İmam Şafii (r.a) Hakkındadır

 

İmam Şafii (r.a) Hakkındadırİmam Ebû Abdullah Muhammed bin idris bin Abbâs ibni Osman bin Şafiî’ bin Sâib bin Ubeyd bin Abd-i Yezid bin Hâşim bin Muttalib İbni Abd-i Menâf Kureyşlidir. Dedesi Şâfi’ delikanlılığında Resûlullah (salla)- lahü aleyhi ve selem) ile görüşmüş, şerefli sohbetine kavuşmuştur. Onun babası Sâib (radıyalahü anh) Bedir günü islâma gelmiştir. Bu harbin ba­şında Benî Hâşim sancağını taşırdı. Sonra müslümanların elinde esîr ol­du. Fidye verip kurtulduktan sonra müslüman oldu.

Imâm-ı Şâfiî Gazzede, bir rivâyette Askalanda, yahut Yemende, yüz elli (m. 676) yılında dünyaya geldi. Yukarıda geçtiği gibi, bu yıl, Imâm-ı A’zamın (rahmetullahi aleyh) vefat ettiği senedir. Bazıları, imâm-ı A’zamın vefâtı günü dünyaya geldi dediler, iki yaşında iken Mekkeye getirdiler.

Muhammed bin Hakem der ki: Imâm-ı Şâfiînin annesi, İmama hâmile iken, rüyâda, Müşterî yıldızının karnından çıkıp, her memlekete bir par­çasının düştüğünü gördü. Rüyâ ta’bircisine gidip, rüyâsını ta’bîr ettirdi. Tabirci, büyük bir âlim olacak çocuğun dünyaya gelir dedi.

Imâm-ı Şâfiî der ki: Bir gece rüyâda Resûlulahı (sallallahü aleyhi ve sellem) gördüm. Ey oğul, sen kimdensin buyurdu. Ey Allahın Resulü, si­zin kabîlenizdenim dedim. «Bana yaklaş!» buyurdu. Yanma gittim. Ağzı­nın bereketli suyunu alıp, dilime, ağzıma ve dudaklarıma sürüp:«Hadi git, Allah sana bereket versin» buyurdu.

Yine İmâm buyurdu: Mekkede, çocuk iken Resûlullahı (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyâda gördüm. Tam heybet ile, Mescid-i haramda imam olup, insanlara namaz kıldırıyordu. Namazı bitirince, yüzünü insanlara dö­nüp, ilim öğretmekle meşgul oldu. Ben de yanına yaklaşıp: Bana da öğre­tin dedim. O anda yenlerinden bir mîzân, ya’nî terâzî çıkarıp: «Bu senin içindir» deyip bana verdi. Ben rüyamı, ruyâ tabircisine arz ettim. Sen ilimde imam olursun ve sünnet üzere bulunursun. Zirâ Mescid-i haramın imamı, bütün imamların üstünüdür. Terâzî ise, sen kendinde Resûlullahın hakikatim bilip, kavuşursun dedi.

Derler ki: imâm-ı Şâfiî önceleri fakîr idi Ders okumak, ilim öğrenmek için hocaya verdiklerinde, hocaya verecek parası yok idi. Bu yüzden hoca kendisiyle iyice meşgul olmazdı. Ama muallim, ne zaman bir çocuğa birşey öğretse, imam derhal onu ezberler ve öğrenirdi.Sonra muallim başka yere gitse, ezberlediklerini çocuklara öğretirdi.Nihayet hoca gördü ki,Şâfiîden çocukları öğretmede kendisine hâsıl olan fayda,ondan istediği ücretten fazladır. Hırs ve mal isteğini bırakıp ondan para istemedi.Bu hal üzere devam etti. Dokuz yaşında Kur an-ı kerîmi öğrendi.

Imâm-ı Şafii anlatır: Kur’ân-ı kerîmi hatim ettiğim zaman, âlimler ile oturur, sohbet ve arkadaşlık ederdim. Hadîs ve mesele ezberlerdim Fa­kir idim, öyle ki, kâğıd alacak param yoktu. Bazen bir kemik parçası alıp, üstüne yazardım. En önce Müslim bin Hâl idden ilim öğrendim. O zaman Mâlik bin Enes’in müslümanların imâmı, muvahhıdlerin rehberi olduğu ha­berini aldım. Onun huzuruna gidip talebesi olmak arzusu içime doğdu. Bu arzuyla, Mekkeden birinden bir (Muvattâ) nüshası ariyet, emânet ola­rak aldım ve ezberledim. Sonra Mekke vâlisinin meclisine gittim. Bana iki mektûb verdi. Birisi Medine vâlisine, diğeri Mâlik bin Enese yazılmış idi. Mektûbları alıp. Medîneye vâlinin yanına gittim. Vâli bana: «Ey genç, eğer bana Medîneden Mekkeye kadar yalın ayak gitmeği teklif eylesen, Imâm-ı Mâlikin kapısına gitmekten kolay bulurdum» dedi. O zaman ben: Eğer emir (ya’nî vâli) emr ederse, İmâmı da’vet edip, huzûrunuza getirir­seniz iyi olur dedim. «Nerde onun bize gelmesi! Keşke biz onun kapısı­na varıp, uzun zaman beklesek de, sonra bize kapı açılsa, râzıyız» dedi.

