‘İlmin Nasıl Öğrenilmesi Gerektiği’ Hakkında

Mehmet Fatih Kaya Hoca’dan “İlmin Nasıl Öğrenilmesi Gerektiği”ne dâir çok mühîm tesbitler ve tembihler…

****************
Bizim ilim/irfan geleneğimizde asıl olan, “kitap” değil, “rehber/mürşid/hoca”dır. Bu tespit, yalnızca pratik yönü ağır basan ve muhakkak bir “fem-i muhsin”den alınması gereken “Tecvîd ve Kırâât” gibi ilimler için değil, teorik ilimlerin bütünü için de geçerlidir.

Tasavvuf için de durum farklı değildir. Aslında bir “hâl”den ibaret olması gereken tasavvufta bile sâlikin, bâtınî arınma yolunda. Güzergâhı kaçınılmaz olarak bir mürşid-i kâmile çıkmak zorundadır. Zira yolun tehlikeleri çoktur; yanılmak, şaşırmak, sapmak an meselesidir.

Hattâ bu tespitin, mukaddes kitaplar için de aynıyla geçerli olduğunu düşünüyorum. Yüce Yaratıcı, indirdiği bu kitapların yanında. Bu kitapları insanlara açıklayacak ve içerdikleri bilgi ve ahkâmı onlara öğretecek elçiler göndermiştir. (İbrâhîm, 4; Âl-i İmrân, 164).

Gazalî’nin hocası Cüveynî’ye nispet edilen beyitlerde ilim tahsili için gereken asgarî şartlar şu şekilde sıralanmıştır: “Zekâ, hırs (olumlu anlamda), çalışkanlık, yetecek kadar geçim, yeterli (uzun) zaman ve bir hocanın talim ve takriri”. Burada doğrudan kitaba atıf yapılmamış olması manidardır. Çünkü gelenekte ferdî okuma/kitap üzerinden kendini yetiştirme fikri yoktur.

“Rahle-i tedristen geçmek”, “Bir hocanın önünde diz çökmek/kırmak” deriz. Hocasız bir temel bilgilenme biçimi bizde kabul edilmez. Nitekim Zehebî, meşhur Bağdatlı çok yönlü alim ve hadisçi İbnü’l-Cevzî’nin kitaplarında çokça hatalar bulunmasını, “İlminin çoğunun kitaplardan alınmış olmasına, kendi uzmanlık alanı dışında kalem oynattığı alanlarda, o alanların uzmanı olan hocalardan ilim kesbetmemiş, bir diğer ifadeyle, o alanlara dair ferdî okumalar yapmış olmasına bağlar.

Çünkü kitap, sadece öğretir. Hoca ise aynı zamanda eğitir, terbiye eder, kitaptaki bilgiyi ayıklar ve talebesine bir üslup kazandırır. Bu sebeple, kendi kendisini yetiştirenlerde malumatfuruşluk, metodik yanlışlar ve üslup sorunları olması kaçınılmazdır.

“Bir geleneğe yaslanmak”, “bir gelenekten geliyor olmak”; her zaman daha güvenilir, daha korunaklı, daha sağlıklı bir yoldur. Burada biraz daha geriye giderek, kadim gelenekte hadislerin ve şifahî bilginin yazılmasına karşı çıkan tavra dikkat çekmek isterim. Bu, birilerinin zannettiği gibi bağnazca değil, o günün şartları içinde çok anlamlı ve makul gerekçeleri olan bir karşı çıkıştır.

