İnsan Şahsiyetini Dönüştüren Ahlaki Güzellik

İnsan Şahsiyetini Dönüştüren Ahlaki Tezyinat/Güzellik:Tevbe ve Af

Şimdiye kadar ahlaki olgunluk yolunda göstereceğin çabaların yol haritasını ortaya koyabilmek amacıyla ahlaki mimarinin ilke­lerini ele aldık. Bütün bunları ele alırken sakın ola ki hiç hata yap­mayacak yan-tanrı ya da yarı-melek bir insan tahayyül ettiğimizi düşünme. Baştan söyledik; bizde hata yapmayacağı varsayılan ve neredeyse melekleşerek doğasından gelen dürtüleri tümüyle yok edebileceği düşünülen bir ruhban sınıfı yoktur. Peygamber­ler dışında “ismet” (günahsızlık) sıfatına haiz hiçbir insan yoktur. Onlar da yan-melek ya da yarı-tanrı oldukları için değil, getirdik­leri mutlak vahyin korunması için günahtan azade kılınmışlardır. “Muhammed ancak bir peygamberdir” (Âl-i îmrân 3/144), “Sen ancak bir uyanasın” (Hûd 11/12), “De ki, ben sadece bir uyana­yım” (Sâd 38/65) ve benzeri ayetler peygamberlerin diğer insan­lardan farkının varoluşsal bir fark değil, bir misyon farkı olduğu­nu ortaya koymaktadır.

Anadolu erenleri ne güzel demişler: “Hamdım, piştim, ol­dum.” Bilmelisin ki hepimiz hayat yoluna ham olarak başlarız, yaptığımız hatalar ve edindiğimiz tecrübelerle pişeriz; “oldum” diyebilmek ise her babayiğidin harcı değildir. “0lma”nın yolu hamlığı hiç unutmamaktan ve benlik taslamamaktan geçer.

Olmadan “oldum” diyen her faniye aslında olmadığı, yeni sına­malarla gösterilir; ta ki haddini bilmek erdemini unutmasın. Töv­be hamlığını idrak, pişmeye hazır olduğunu ikrar etmektir.

Bu idrak ve ikrar en güzel şekilde şu ifadeyle tanımlanır: nasûh tövbe. Nasûh kavramını hatırlaman lazım; ahlaki mimarinin sa­mimiyet sütununu incelerken “Din nasihattir” hadisinden ha­reketle nasihat kavramı üzerine konuşmuş, nasihatin salt öğüt anlamına değil samimiyet anlamına geldiğini ifade etmiştik. îşte nasûh, nasihat kavramının sıfat hâli olarak tövbeye bir samimiyet muhtevası katmaktadır. Törenin nasûh sıfatı ile takviye edilmesi gerçek tövbenin ancak samimiyetle olabileceğini de bize gösteri­yor. Dilde kalmış ve samimi bir şekilde kalbe inmemiş olan tövbe, öze inmeyen şeklî bir ikrardan ibarettir.

Nasûh tövbe ise dilimizden önce kalbimiz ile ahlaki tezyinatı bozan unsurları samimi bir şekilde fark ve kabul ederek yeni bir yola çıkma iradesi göstermemizdir. Dolayısıyla gerçek tövbe, an­lık bir ifade ile değil, samimi (nasûh) bir şekilde yeni bir ahlaki sürece niyet etmekle ve bu yönde irade ortaya koymakla tezahür eder. Bu anlamda nasûh tövbe, samimi ve tövbe edenin geri dön­meyi düşünmediği tövbedir.

Gel bu sürecin adımlarım birer birer görelim. Her şeyden önce bilmelisin ki tövbe tamamıyla insanlara has bir süreçtir. Meleklerin tövbe etmeleri gereken bir hata ya da günahları ol­maz; hayvanâtın ve nebatâtın ise tövbe edecek sorumluluk duy­guları, bilinçleri ve iradeleri doğalarında bulunmaz. Tövbeyi ol­maması gereken utanç duyulacak bir eylem olarak değil, insan olmaktan kaynaklanan ve olması kaçınılmaz bir süreç olarak gör. İyilik ile kötülük ve salih amel ile günah arasındaki onulmaz di­yalektik, varoluşumuzun hem bir gerekçesi hem de zorunlu bir sonucudur. Şu hadis tövbenin bu varoluşsal boyutunu yansıtır:

Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize günah işleyip peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.(Müslim, Tevbe, 9,10,11.)

Tövbede ilk adım, hatanın fark edilmesidir. Fark edilmeyi sa­kın küçük görme, fark etmek idrakin ilk aşamasıdır. Bir davranı­şı hata olarak fark ve hissetmek, kişinin yapılan hata ile ilgili bir bilinci kendi özünde barındırdığını gösterir ki bu da tövbe yolu­nun açık olduğunu ortaya koyar. Kişi yaptığı davranışın hata ol­duğunu fark etmezse zaten sürecin başlamasını tetikleyecek bir iç irade oluşmaz,

İkinci aşama, hatayı net olarak tanımlayıp onunla samimi bir şekilde yüzleşmektir, İşte nasûh tövbeye ilk adım bu aşamada atı­lır. Bizde kişinin kendi hatasını ruhban sınıfı huzurunda itirafa dayalı bir günah çıkarma işlemi yoktur; Allah’ın huzurunda ken­di kalbindeki doğru ile davranışındaki hata arasında samimi bir şekilde yüzleşmek vardır ki samimiyetle bezenmiş nasûh tövbe budur. Bizde hatamızı ve sırrımızı kendisi de hatadan münez­zeh olmayan ruhbana değil kalplerde gizlediklerimizi de mutlak anlamda bilen Rabbimize ikrar etmek vardır. Hatayı ifşa zaman­la hatanın yaygınlaşmasına ve meşrulaşmasına yol açar. Günah çıkarma işlemi kolaydır, ancak her günah çıkarma işlemi yeni günahları teşvik edebilir.

Kişinin kendisiyle gerçek anlamda yüz­leşmesi ise zor ve çetin bir süreçtir ancak insan psikolojisinde ve davranışında kalıcı etki yapar. Bu anlamda günah çıkarma rahibe lafzi bir şekilde kendini açmaktır; tövbe güçlü bir idrak ve irade ile kalbi bir şekilde Rabbine yönelmektir. Özetle, günah çıkarma yüreği rahibe açma ve nihayetinde ona teslim olmadır; tövbe ise Allah’a teslimiyettir.

Günah çıkarma hatayı ifşa edip rahatlamadır; tövbe hata ile kalbinde ve zihninde yüzleştikten sonra yeni bir ahlaki sorumlu­luk üstlenme iradesi göstermektir. Tövbede eski davranışın getir­diği hatadan duyulan pişmanlık ile kötü ahlak unsurları terk edi­lirken yeni bir ahlaki yolculuğun inşa edici iradesi ortaya konur.

Üçüncü aşama, yüzleşme sonrasında ortaya çıkan bu irade ile başlar ve davranış kalıplarının ve alışkanlıkların değiştirildiği, ta­bir caizse, devrimci bir süreçle devam eder. Hatalı davranışların tekrarına yol açacak sebep ve ortamlardan uzak durulur ve her an yeni bir muhasebe ile nefisten kaynaklanan dürtü ve arzular kontrol altına alınmaya çalışılır.

Dördüncü aşama, tek tek davranışlar üzerinde gerçekleşen tövbelere dayalı değişimlerle yeni ve kurucu bir ahlaki tutarlılığa kavuşmaktır. Dolayısıyla tövbenin amacı sadece noktasal ve bi­reysel eylem bozukluklarını düzeltmek değil, nihai kertede yeni bir ahlak inşa etmektir,

Bu aşamaları kısaca özetlersek, birinci aşama samimi yüzleş­menin gerçekleştiği kalp aşaması, ikinci aşama değişim iradesi­nin ortaya konduğu zihin aşaması, üçüncü aşama bu iradenin davranışlara yansıdığı eylem aşaması, dördüncü aşama kendi içinde tutarlı ve kalbî muhasebe ile uyumlu bir ahlaki şahsiyet inşa etme aşamasıdır. Unutma, tövbe temelde yüreğindeki üret­ken bir sancı ile başlar ve yine yüreğinin yönlendirdiği kendisiyle banşık bir ahlaki şahsiyet oluşumu ile hedefine ulaşır.

Sevgili genç dostum,

Hata yapmaktan da, bu hatayla yüzleşerek tövbe etmekten de korkma. Gerçek tehlike hata yapmakta değil, hatayla yüzleşecek iç samimiyete sahip olmamaktadır. Yaptığın bir davranış sonra­sında yüreğinde tarif edemediğin bir sızı olmuşsa bil ki kendinle yüzleşmeye ihtiyacın var demektir. Yüreğini ve ruhunu pâk tut­maya çalış, göreceksin ki günah sana yaklaşamayacak.

Unutma, tövbe sadece sıradan bir pişmanlık hâli değildir. Tövbe sürecinde gördüğüm üç psikolojik süreci seninle paylaş­mak istiyorum ki tövbenin pişmanlık duygusunun ötesine giden boyutlarını biraz daha yakından görelim.

Her şeyden önce gerçek anlamda yaşanan nasuh bir tövbe sü­reci aynı zamanda bir ruhi eğitim sürecidir; insanın kendi kendi­sinin hocası olduğu bir ruhi eğitim süreci. Tövbe sürecinde kendi nefsini bir talebe gibi karşına alır, onunla yüzleşir, onu anlama­ya ama aynı zamanda da hesaba çekmeye çalışırsın. Bahsimizin ahlakın mayası bölümündeki unsurlarla beyan etmek gerekirse insana yaratılışında zerk edilmiş olan dört unsurdan akıl ve hik­met unsurları karşılarına tabiat ve şehvet unsurlarını alarak on­larla yüzleşir, onları sorgular ve yeni bir ahlaki eksene oturtmaya çalışır.

Bütün bu yüzleşme sonrasında ahlaki mimarinin temel un­surları olarak ele aldığımız irade, hürriyet ve niyet devreye girer. Hür irade akıl ve hikmetin talimatlarını tabiat ve şehvete iletir ve bütün unsurlar topluca bir niyetle nasûh tövbeye yönelir. Burada dikkatini hür irade kavramına çekmek isterim. Tövbe hür irade­nin eseridir, çünkü gerçek tövbe insanın kendi iç irade dinamik­lerinden kaynaklanır ve günah çıkarma işleminin aksine başka bir iradeye ihtiyaç hissetmeden devreye girer. Bu niyetle birlikte yanlış davranış terk edilir ve ahlaki mimarinin muhabbet/merha­met, samimiyet, emanet ve ahenk sütunları üzerinde adalet ilkesi ile uygulanacak yeni bir davranış biçimi, yeni ahlak ekseni üze­rinde benimsenir.

İstersen bir misal ile somutlaştıralım. Mesela emanete ihanet edilen ve tövbe gerektiren bir davranış söz konusu ise insanın mayasındaki akıl ve hikmet unsurları barındırdıkları emanet bi­linci, bu yanlış davranışa yol açan hırsın kaynağı olan tabiat ve şehvet unsurları ile yüzleşir. Daha sonra kendi içinden gelen hür bir irade ile emanete ihanet yoluyla ortaya çıkan kamu ve kul hakkını telafi edici bir niyetle harekete geçer ve ahlaki mimarinin dayanak sütunlarından olan emanet ve samimiyet ilkelerini yeni­den anlayıp içselleştiren bir iç muhasebe ile adaleti sağlayacak bir adım atar. Nihayetinde de zihninde ve eyleminde emanet ilkesini bir daha ihlal etmeme iradesine dayalı yeni bir ahlaki eksen oluş­turur. Bu yeni ahlaki eksen daha sonraki davranışların kriterleri­ni ortaya koyarak insan doğasındaki akıl ve hikmetin hizmetine sunar.

Dikkat et; burada akıl ve hikmetle başlayıp yine akıl ve hikmet­le biten bir ahlaki döngü var. Bu ahlaki döngünün gerçekleşmesi ahlaki öznenin kendisini bir tür iç eğitimden geçirmesi ve yeni bir idrake erişmesi ile mümkün olabilir. Dolayısıyla tövbe, ahlaki öz­nenin edilgen ve mahcup bir yüzleşmesi ile başlar, etken ve vakur iradesi ile tamamlanır. İşte, Anadolu erenlerinin pişmek dediği de budur.

Bak, Mevlânâ bu pişmede yanan samimiyet ateşini nasıl ta­nımlar:

Mum, ağlayıp gözyaşı dökünce daha da aydın bir hâl alır. Ağaç dalı da, ağlayan bulutun bereketi ve güneşin harâretiyle yeşerir, tazelenir. Yâni bir meyvenin yetişmesi için harâret ve su gerekir.

Tıpkı bunlar gibi, tövbelerin kabulü için de bulut ve şimşek, yâni gözyaşı ve gönül yanışı ister.

Şâyet gönül şimşeği çakmaz da göz bulutu yağmur yagdırmazsa, nefsin öfke ateşi ve günah alevleri nasıl söner? Vuslatın feyzi, yâni İlâhî tecellî nurunun parlaklığı gönülde,nasıl belirir? Mânâ menbâları nasıl coşup akar? Yağmurlar yağmasa gül bahçesi, yeşilliğe nasıl sır söyleyecek? Menekşe yaseminle nasıl ahidleşecek?

“Pişmek” ifadesinde de denıni bir şekilde ifade edildiği gibi, tövbe salt akli, mekanik ve lafzi bir süreç değil, duygusal, organik ve kalbi bir süreçtir. Pişmek, süreci hissetmeyi, sürecin içinde ya­narak olgunlaşmayı ve organik bir değişime uğramayı gerektirir.

İşte ruhi eğitimden kastettiğimiz bu pişme ve olgunlaşma süre­cidir ve nasûh tövbe bunun en önemli anahtarlarından birisidir.

Bu çerçevede, tövbe bir dürüstlük ve samimiyet eğitimidir; çünkü tövbe eden kişi kendi nefsiyle samimi ve dürüst bir şekilde yüzleşmeyi öğrenir. Tövbe sürecinde kendi nefsiyle yüzleşmesin­de dürüst ve samimi davranamayan birisi ise sosyal hayatta diğer insanlara karşı da asla dürüst olamaz, çünkü tövbe aynı zamanda bir özeleştiri eğitimidir; kendisini özeleştiriye kapatan birisi için tövbe kapıları da kapanır.

Tövbe bir tevazu eğitimidir; çünkü tövbe kendi hatasını fark ve kabul ile başlar. Kibirli insanların en önemli özelliklerinden biri­si ise kendisini hatasız görmesi ve bütün hataları başka insanlara yüklemeye çalışmasıdır. Tövbe, insanın kendi nefsine, boyun eğ­meyi öğretmesidir ki böylesi bir boyun eğiş kibrin en etkili ilacıdır.

Tövbe bir onur eğitimidir; çünkü insan, onurunu, hatalarında ısrar etmek suretiyle değil, hatalarından dönmesini sağlayacak bir tövbe süreci ile koruyabilir. Tövbe ile onur eğitimi almış birisi hem bir sonraki aşamada benzer hatalardan sakınarak onurunu korumayı öğrenir hem de başkalarının onurunu zedeleyecek dav­ranışlardan kaçınır.