İmam anlatır: Sonra vâli ata bindi. Biz de beraber gidip, İmâm-ı Mâ­likin evine geldik. Vâlinin yanında bir kimse var idi. Kapıyı çaldı. Siyâh bir câriye çıktı. Vâli, câriyeye: Efendine söylel Vâli kapıdadır dedi. Câ­riye içeri girdi. Bir müddet kaldıktan sonra gelip: Efendim der ki, suâli var ise, bir kağıda yazsın cevabını verelim. Yok bir başka iş için geldi ise, perşembe günü konuşmuştuk, şimdi görüşmemize luzûm yok, dö­nüp gitsin» dedi. Vâli, yanımda Mekke vâlisinin mektûbu vardır, önemli bir mes’eledir, kendisine arz etmek isterim dedi. Câriye içeri girdi ve gel­di. Elinde bir iskemle vardı. İskemleyi yere koydu. O sırada Imâm-ı Mâ­lik çıktı. Uzun boylu idi. Büyük âlimlere mahsûs kaftan giyiyordu. O hali ile tam heybetli idi. Mekke-i mükerreme vâlisinin mektûbunu İmama ver­di. Mektûbda: Muhammed bin Idris, değerli bir insandır. Annesi tarafın­dan şeriftir… Hâli şöyledir, şöyledir dediği yere gelince, mektûbu elin­den atıp: «Sübhânellah, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve selem) ilmi, mektûb ve risâle göndermekle ¡stenecek, elde edilecek hâle mi geldi?» dedi. Immâ-ı Şâfiî der ki: Evet, kerem etmiş olursunuz efendim dedim. Sonra İmam buyurdu: «Allahü teâlâ senin kalbine bir nûr vermiştir. Onu nasiyet ile söndürme!» Arkasından devam edip: «Yarın, sana (Muvattâ) kıraat edecek bir kimse ile gelirsin» buyurdu. Ben, Muvattâyı ezber­den okurum diye arz ettim. Ertesi gün imama geldim. Okumağa başladım.

İmama ağırlık olmasın, onu çok yormıyayım diye, ne zaman okumağı kes­mek istesem, benim güzel okuyuşumun zevki İle: «Ey genç oku, daha oku» der idi. Böylece birkaç günde kıraati tamamladım. Sonra Medinede kaldım. Imam-ı Mâlik vefât edinciye kadar ayrılmadım.

Imâm-ı Şâfiî, Imam-ı Mâlikin bir sözünü söyliyeceği zaman : -Bu, bi­zim üstâdımız Mâlikin sözüdür,» der idi.

Imam-ı Ahmed bin Hanbelin oğlu Abdullah der ki: Babama, Şâfiî na­sıl bir kimse idi? Sizin ona çok dua ettiğinizi ve onu hep övdüğünüzü duyu­yorum dedi. Babası buyurdu: Ey benim oğlum! Şâfiî, günün parlak güneşi olup, insanlara sihhat ve âfiyyet sunucu idi. Bunlara kimse ihtilaf ede­mez.

Abdullahın kardeşi Sâlih bin Ahmed bin Hanbel der ki: Bir gün ba­bam hasta idi. Şâfiî iyâdete, ya’nî babamı ziyârete geldi. Babam hasta ol­duğu halde, derhal kalkıp karşıladı. İki gözünün arasını öpüp, kendi ye­rine oturttu. Kendisi de onun önünde oturdu. Sonra bir saat ona süal sor­du. Şâfiî kalktı ve atına bindi. Babam özengisini tuttu ve yanı sıra yürü­dü. Bu haber, Yahyâ bin Muine gelince: Sübhânellah, niçin böyle yaptın? dedi. Babam: «Ey Ebû Zekeriyyâ, eğer sende bir tarafından yürüseydin faydalanırdın. Fıkıh ve ilim öğrenmek istiyen, onun bindiği hayvanın kuy­ruğunu koklasın» buyurdu.

Yine Ahmed Ibni Hanbel anlatır: Şâfiînin zamanında İslam üzere min­net ve gayreti çok olan, Şâfiîden ileride kimse yok idi. Ben her nazamdan sonra ona dua edip: Yârabbil Beni, annemi – babamı ve Muhammed bin Idris-i Şâfiîyi mağfiret eyle derim.

Hüseyin bin Muhammed Za’ferânî der ki: Şâfi’den okuduğum her kitabda, Ahmed bin Hanbel şâhid ve hazır idi.

Imâm-ı Şâfiî der ki: İlmi, izzet-i nefs ve kibr (kendini büyük görmek) için istiyenlerden hiç biri felah bulmuş değildir. Ama ilmi, kendini aşağı görmek, kimseden birşey almamak, âlimlere ve insanlara hizmet etmek için istiyen elbette felah bulur, kurtulur.

Yine buyurdu : Münâzaradan maksadım, doğruyu meydana çıkarmak idi. Kendi sözümü kabûl ettirmeği düşünmezdim.

Şâfiînin kızkardeşi oğlu Ebû Muhammed, annesinden naklen anlatır: Bazan bir gecede Şâfiînin yanına otuz kere ışık getirirdik. Zira âdeti şöy­le idi ki, sırt üstü yaslanır, tefekkür ederdi. Sonra ışık getirin derdi. Işık götürürdük. Yazılması lâzım gelen şeyleri yazar, ışığı götürün derdi.

Şâfiî buyurdu ki: Bir kimse bir mümin kardeşine gizli olarak nasihat eylese, faydalı olur. Herkesin ortasında nasihat ederse, hiyânet etmiş olup, faydası olmaz.

Müzni der ki: Ben Şâfilden kerem sâhibi kimse görmedim. Bir bayram gecesi onunla beraber mescidden çıktım. Bir mes’ele hakkında konuşu­yorduk. Evinin kapısına gelince, bir köle kendisine bir kese getirip, efen­dimin size selâmı var, bu keseyi kabul eylesinler buyurdu, dedi, imam keseyi aldı. O sırada birisi gelip: Yâ Ebâ Abdillah, şu an hanımım bir ço­cuk doğurdu. Yanımda hiç param yoktur. Senden, Allah rızası için biraz para istiyorum dedi. Elindeki keseyi, o gelene verdi ve evine girdi. Hal­buki kendi yanında hiç parası yok idi.

Yûnus bin Abdül-a’lâ der ki: Şâfiîden işittim: Allahü teâlânın, bir kim­seyi, şirkten başka her günâha mübtelâ etmesi, kelâmda bahis ve münâ- zara etmesinden hayırlıdır. Çünkü ben, kelâmdan, kat’iyyen beklemedi­ğim bir şeye muttali’ oldum buyurdu.

Yine buyurdu: Kelâm mubahasesini iltizâm edip, felâh bulan kimse yoktur.

Hamîdi anlatır: Şâfii San’adan Mekkeye geldi. Bir mendil içinde sak­ladığı onbin altını vardı. Mekkenin dışında, Çerke dedikleri çadırını kur­du. Gelen geçene o altınlardan verdi. Hepsini bitirinceye kadar Mekke­nin Finâsından ayrılmadı. Sonra Mekkeye geldi.

İmamın üstünlükleri, faziletleri bu kadarla tamam olmaz. Onun üstün­lük ve meziyyetleri sayılamıyacak, anlatılamıyacak kadar çoktur. Velha­sıl dünyanın hertarafının imamıdır. Allahü teâlâ önceki ve sonraki ilimleri onda toplamıştır. Onun kadar adı duyulan olmamıştır. Ondan önceki ve sonraki imamlarda olmıyanlar, onda vardı. Hazreti Mâlik bin Enesten, Süfyân bin Uyeyneden, Müslim bin Hâlidden ve daha birçok âlimlerden ha­dîs dinlemiştir. Ondan da, Ahmed bin Hanbel, Ebû Sevr İbrahim bin Hâlid,

Ebû Ibrâhim Müznî, Rebî bin Süleymân-ı Murâdî ve daha bir çok âlimler tahdîs eylemiş, ya’nî hadîs öğrenip rivayet etmişlerdir. Yüz doksan beş (m. 810) yılında Bağdada geldi. İki yıl kaldı. Sonra Mekkeye gitmek niy- yetîyle çıkıp, yüzdoksan sekiz (m. 813) yılında, Mekkeye vardı. Orada bir kaç ay kalıp, sonra Mısıra gitti ve orada vefat eyledi. Cum’a gecesi yat­sı namazı vaktinde bu dünyayı terk eyledi. Cum’a günü ikindiden sonra defin olunmuştur. İkiyüz dört (m. 819) yılı Receb ayının son günü idi. Elli dört sene yaşadı.

Rebî’ der ki: Imâm-ı Şâfiînin vefâtından birkaç gün önce, rüyâmda, hazreti Âdem aleyhisselâmın vefat ettiğini gördüm. Sabah olunca, bazı âlimlere anlattım. Bu rüyâ, yeryüzünün en büyük âliminin öleceğine işârettir dediler. Zira Allahü teâlâ herşeyin ismini Âdem aleyhisselâma öğret­miştir. Az zaman sonra Imam-ı Şâfii vefât eyledi.

Muzni det ki, vefatı hastalığında Imam-ı Şâfiînin yanına gittim. Bu geceyi nasıl geçirdin, sabaha nasıl çıktın? dedim. Buyurdu ki; Dünyadan göçerek, kardeşlerden, dostlardan ayrılarak sabahladım, ölüm şerbetini içip, kötü emellerimle Melik ve Mabudun divân ve huzuruna çıktım. Yine de bilmiyorum ki, Cennetlik miyim. Bilsem sevinir müjde veririm. Bilmi­yorum ki. Cehennemlik miyim, kendime taziye vereyim. Sonra ağlayıp şu mealde beyitler söyledi:

Kalbimi zulmet basıp, daralınca yollarım,

Ricâm merdiven olur, hep afvını umarım.

Ne kadar büyük olta işlediğim günâhlar,

Onlardan daha büyük mağfiretin, afvın var.

O büyük günâhları ancak sen afv edersin,

Afvet beni yâ rabbi, İhsân sahibi sensin.

Merhametin olmasa, şeytandan kim dönerdi.

Safıyyullah Âdemi bile iğva eyledi.

(İleri görüşlülükte, zekâda ve idârede bir tane idi. Mürüvvet ve fütüvvette şaşılacak mertebede idi. Cihânın kerimi, zamanın cömerdi idi. Vaktinin en üstünü, zamanının en âlimi, imamların hücceti, delili İdi. Riyâzet ve kerâmeti bu kitabda anlatılacak cinsten değildir. Onüç yaşında iken, Haremde; «İstediğinizi bana sorunuz» diye seslendi. Onbeş yaşın­da iken fetvâ vermeğe başladı. Cihânın imamı olup, üçyüzbinden çok hadîs-i şerifi ezberden bilen imâm-ı Ahmed, Imâm-ı Şâfiîye talebe olmağa geldi. Huzurunda edeble oturdu. Birtakım insanlar; «Sizin, onun yanına gitmenize lüzûm yoktu» dediler. Cevâbında; Bizim ezber bildiklerimizin ma’nalarını o biliyor. Onu görmeseydik, ilmin kapısında kalacaktık. Biz yalnız hadîs-i şerif biliyoruz. O ise, âyetlerin ve hadîslerin hakikatim an­lıyor. O, cihânı aydınlatan bir güneş, insanları selâmete kavuşturan bir rehberdir» dedi.

Ahmed bin Hanbel dedi ki; Fıkhın kapısı insanlara kapanmıştı. Allahü teâlâ bu kapıyı, Şâfiînin sebebiyle açtı. Şâfiî dört ilimde derin âlim idi. Bu ilimler lügat, ilmi, münâzara, fıkıh ve meânî ilimleri idi. Peygam­ber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurduğu; «Her yüz sene başında, benim dînimi insanlara öğretmek için bir âlim gönderilir» hadis-i şerifle övülen Imâm-ı Şâfiîdir.

Süfyân-ı Sevrî der ki: Şâfiînin aklını, insanların yarısının aklı ile tart­salar, ağır gelirdi.

Bilâl-i Havas der ki; Hızır aleyhisselâmdan Şâfii hakkında ne düşün­düğünü sordum. Cevabında; «Evladlardandır» dedi.

Önceleri, düğünlere ve da’vete gitmezdi. Dâima ağlardı ve aşk-ı ila­hi ile yanardı. Sonra Selim-i Râtini sohbetine kavuştu. Sohbetinde uzun zaman kaldı. Vilâyet makamlarını geçip, kuvvetli tasarruf ve te’sir sahibi oldu. Nitekim Adbullah-ı Ensârî (rahmetullahi aleyh) der ki: Ben Şâfinin mezhebini bilmiyorum. Fakat onu seviyorum. Çünkü, evliyalığın hangi ma­kamına baktımsa, onu önümde gördüm.

Şafiî der ki: Hazreti Aliyi (kerremallahü vecheh) rüyada gördüm. Par­mağından yüzüğünü çıkardı, parmağıma taktı. Bu hareketi, kendi ilminin ve Resûlullahın ilminin bana geçmesi sebebi ile idi.

Şafiî, altı yâşında iken, mektebe gitmeğe başladı. Annesi, Beni Hâşim kabilesinden ibâdete düşkün zâhide bir hanım olup, insanlar emânet­lerini ona verirlerdi. Birgün iki kişi gelip, saklaması için bohça verdiler. Sonra birisi gelip, bohçayı istedi. Herkese itimadı olduğundan bohçayı gelene verdi. Biraz sonra diğeri geldi. Bohçayı istedi. Cevâbında, bohça­yı arkadaşına verdim dedi. Gelen, biz ikimiz beraber gelmeyince, vermez­siniz dememiş miydik deyince, evet dedi. O halde, niye bohçayı ona ver­din? diye sordu. Şâfiînin annesi üzüldü. O sırada Şâfiî geldi ve: «Anne­ciğim niye üzgünsün?» dedi. Annesi durumu anlattı. Şâfiî dedi ki, üzüle­cek, korkacak birşey yok. Bohçayı istiyen nerededir? Onunla konuşayım. Bohçayı istiyen, benim dedi. Şâfiî dedi ki, senin bohçan yerindedir. Git arkadaşını getir ve bohçayı al dedi. O adam ne yapacağını şaşırdı. Yanın­da bulunan kadıvekili de, bu cevabdan hayretler içersinde kalıp, öylece uzaklaştılar.

Sonra İmâm-ı’ Mâlikin talebesi oldu. O zaman Mâlik yetmiş yaşın­dan fazla idi. Mâlikin evinin kapısında oturdu. Mâlikin verdiği fetvâları, kapıdan çıkanlardan okur, fetvâ istiyene, ya’nî soru sorana derdi ki, geri dön ve imama söyle ki, daha ihtiyatlı olsun, imam dikkat nazarı ile bakın­ca, Şâfiîinin haklı olduğunu görürdü; Şâfiîyi severdi ve okşardı. O zaman, halîfe, Hârun Reşîd idi.

Hârun Reşîd, bir gece hanımı Zübeyde ile münâkaşa etti. Zübeyde, Hâruna: «Ey Cehennemlik» dedi. Hârun cevabında: «Eğer ben cehennem­liksem, seni boşadım» dedi. Biribirlerinden uzaklaştılar. Halbuki Hârun Zübeydeyi çok severdi. Bu ayrılık, bu uzaklaşma Hâruna çok dokundu. Bağdad âlimlerini toplayıp, bu mes’eleyi sordu. Hiç kimse cevab vereme­di. Hepsi Hârunun cehennemlik veyâ cennetlik olduğunu Allah bilir dedi­ler. Âlimlerin arasından bir genç kalktı ve: «Ben cevâb veririm» dedi. Oradakiler şaşakaldılar. Ve herhalde deli olsa gerektir, zira bu kadar âlimin cevâb veremediği bir mes’eleye, nasıl cevâb verir dediler. Hârun bu genci çağırdı ve: «Hadi, cevab ver» dedi. Şâfiî dedi ki, senin mi be­nimle işin vardır, benim mi seninle? Hârun, benim seninle işim var dedi. Şâfiî, o halde, tahttan in. Zira âlimlerin makamı daha yüksektir dedi. Ha­life, onu tahta oturttu. Sonra Şâfiî dedi ki, önce sen benim sorularıma cevab ver, sonra ben senin sorularına cevab vereyim. Peki, sor dedi. Şâfii sordu: Bir günâhı işliyebileceğin halde, Allah Korkusundan, onu terk et­tiğin oldu mu? Hârun, evet Allahü tealâya yemin ederim ki, oldu dedi Şafii: «Senin Cennetlik olduğuna hükmettim buyurdu. Oradaki âlimler «Hangi delil ve vesika ile bunu söyledin» diye bağırdılar. Şâfii: Delilim Kur’ân-ı kerimdir. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerimde: «Bir kimse, Allah korku­sundan nefsini arzularından, isteklerinden (ya’ni günâhlardan) men’ eder­se, onun yeri elbette Cennettir» buyuruyor, dedi. Âlimler, bu kimbilir, na­sıl bir insan olacak dediler.

Bir kere ders verirken, ders esnasında on defa ayağa kalktı. Sebebi­ni sordular. Buyurdu ki: Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oyun oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini gördüğüm zaman, hürmeten aya­ğa kalkıyorum. Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) torunu ayakta dururken, oturmak revâ değildir.

Bir kimse Mekkenin mücâvirlerine verilmek üzere, bir mikdar para gönderdi. Şâfii de orada idi. Paranın bir kısmını ona getirdiler. Şâfii pa­ranın sahibi, bu parayı kimlere verin demiştir? dedi. Cevâbında, takvâ sa­hibi dervişlere verilmesini vasiyyet etti deyince, Şâfii, ben bu paradan alamam, ben takvâ sâhibi değilim dedi ve parayı almadı.

Hârun Reşide her sene Bizans İmparatorluğundan vergi olarak çok pa­ra ve mal gönderirlerdi. Bir sene, âlimlerle münâzara etmek üzere, ruhban­lar gönderdiler. Eğer, bizi yenerlerse, onlara vergi vermeğe devam ede­riz, yoksa vermeyiz dediler. Dörtyüz hıristiyan geldi. Halîfe, bütün âlim­lerin, Dicle nehri kenarında bulunmalarını emretti. Sonra Hârun, Şâfiiyi çağırdı ve : «Onlara Sen cevab vereceksin» dedi. Diclenin kenarında top­landılar. Şâfii seccâdeyi omuzuna alıp, nehre doğru yürüdü. Seccâdeyi suyun üzerine atıp, üzerinde oturdu ve : Benimle münâzara etmek isti- yenler buraya gelsin» dedi. Bu hâli görünce, hepsi müslüman oldular. Bi­zans İmparatoruna, gönderdiği adamların Şâfiînin elinde müslüman ol­dukları haberi gidince, imparator: «Allaha şükür ki, o adam (Imâm-ı Şâ­fii) buraya gelmedi. Eğer buraya gelseydi, buradakilerin hepsi müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı» dedi.

Bir grup insanlar Haruna, Şâfiînin Kur’ân-ı kerîmi ezberlemediğini söylediler. Gerçekten de öyle idi. Fakat hafızası öyle kuvvetli idi kî, Hâ­run onu imtihan etmek isteyince, kendisini Ramazanda imam tayin etti. Şâfii, her gün, Kur’ân-ı kerîmden bir cüz mütalâa ederdi ve gece terâvih namazında o cüz’ü okurdu. Böylece bir Ramazanda Kur’ân-ı kerîmi ez­berledi.

Ahmed-i Hanbel mezhebine göre, bir namazı bile bile terk eden kâfir olur. Şâfii mezhebine göre kâfir olmaz, fakat öldürülür. Şâfii, Ahmede dedi ki,bir kimse namazı terk ile (size göre)kâfir oluyor, müslüman olması için ne yapmalıdır. Cevabında, namaz kılmalıdır dedi. Şâfiî: Kâfirin namaz kılması doğru olur mu? Dedi.Fıkhın esrarını bildiren bu söz üzerine Ahmed sustu.

Buyurdu ki: Ruhsat ve tevillerle uğraşan bir âlim görürseniz, anla­yın ki ondan fayda gelmez.

Buyurdu : Bana edebden bir kelime öğretenin kölesi olurum.

Buyurdu : Câhillere ilim öğretmeye kalkan, İlmin hakkını zay’ eder, ilmi lâyık olandan esirgeyen, zulm etmiş olur

Buyurdu : Eğer dünyayı bir ekmek kırıntısına bana şatsalar, almam. Buyurdu : Aklı, fikri mi’deainde olanın kıymeti, bağırsaklarından çı­kanla ölçülür.

Bir gün İmama bir kimse gelip, nasihat İstedi. Buyurdu ki : Parası ve malı senden çok olanı kıskanma. O, malına ve parasına hasret olarak ölür. Gıbta edeceğin kimsenin, İbâdet ve taatının çokluğuna gıbta et; zira  ölene kimse gıbta etmez. Yaşıyanlar da az sonra öleceği için, onlann dünyalıkları özenmeğe değmez.

Ebü Saîd der ki, Şâfiî: Bütün âlimlerin İlmi, benim ilmime yetişeme­di, benim ilmim de tasavvuf ehlinin İlmine yetişemedi, onların da ilmi ta­savvuf büyüklerinin ilmine yetişmedi buyurdu.

Ahmed ibni Hanbel anlatır : İmâmı rüyâmda gördüm ve : Ey karde­şim, Allahü teâlâ sana ne muamele etti? diye sordum. Cevabında ; «Beni mağfiret eyledi. Kerâmet tâcı giydirdi. Bana tac verip, insanlar arasında yüksek bir mertebe ihsan etti ve bana dedi ki, sana bu ni’meti vermemin sebebi, halinle övünmemen, sana verdiğim ilimle kendini büyük görmemendir» buyurdu.

Fıkıh, usûl, hadis, nahiv ve lügat âlimleri, Imâm-ı Şâfiînin emâneti, adâleti, zühdü, veraı, takvâsı, cömertliği, hüsn-ö sireti (ahlâkının güzelliği) ve mertebesinin yüksekliğinde icma’ eylemişlerdir. (Rahmetullahı aleyh, rahmeten vâsıaten).

Imam-ı Gazali (rahmetullahi aleyh), Ihya-ül ulûm kitabının birinci cil­dinde, Imâm-ı Şâfiîyi anlatırken şöyle yazıyor: İmâm çok ibâdet ederdi. Geceyi üçe ayırır, üçte birini ilme, üçte birini ibâdete, üçte birini de uy­kuya verirdi.

Rebi’ der ki, Imâm-ı Şâfiî, Ramazanda Kur’ân-ı kerîmi altmış defa hatm ederdi. Hepsini de namazda okurdu. Eshâbından olan Buveytî de Ramazanda, Kur’ân-ı kerimi hergün bir kerre hatim ederdi.

Hasan-i Kerâlûsî der ki: Şâfiî ile bulunduğum geceler, gecenin üçte birini namaz kılardı. Elli âyetten fazla okuduğunu görmedim. Rahmet ayeti okununca, kendisi için ve başka müslümanlar için Allahü teâlâdan rah­met istemeyince geçmezdi. Azab âyeti okuyunca, bu azabdan Allahü teâlâya sığınır, kendisi ve bütün müminler için kurtuluş dilerdi. Daimâ havf ve recâ arasında idi.

Şafiî buyurur ki: Onaltı yıl oluyor, doyuncaya kadar yemek yeme­dim. Çünkü, tokluk vücûda ağırlık, kalbe kasvet verir, zekâyı giderir, uy­kuyu getirir ve sâhibini çok ibâdet etmekten alıkoyar. «Tokluğun, fazla yemenin âfetlerini, zararlarını düşünmesindeki hikmetine ve çok ibâdet etmedeki gayretine bakınız. «Çünkü, ibâdet için karnını doyurmağı terk etmiştir. Kulluğun başı az yemektir.

Şâfiî buyurur: Allahü teâlâya, hiç bir zaman, doğru veya yalan yere yemin etmedim. Hürmetine, Allahü teâlâyı tevkırine dikkat ediniz! Bu ha­reketi, Allahü teâlânın celâline karşı olan ilmini gösterir.

Şâfiîye bir suâl sordular. Durdu. Sonra : Allahü teâlâ sana merha­met eylesin, niçin cevab vermiyorsun? dedi. «Cevab mı versem iyi olur, sussam mı?» diye düşünüyorum dedi. Dikkat buyurunuz! Bu sözünde, Imâm-ı Şâfiinin (rahmetullahi aleyh) dilini nasıl kontrol ettiği ve ne kadar koruduğunu görüyorsunuz. Fıkıh âlimlerinin en kuvvetli uzuvları, dilleri­dir. Tutulması, zabt edilmesi en güç olan uzuv da budur. Konuşması ve susması fazilete kavuşmak ve sevab istemek için idi.

Ahmed bin Yahyâ bin Vezir anlatır: Bir gün Şâfiî, Kanadîl çarşısına çıktı. Biz de arkasından gidiyorduk. Bir kimsenin, ilim sâhibi bir kimseye sövdüğünü görünce bize döndü ve : «Dilinizi kötü sözlerden koruduğunuz gibi, kulaklarınızı da korunuyunz. Çünkü dinliyen, söyliyenin ortağıdır. O sefîh, kendi kabındaki habasete, kötülüğe bakıyor ve bu habaseti, sizin kabınıza boşaltmak istiyor. O sözü söyliyen, şakî olduğu gibi, reddeden de saîd (iyi) olur» buyurdu.

Şâfiî buyurdu ki: Dünyayı ve yaradanını bir arada sevdiğini söyliyen kimse yalancıdır.

Süfyân Ibni Uyeyne bir hadîs-i şerif okurken, Şâfiî kendinden geçip düştü. Süfyâna, öldü dediler, «öldüyse, zamanın en üstünü öldü» bu­yurdu.

Abdullah bin Muhammed Belevî der ki: Ömer bin Nebâte ile oturu­yorduk. Âbidler ve zâhidler hakkında konuşuyorduk. Dedi ki: Muhammed bin Idris-i Şâfiîden (rahmetullahi aleyh) vera’ sâhibi ve güzel konuşan kimse görmedim. Ben, Imâm-ı Şafii ve Hars ibni Lebûd, Safâ tepesine çıktık. Hars, Sâiih-i Merî’nin yüksek talebesinden idi. Sesi de güzel idi. O güzel sesiyle Kur’ân-ı kerim okumağa başladı. «Bu, o gündür ki, kâfirlerin dilleri söylemez olur ve özür dilemek için de onlara izin verilmez» âyet-i kerimesini okudu. Şâfiiyi gördüm. Yüzünün rengi değişmiş; vücûdu tit­riyordu. Büyük elem ve şiddetli tzdtrap içinde idi. Bir ara kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelince, şöyle diyordu: «Yâ rabbil Yabani­lerin hâlinden, gafillerin uzaklığından sana sığınırım. Yâ rabbil Ariflerin kalbleri sana karşı alçak ve edebil olur. Sana kavuşmak Istiyenlerin bo­yunları, huzurunda eğik olur. Yâ rabbl, cömertliğinden bana ihsân eyle örtün ile bana tecelli eylel Zâtının hürmetine kusurlarımı afv eylet» Böyle söyledi ve gitti. Biz de oradan ayrıldık. Biz bağdada gelince, O Irak’da idi.

Bir gün nehir kenarında idim. Abdest alıyordum. Yanımdan birisi geçti ve bana : Ey oğul, abdestini iyi al. Cenâb-ı Hak sana şu dünyada ve âhtrette iyilikler, güzellikler versin, dedi. Başımı çevirip ona baktım. Gördüm ki: kendisine birçok kimsenin tâbi’ olduğu bir kimsedir. Abdestimi çabuk aldım. Arkasından gittim. Dönüp bana baktı ve bir isteğin var mı? dedi.

Evet, Allahü teâlânın sana öğrettiği şeylerden bana birşey öğret dedim Buyurdu ki : Allahü teâlâya sâdık olan (seven, emirlerine ve yasaklarına riâyet eden) kurtulur. Onun dininde şefkatli, merhametli olan, red olmaz.

Dünyadan zühd eden, ya’nî dünya malına gönül vermiyen, düşkün olmayan, âhırette özlediğine kavuşur. Daha söyliyeyim mi? dedi’ Evet, buyu­run dedim. Buyurdu ki : üç meziyyete sâhib olanın imânı kâmil olur

— Emr-i bil-ma’ruf yapmak. Ya’nî Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaptırmak.

— Nehy-i anil-münker yapmak. Ya’ni Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.

— Her işinde, Allahü teâlânın dinde bildirdiği hududlar içerisinde bulunmak.

Daha ister misin? dedi. Evet dedim. Buyurdu ki, dünyada zâhid ol, dünya malına bağlanma. Âhıreti isteyici ol ve onun için çalış. Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan kurtulmuşlardan olursun. Bunları söyledi ve gitti. Bu zâtın kim olduğunu sordum. Şâfiîdir dediler. Kendin­den geçme hâline ve sonra va’z ve nasihatine dikkat buyurunuz da, züh­dünün çokluğunu, korkusunun derecesini anlayınız. Bu korku ve zühde, ma’rifetullah olmadan kavuşulmaz. Zira : «Allahü teâlâdan korkanlar, an­cak âlimlerdir» buyurulmuştur. Şâfiî, bu korku ve zühdü, selem ile satış, kira ve buna benzer fıkıh bilgilerinden öğrenmedi. Bunları, önceki ve son­raki, ya’nî bütün ilmi içine alan Kur’ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden elde etti.

Şâfiî (rahmetullah aleyh) kalb esrârında ve âhıret bilgilerinde de âlim idi. Bu hususta çok menkabeleri vardır. Şâfiîye, riyâ nedir diye soruldu­ğunda açık olarak şöyle bildirdi ; Riyâ bir fitnedir kî. onun akdi hevâdır. (Ya’ni nefsin arzusunu yapar). Âlimlerin kalb gözlerinin hayâlidir. Ona al­çak nefslerlnin kötülüğü ile baktılar. Ve amellerini, iyiliklerini yok ettiler. Buyurdu ki: Amelin üzere sükut edersen (ya’nî kâfi görürsen) ucb etmiş otursun. Aradığının, istediğinin rızasını gözet. Hangi sevaba, hayırlı işe rağbet ediyorsun? Azaba götürecek işlerin hangisinden kaçıyorsun? Hangi âfiyyete şükr ediyorsun? Hangi belâları hâtırlıyorsun? Bu haslet­lerden birini düşünürsen, amelin, gözünde küçük görünür. Riyânın haki­katim ve ucbun, ya’nî kendini beğenmenin ilâcını, çâresini nasıl anlattı­ğına dikkat ediniz. Bu ikisi kalb âfetlerinin büyüklerindendir.

Yine buyurdu ki: Kendini yasaklardan korumıyanın ilminden istifade edilmez.

Buyurdu : Allahü teâlâya ilimle itaat eden kimsenin kalbinde büyük faydalar olur.

Buyurdu : Dostu ve düşmanı olmıyan hiç bir kimse yoktur. Madem kİ böyledlr, o halde Allahü teâlâya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev.

Birgün Şâfîye, sabır mı, mihnet mi, yoksa temkin mi üstündür dedi­ler. Cevâbında  «Temkin, Peygamberlerin (aleyhisselâm) derecesidir. Temkin de, mihnetten sonra olur. Mihnet olmayınca, temkin olmaz. Mihne­te sabırla, temkinle kavuşulur. Görmezmisin ki, Allahü teâlâ Ibrâhim aley­hisselâma mihnet verdi, sonra onu temkin eyledi. Eyyûb aleyhisselâma mihnet verdi, sonra temkin eyledi. Süleyman aleyhisselâma mihnet verdi, sonra temkin eyledi ve ona büyük mülk verdi. O halde temkin, derecele­rin en üstünüdür» buyurdu. Bundan sonra Yûsuf aleyhisselâmın ve Eyyûb aleyhisselâmın mihnet ve temkinlerini bildiren âyet-i kerîmeleri okudu. Şâfiînin bu sözleri, onun Kur’ân-ı kerîmin esrârında, derin ma’nalarındaki ince görüşünü ve Allahü teâlâya ma’nevî bir yolla yaklaşan Peygamber­lerin ve evliyânın makamlarını bildiğini ve âhırete âit derin ilme sâhib ol­duğunu gösterir.

O yüksek imamın hâli anlatmakla bitmez. Bu kadarla iktifa eyledik. Bu anlattıklarımızı Şeyh Nasr Ibni Ibrâhim-i Makdesînin Imâm-ı Şafiî (radıyallahü anh) hakkında yazdığı (Menâkıb-ı Imâm-ı Şafiî) kitabından aldık. (Ihyâ-ül ulûm) dan tercüme burada tamam oldu).

O halde İmam hakkında ne kadar yazılsa yine az kalır. Ne kadar medh edilse, bitirilemez. özellikle onu anlatmak için cildlerle kitablar ya­zanlar, o engin denizden, sahile ulaşamamışlardır. Nerde kaldı ki, bu bir kaç sahîfelik yerde anlatabilelim.

Taşköprülüzade Ahmed Efendi – Mevzuat-ul Ulum

Gelen arama terimleri:

  • şafii dedi ki
  • imam kendini bir cuz
  • imam şafii kerametleri
  • imamı şafii Allaha şükürki

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*