Arap yazısının elverişsiz halinin giderilmesi ve yazı vasıtalarının nisbî de olsa çoğalarak yazının yaygınlaşmaya başlaması neticesinde Hadislerin ve genel olarak bilginin yazılmaya başlaması üzerine, Şam bölgesinin büyük alim ve hukukçusu Evzâî esef ederek şöyle diyecekti: “Bu ilim şerefli bir şeydi; ehil ağızlardan alınıp müzakere edilirdi. Ne zamanki kitaplara yazıldı; nuru gitti ve ehil olmayanın eline geçti”

Fevkalade önemli bir tepkidir, bu. Burada yazma işi ortaya çıkana kadar “bilginin, korunaklı bir çevrede tedavül ettiğinden” bahsediliyor. Dolayısıyla bu çevreye dışarıdan nâ-ehil kimselerin girmesi mümkün değil. Herkes birbirini tanıyor ve meslekî bir kontrol söz konusu. Ama bilgi yazılmaya başlayınca (takyîdu’l-ilm) iş kontrolden çıkıyor. Ehil olmayan birçok kimse “destursuz bağa giriyor”.

İşte bu vakitten sonradır ki, hadis ilmine mahsus anlamıyla “hadis rivayetinde hata olgusu (tashif)” görülmeye başlıyor. Sahifeler, yani yazılı metinler üzerinden çabukça bilgiye ulaşan insanlar, bir bileninden öğrenme zahmetine katlanmadığı için. Hem metni oluşturan lafızların hem hadisi nakleden ravilerin isim ve künyelerinin okunuşunda hataya düşüyor.

Ayrıca, Kitapta yer alan bilgi yanlışlarının da farkında olmuyor. Hadis tarihinde bu tiplere “sahafî” denilip bunlardan rivayet alınmaması isteniyor. Mesele bu kadardan ibaret değil. O dönemde birçok alim daha hayattayken (deriden işlenerek yapılmış) kitaplarındaki yazıları kazıyor. Üzerine su dökerek siliyor veya kitapları suya atıyor. Diğerleri de ölüm döşeğinde kitaplarının yakılmasını ya da gömülmesini vasiyet ediyor. Bu endişeyi iyi anlamak lazım.

Çünkü sonradan gelen, tanımadığı ve arasında herhangi bir şekilde bir hukuk oluşmamış kimselerin. Bu kitaplardaki ilmî malzemeyi nasıl değerlendireceğini, nereye koyacağını kestiremiyor. Tekinsiz bir durum var yani ortada, onun için. Bu açılardan ve tarihî tecrübe ışığında bakıldığında, modern dönemde yalnızca kitaba, kitap okumaya vurgu sıkıntılı duruyor. Nitekim öncekilerin ulaşamadığı hız ve vüs’atta bilgiye ulaşmak, günümüzün insanını daha bilgin ya da daha bilge yapmıyor. Bu itibarla ve bu anlamda Özdemiroğlu’nun “ilim ve irfanı şifahî kanallardan temin” vurgusunu önemsedim.

Ayrıca şu tespiti de: “Belli bir ilmî disiplin içinde yetişmeden gelip “okur” statüsünü kazanmış bir kitlemiz daha var ki en tehlikelileri işte bunlar..”.
Talha Hakan Alp hocanın konumuzla ilgili yazdıklarını da şuraya iliştirerek bitireyim:

“Cehalet ikidir: basit ve mürekkep. Bir konu hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmamak basit, yanlış bilgi sahibi olmak mürekkep cehalettir. Basit cehalette kişi farkında ve öğrenmeye açıktır.

Mürekkep/bileşik cehalette kişi durumun farkında olmaz ve genellikle öğrenmeye direnir.

Mürekkep cehaletten kurtulmanın yeter sebebi kitap vs. çeşitli araçlar sayesinde bilgiyle temas kurmak değildir. Mizaç terbiyesi de gerekir. Ancak basit cehaletten kurtulmanın yeter sebebi kitap vs. araçlarla bilgiyle temastır. Dolayısıyla kitap her iki cahil türü için gereklidir.

Yani basit cehaletten doğrudan kurtulmak, mürekkep cehaletten ise kurtulmanın yeter değilse de temel şartını karşılamak için kitap elzemdir. Kimi ümmîlerin irfanî bilgileri, temelde eğitimli ârif-âlim zatlardan şifahî kültüre mal olmuş bilgilerdir ve sonuçta yine kitaba dayanır.”

**************
Mehmet Fatih Kaya Hoca

Gelen arama terimleri:

  • Kuran ve sünnet ile ilgili sözler

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*