Bir ahlaki olgunlaşma ve pişme süreci olan tövbe anlık ve nok­tasal bir davranış değişikliğine değil, kalıcı ve kapsamlı bir ahlaki eksen ihyasına zemin hazırlar. Biraz önce de zikrettiğimiz gibi, noktasal veya çizgisel bir ilerlemeye değil ahlaki anlamda para- digmatik bir sıçramaya yol açar. Mevlânâ bu paradigmatik sıçra­mayı ne güzel tasvir ediyor: ‘Tövbe bineği şaşılacak bir binektir, bir solukta aşağılık dünyadan göğe sıçrayıverir.”

Bu ruhi eğitim sürecini kişinin kendi kendisinin hocası oldu­ğu bir süreç olarak tanımlamamız seni yanıltmasın. Bu eğitim sü­recinin mutlak anlamda tek şahidi ve samimiyet gösteren ahlaki özneye doğru istikameti gösteren tek destekleyicisi vardır: Mutlak terbiye eden anlamında onu terbiye eden er-Rab. Terbiye kavramı , ile esmâ-i hüsnâdaki er-Rab isminin aynı kökten geldiğini tekrar hatırlatmış olalım.

İkincisi, tövbe süreci insanın, eşref-i mahlûkat olma özelliği­nin kaynağı olan akıl ve hikmetle bezenmiş doğal hâline dönme çabasıdır. Varlık bilinci ile ilgili farklı bölümlerde vurguladığımız gibi, biz insanın yaratılışında ve doğal hâlinde iyi olduğuna inanı­rız. Yanlış bir iş ve hata yapıldığında insanın doğasındaki bu maya öylesine rahatsız olur ki harekete geçer ve sorgulayıcı bir süreç başlatır.

Aslında “vicdan” dediğimiz budur. Vicdan, insanoğlunun yanlış bir şey yaptığında veya gördüğünde bir refleks olarak hare­kete geçen mayasındaki bu eşref-i mahlûkat özüdür. Düşünerek ve iradi olarak değil, doğal ve refleksif olarak harekete geçen bu öz, mayamızdaki akıl ve hikmetin tabiat ve şehvetimize egemen olmasını sağlar. Bu rasyonel bir fetva meselesi değil, gönlün mut­main olma meselesidir. Hz. Peygamberin (s.a.s.) şu hadisi bu hâli ne güzel tasvir ediyor:

Kalbine danış (kalbinden fetva iste), iyilik, nefsi te’min, kalbi tat­min eden; günah da nefiste iz bırakan ve başkaları fetvalar verse­ler bile sinede (gönülde) yine tereddütten kurtulmayan (vicdanı teskin etmeyen) şeydir.70

Vicdanın kaybedilmesi demek aslında bu özün kaybedil­mesi demektir ki insanı hayvanlardan ayıran akıl ve hikmetin devre dışına çıkmasıyla kişinin davranışlarının tamamıyla ta­biat ve şehvetinin denetimine geçmesi anlamına gelir. Bu da insanın hayvanlarda görülen dürtüleri benimseyerek canavar­laşmasıdır.

İnsanoğlu, bu canavarlaşma anında dahi yoğun bir gerilim ya­şar. Kabil’in Habil’i öldürdüğü anda yaşadığı varoluşsal pişman­lık, şok ve gerilim, insanoğlunun kendisini eşref-i mahlûkat kılan özünden kopmanın getirdiği suçluluk duygusudur ve o günden bugüne günah ve suç işleyen bütün torunlarında gözlenegelmiş- tir. Suçluluk hissi yaşamayan hiçbir cani, katil, hırsız ya da müte­caviz yoktur. Goethe’ye atfedilen bir söz bunu ne güzel ifade eder: “Günah yasak olduğu için acı vermez, acı verdiği için yasaktır.”

Günahın acı vermesi, insanın kendi ruhuna üflenen özden kop­masının getirdiği onulmaz sancının sonucudur.

İşte tövbe, tam bu gerilim hâli yaşanırken insanın kendisini eşref-i mahlûkat kılan özünü bir iç muhasebe ile yeniden keşfet­me çabasıdır. Allah’ın ruhuna üflediği mutlak iyiliğin kaynağına dönme gayreti ve iradesidir. Mevlânâ’nın neyin çığlığı üzerinden ifade ettiği asla dönme arzusu da bu öze dönme arzusunun ruhta uyandırdığı vuslat aşkıdır. Mevlânâ “Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel” der­ken günahta ısrarı teşvik etmiyor, bilakis insanın tövbe ile özüne dönme arayışının bitmemesi gerektiğini ifade ediyor. Bu yöndeki ümit kaybı ya Allah’ın el-Gafür isminden ya da kendi insani özün­den ümidini kesmektir. Birincisi gizli bir şirke, İkincisi varoluşu an­lamsız kılan bir vehme teslim olmaktır. “Bir günah işlediğinde he­men tövbe et, insan suya düştüğü için değil, sudan çıkamadığı için boğulur” da diyen Mevlânâ, tövbeyi önemsiz görmüş olabilir mi?

Tövbe baştan itibaren bozulabileceği varsayımıyla yapılırsa zaten nasûh bir tövbe değil, dilde kalan ve yüreğe inmeyen bir tövbe olur. Tövbe salih bir niyet ve güçlü bir irade gerektirir. Her hâlükârda tövbenin bir sınama süreci olduğu unutulmamalı ve bu sınama sürecindeki yeni gerilimlerde hiçbir şekilde ümitsizli­ğe düşülmemelidir. Unutma, Rabbimiz bize tövbeden ümit kes­meyi yasaklamıştır: “De ki ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, çünkü Allah bü­tün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan ve esirgeyen­dir” (Zümer 39/53).

Üçüncüsü, tövbe süreci kişiye affetme bilinci ve erdemi ka­zandırır. Bu açıdan ise tövbe süreci bir merhamet eğitimidir. Kendisi bir günah, suç veya hata dolayısıyla tövbe ile af ve mer­hamet talep eden birisi, sadece af ve merhamet talep etmenin adabını değil, af ve merhamet etmenin gerekliliğini de tecrübe ile görmüş olur. Kendisi af ve merhamet talep etme ihtiyacı duyan birisi, kendisinden af ve merhamet dileyen birisini de hem daha iyi anlar hem de ona daha olumlu yaklaşır.

Unutma, merhamet etmeyene merhamet edilmez, affedeme­yen de affa mazhar olamaz. Kendi küçük dünyasında başkalarını affedemeyen birisi Rabbinden nasıl af talep edebilir? ismiyle de tövbeyi her an hatırlatan Tevbe suresindeki şu ayet merhamet ile tövbe arasındaki ilişkiyi ne güzel anlatıyor: “Bilmiyorlar mı ki kullarının tövbesini kabul eden Allah’tır, sadakaları kabul eden de O’dur. Şüphesiz Allah tövbe kapsını alabildiğince açık tutmakta­dır; rahmetiyle kuşatmaktadır” (Tevbe 9/104).

Dolayısıyla, Rabbinden tövbe ile cif talep eden birisi, kendisi de affetmeyi kaçınılmaz bir şekilde öğrenir. Rabbinin kendi gü­nahlarını ve ayıplarını örtmesini isteyen birisi, başka insanların günahlarım ve ayıplarını ifşa etmekten korkmaya başlar. Zaten, aksi bir davranışta tövbenin amacı olan ayıplarım ve günahlarını örtecek bir affa mazhar olamaz.

Bak Şeyhoğlu Mustafa affetme ile affedilme arasındaki bu di­yalektik ilişkiyi 14. yüzyılın şiirsel diliyle ne güzel ifade ediyor:

Kıyunda mücrim olsa bir günehkar

Çü suçın bildi anı kılma azar

Ki ol dergaha çün mücrim gelesin

Ne itdünse birine yüz bulasın

Yarımda bir günahkâr suç işlese

Suçunu bilmiş ise onu azarlama

Sen de bir gün o dergaha suçlu gelebilirsin

Ne yapmışsan birine yüz bulacaksın71

O zaman genç dostum,

Bir hata yaptığın zaman ondan kaçma, onu kendi nefsinde bahanelerle örtmeye ve meşrulaştırmaya çalışma! Hatandan dö­nemeyeceğin gibi bir vehimle ümitsizliğe de kapılma! Bunu senin ahlaki kemal arayışındaki bir sınav ve bir aşama olarak telakki et ve kendini ruhi bir eğitim sürecinin içine sok. Ahlaki olgunluğuna güvendiğin insanlarla tabii ki istişare edebilirsin ama bu eğitim sürecinde günah çıkarma sürecine benzer şekilde bir dış faktöre bağımlı olmadığım unutma; bil ki iyi niyetle çıktığın bu süreçte seni eğitecek olan Rabbindir.

Önce seni istikamet üzere tutmak için doğana zerk edilmiş olan akıl ve hikmete başvurarak tabiat ve şehvetinle yüzleş. Bu yüzleşmede rehberin vicdanın olsun. Tövbe mekanik aklın ya da dilin sesi değil, hiç yalan söyleyemeyen vicdanın sesidir. Vicdanın mekânı ise akleden kalptir ki bir günah işlediğinde ya da yanlış bir iş yaptığında bir sızı ile seni uyarır.

Bu yüzleşmeden sonra hür iradenle ve sağlam bir niyetle dav­ranışlarını ahlaki değerler ışığında gözden geçir; sonra da ahlakın muhabbet, emanet, samimiyet ve ahenk sütunlarını tahkim et ve bütün bu ilkeleri kuşatacak bir adalet anlayışı ile davranışını dü­zelti Unutma, tövbe savunmacı ve reaktif bir süreç değil, arındırıcı ve inşa edici bir süreçtir.

Şunu da unutma ki tövbe dil ile değil hâl ile ortaya konan ve insanın sadece davranışlarını değil hayatını da dönüştüren dev­rimci bir süreçtir.

Hâle vurgu yapmışken istersen ahlak bahsini de şu ilkesel çer­çeve ile noktalayalım.

Genç dostum,

Öyle konular var ki soyut tefekkürle ele alınabilir, yine öyle ko­nular var ki ancak hâl ile ortaya konabilir. Ahlak ancak davranış olarak bir hâl şeklinde ortaya konduğu zaman gerçek anlamım kazanır.

Onun içindir ki ahlakçı olma ahlaklı ol! Her gün ahlak üzerine konuşan, ahlak tavsiye eden birisi o ahlak ilkelerini hayatına ve hâline yansıtmadıkça ahlakçılık yapmış olur, ama ahlaklı olmaz. Buna mukabil hâl ile ahlakım ortaya koyan kişi tek bir kelime ah­laktan bahsetmese dahi ahlaklıdır.

Soyut ahlakı hâline nasıl yansıtacağım özetle sorarsan sana derim ki Mevlânâ’nın ayak izlerini ve tavsiyelerini takip ederek evrendeki içkin ahlaktan ders almaya çalış:

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol

Hoşgörürlükte deniz gibi ol

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!

Ahmet Davudoğlu – Duruş,syf.372,381

70 Müslim, Bırr, 14; Ahmed b Hanbel, Müsned, IV, 227; Nevevi 40 Hadis, s. 35.

71 Şeyhoğlu Mustafa, Kenzu’l-Küberâ ve Mehekkü l Ulemâ, s. 75,

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir