha faziletlidir. Öyleyse biz de ümmete gelmiş bu kadar emirler
varken, yeni sünnetler ihdâs ederek onların yüklerini niçin artıralım?

İsmail Hakkı Bursevi – Ruh’ul Beyan Tefsiri,cild.20,syf.76,84

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir