İlk Osmanlı Savaşları ve Taktikleri

13. yüzyılda Moğol baskıları sebebiyle Anadolu’ya göç eden Türkmen grupları içinde yer aldıkları açık olan Osmanlıların yerleştikleri Bizans sınır hattında önemli bir siyasi ve askeri güç haline gelmelerinin altında yatan en dikkat çekici faktörlerden birini, onların “savaşçı bölükler” tarzında teşkilatlanmış olmaları oluşturur. Esasen tarihi seyre bakılırsa, Anadolu’ya hareket eden konar göçer Türkmen boylarının merkezi Asya steplerinden Azerbaycan ve Kuzey İran’a uzanan kesimdeki Selçuklu, Harizmşah vb. gibi büyük devlet oluşumlarının bünyesi içinde yer almaları, onların söz konusu siyasi teşekküllerin sistemleri dahilinde örgütlü bir savaşçılar topluluğuna dönüşebilme kabiliyetıeri bakımından belirleyici olmuştur denilebilir(1)

Yani bu topluluklar sadece koyun sürülerinin peşinden koşan göçebe çobanlar olarak görülmemelidir. Bundan fazla olarak savaşçı karakterlerini ön plana çıkaran bir birikimlerinin bulunduğu açıktır ve bu da step imparatorluklarının doğuşuna vücut veren benzerleri gibi, son derece bariz bir özellikleri olarak belirlenebilir. Aşiret yapılanması içinde savaşçı yönlerini temsil eden “bölük” denilen birlikler, boy teşkilatlanmasının temel unsurları durumundadır. Bilhassa “bölük” kavramı ve bununla ilgili teşkilatlanmanın izleri, Selçuklu döneminin kıt sayıdaki kitabi kaynaklarının yanı sıra, 15. yüzyıla ait Osmanlı tahrir kayıtlarında görüle bilir. Kuzeydoğu Karadeniz, Osmanlıların çekirdek coğrafyasına yakın Bolu bölgesi, Orta Anadolu ve Menteşe kesiminde bölük denilen bu askeri yapının iyice farklılaşmış dahi olsa, maziye yönelik izlerini tesbit etmek şaşırtıcı gelmemelidir.(2)

Bu bakımdan Osmanlı Beyliği’ni kuruluş aşamasında basit bir konar-göçer/ göçebe topluluk olarak algılamak doğru bir yaklaşım olmaz. Ne Osman ne de Orhan Bey otlak bulmak için sürülerinin peşinden hareket eden ve bu vesileyle etrafı yağmalayan bir göçebe topluluğunun reisi idi. Gerek Selçuklu dönemine ait karineler, gerekse ilk Osmanlı kaynaklarından çıkarılabilecek sonuçlar, askeri karakterli “bölük” kavramından, siyasi yapıyı öngören “müluk”a dönüşümü çok açık ifadelerle ortaya koymamıza imkan verir.(3)

Şu halde bu tezi, başka bir yönden açıklık kazandırabilecek bir mecraya taşıyabilmek için ilk Osmanlı savaşlarını mercek altına almak acaba yeni bir yaklaşım sağlayabilir mi? Bu sorunun cevabını ilk iki Osmanlı savaşını, yani Osman Bey’in Bafeus/Koyunhisar; Orhan Bey’in Pelekanon/Eskihisar Savaşı temelinde aramak, hem sistem ve taktik açısından yapılan uygulamaların hem de Osmanlı siyasi oluşumunun mahiyeti bakımından yol gösterici olabilir. Bununla beraberyeni yayımlanan bir yazıda, bu iki savaş çerçevesinde ilk Osmanlı birliklerinin göçebe taktiklerine ve askeri dönüşümün ne zaman başladığına dair cevaplar aranırken, “atlı göçebelerin savaş usulleri” genel kabulü içinde bir yaklaşım tarzı benimsenmiş olması, yukarıda sorulan sualleri daha da anlamlı kılmaktadır. Lindner tarafından kaleme alınan söz konusu makalede göçebe tanımı, sadece hayvan sürülerinin güdülmesi ve at yetiştiriciliği olarak değil, hepsine teşmil edilemese bile bazı grupların yağma ve zorla para toplama eylemlerini de kapsayacak bir telakki dahilinde yapılmıştır(4).

Halbuki bu iki temel özellikten askerilik fonksiyonu aralarında Osmanlıların da bulunduğu, bir nevi sınır gücü durumunda bulunan Türkmen beyliklerine vücut veren konargöçerler için daha kuvvetli vurgularla öne çıkar ve şaşılacak bir hususiyet, meçhul bir anlam da arz etmez. Şimdi bu iki savaşa Osmanlı askeri sistemindeki yerleri ve sağladıkları yeni dönüşüm açısından nasıl bakılması gerektiği hususunda -Lindner’ den daha farklı bir bakış açısıyla-yeni bir zemin oluşturulup oluşturulamayacağını ele almaya çalışalım.

Bafeus Savaşı

Bilindiği üzere Osmanlı tarihinin ilk önemli olayı, Osman Bey’in bir siyasi ve askeri teşekkülün başı olarak zikredildiği çağdaşı Pachimeres’in eserinde yer alan 1302 tarihli Bafeus Savaşı’dır(5). Savaş hakkında ayrıntı veren yegane kaynaktan anlaşılan husus, klasik Türkmen savaş taktiklerini uygulayan ve neredeyse tamamen atlı savaşçı birliklerden oluşan Osman Bey liderliğindeki kuvvetlerle, piyade ağırlıklı bir düzende hareket eden Leon Muzolon kumandasındaki 2000 kişilik Bizans birliğinin, birbirlerinden farklı savaş mantığı ve anlayışlarıyla karşı karşıya gelmiş olmalarıdır'(6).

Savaş öncesinde zikredilmesi gereken en önemli konu ise, Bizans birliklerinin harekatı hakkında Osman Bey tarafından alınan istihbarattır. Bizans birliğinin Yalova’ya çıkışı ve burada konuşlanması o sırada İznik’i muhasara eden Osman Bey’ e derhal ulaştırılmış olmalıdır. O da atlılarıyla süratli şekilde yürüyerek daha tam olarak yerleşmemiş olan Bizanslılara öncü birliği yollayarak bir gece baskını yaptırmıştır. Pachimeres bu baskın dolayısıyla şaşıran ve malzeme kaybına uğrayan Bizans birliklerinin dağınıklığını anlatırken, Osman Bey’in sayıları binleri bulan adamlarıyla ansızın göründüğünü belirtir. Bu durum hiç şüphesiz kuvvetli istihbarat ağının ilginç bir örneğini bize verir. Bizans birliklerinde piyadeler çoğunluktadır, ayrıca savaşçı paralı askerler de vardır.

Özellikle Alanlar ve Türkapoller zikredilebilir. Bunlar büyük Roma kalkanları ve uzun mızraklarıyla çok iyi müdafaa yapabilmektedirler. Bizans kumandası, atlı birliklerin saldırı ve taktiklerini bilmektedir. Fakat yine de Osman Bey’in hızla saldıran ve at üzerinde isabetli ok atabilen birlikleri karşısında düzenlerini tutturamamış olmalıdırlar. Bir başka ifadeyle bu atlı saldırıları Bizanslıların piyade saflarının dağılmasını sağlamıştır. Osman Bey’in bu mücadelede temel anlayışının karşı tarafın düzenini bozmaya yönelik taktiği devreye sokmak olduğu söylenebilir. Nitekim Pachimeres çabucak dağılan ve düzenleri tamamen sarsılan Bizans askerlerinin ancak kalkanlarıyla bir arada durup mızraklarını kullanarak, çapraz ok atışlarına tutarak atlıların saldırısını önlemeye çalışan Alanların fedakarlıkları sayesinde geri çekilebildiklerini anlatır.

Burada Osmanlıların hafif ve süratli atlı birlikleriyle tam olmasa bile savaşın ilk baskını sırasında sahte ricat taktiğini uygulamış olmaları muhtemeldir. İlk saldırıyı yapanların geriye çekildikleri ve onları takip eden Bizans piyadelerinin ansızın atlı saldırısıyla karşı karşıya kaldıkları Pachimeres’in ifadelerinden çıkarılabilir. Burada tipik bir Türkmen savaş geleneğinin yansıması görülür. Ancak Pachimeres’in anlatım tarzında ciddi problemler olduğunu da ekleyelim. Zira metin dikkatle gözden geçirilirse, onun mücadeleyi üç safhada naklettiği anlaşılır. İlk safhada ani gece baskını yapan 100 atlı vurkaç taktiğiyle çekilirken Bizanslılar onları takip etmiş, fakat bu küçük birlik dağa, güvenli bir yere ulaştığı için takip edenler zor duruma düşmüşlerdir.

İkinci safhada bu güvenli yere kadar gelen Bizanslılar ani bir şekilde kuşatılmışlar, ok atışlarıyla karşılanmışlar, hatta Muzolon’un atı da bu sırada isabet almıştır. Üçüncü safhada Osman Bey yanındaki kalabalık Türkmenlerle saldırıya geçerek Bizanslıları mağlubiyete uğratıp geri çekilmeye zorlamıştır. Bafeus Savaşı’nın seyrini ele alan Lindner ise öncelikle lokalizasyon meselesini tartışmaya açar, Koyunhisarı tespitini masaya yatırır. İlk Osmanlı kaynaklarında geçen bu yerin Bafeus ile ilgisinin olamayacağını(7), buranın İzmit’e yakın bir bölge olduğunun anlaşıldığını, Halil İnalcık’ın Osmanlı kaynaklarına dayanarak ileri sürdüğü Yalakova’da olma ihtimalinin zayıflığını belirterek konuya girer. Ona göre Muzolon birliklerine gece baskını düzenleyenler yaklaşık 200 kişilik göçebe atlılardır ve Osman Bey bu sırada tepelerden aşağı doğru inmektedir. Yanında da göçebe müttefikleri vardır.

Bu durum ise bir önceki baharda düştükleri kötü durumu telafi etmek isteyen göçebelerin “geçici” olarak bir araya gelmesinden dolayıdır(8). Ancak burada Lindner, bir menfaat birliği oluşturduklarını söylediği bu göçebelerin neden Osman Bey’in bayrağı altında toplanmış olduğu gibi temel soruya bir açıklık getirmez. Ayrıca Bizans birliğinin hareketlerini nasıl olup da takip ettikleri gibi son derece önemli olan istihbarat meselesini de gündemine almaz. Üstelik savaş yerine uzakta olanlar Osman Bey’in birlikleridir. Bunlar her ne kadar göçebe hayat tarzının icabı bütün buralarda dolaşmış olabilirlerse de bu ihtimal konuyu izahtan varestedir.

Bu durum yukarıda da belirtildiği gibi aslında Osmanlıların yağmacı göçebeler gibi dağınık, plansız faaliyetler peşinden koşan gruplardan oluşan bir yapıya değil, daha organize bir askeri niteliğe sahip bulunduğuna işaret eder. Üstelik Lindner, 2000 kişilik Bizans kuvvetinin karşısındaki atlı birliklerin sayı fazlalığının sonucu tayin ettiğini ve atlıların piyadeye karşı üstünlüğünün bir kere daha ortaya konduğunu söyler. Bu ifadeler dahi atlı askeri organizasyonun sistematiğini göz önüne serer.

Pelekanon Savaşı

Pelekanon Savaşı, Bafeus Savaşı’ndan çok daha farklı bir özellik göstermektedir. Bu savaş ayrıca Osmanlı askeri sistemindeki çok önemli değişimin de habercisi durumundadır. Öncelikle bu savaşı ayrıntılı olarak anlatan iki çağdaş Bizans kaynağında yer alan bilgiler, doğrudan Osmanlı Beyliği’nin siyasi yapı ve teşekkülü hakkında da belirleyici olabilecek vasıftadır(9). Özellikle savaşta hazır bulunan ve daha sonra Bizans tahtına geçecek olan tarihçi Kantakuzenos, muhtemelen Osmanlı tarafından aldığı bilgileri de kullanarak (ki kaynakları arasında müttefiki ve damadı olacak Orhan Bey’in bizzat kendisinin olduğunda şüphe yoktur), iki tarafın taktikleri ve savaş düzenleri hakkında ayrıntı verir.

Buradan anlaşılan öncelikli husus, Orhan Bey’in dikkat çekici bir istihbarat ağına sahip olduğu, ayrıca arazinin durumuna bağlı olarak ilginç bir strateji izlediğidir. Genellikle savaş için hareket eden ordular en iyi mevkiyi alıp karşı tarafı bekleme eğilimine pek önem vermezler. Verseler bile mesela Kösedağ Savaşı’nda Selçuklu ordusunda olduğu gibi, iyi bir strateji izlenmediği için avantajlarını kaybedebilirler(10). Fakat burada Orhan Bey’in coğrafyanın kendisine sağladığı imkanları, savaşın sonucunu kendi lehine çevirebilecek raddelerde kullanabildiği dikkati çeker. Kantakuzenos’un anlatımına göre Bizanslılar da Orhan Bey’e karşı sefer planlamasında onların durumunu göz önüne alan bir saldırı düzeni hazırlamış gözükmektedirler. Nitekim İzmit yöresi idarecisinin Bizans imparatoruna yaptığı tavsiye, Türklere karşı sefere çıkmanın en uygun mevsiminin, onların sürülerini yaylaya çıkarma zamanı olduğu yolundadır.

Bu durum Orhan Bey’in savaşçı bölüklerden oluşan kuvvetleriyle sürülerini yaylaya çıkaran halkının birbirinden kolayca tefrik edile m emiş olmasından kaynaklanan yanlış bir strateji takip edilmesine yol açmıştır. Bütün bunlara pek dikkat etmeyen Lindner, sadece Bizans ordusunun ilerlediğini haber alan Orhan Bey’in çadırlarını toplayıp harekete geçtiğini belirtmekte yetinir. Bunu da göç gelenekleri ve buna bağlı sür’atli hareket etme kabiliyetine bağlamıştır(11).

Aslında Orhan Bey’in, Bizanslıların bütün hareketlerini, neredeyse İstanbul’ da sefer kararı alınmasından itibaren dikkatle izlettirmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bunda hiç şüphe yok ki İstanbul’un Anadolu yakasına kadar sokulan keşif faaliyetlerinin önemli payı vardır. Bizans ordusu imparatorun nezaretinde İstanbul’dan ayrılıp Eskihisar’a varana kadar iki gün geçirmiştir. Piyadeler günde 25 km. yürüyerek iki günde 50 km. bir mesafe kat etmişlerdir. Halbuki Orhan Bey belki daha onlar İstanbul’ dan çıkmadan süratle önemli bir geçit yeri durumundaki Eskihisar’a ve sahile doğru uzanan tepeliklere ve vadilere ordusunu yerleştirmişti(12).

Bunu nasıl gerçekleştirdiği Bursa veya İznik dolayından ne şekilde ve ne kadar zamanda buraya ulaştığı konusunda bir bilgi yoktur. Ancak bulunduğu mesafe hiç şüphesiz İstanbul’dan hareket eden Bizans ordusunun kat etmiş olduğundan çok daha fazladır. Bizans piyadeleri daha çok saflar halinde birbirlerine yanaşık düzende tertibat almış durumdaydı. Orhan Bey onların düzen almalarını sadece izlemekle yetindi ve üzerine doğru yürümelerini bekledi. Arazinin kendisine sağladığı avantajı kullanmak istiyordu. Düzen alan Bizans birliklerinin durumunu sarsmak ve birlikler arasındaki bağı koparmak için 300 atlıdan oluşan okçu birliğini yolladı.

Diğer kuvvetlerini ki içlerinde yayalar da vardı, 1000’er kişilik üç kısım halinde vadilere saklamıştı. Öncü birlik ok mesafesinde durup Bizans piyadelerini ok atışıyla sarsmaya ve kendi üzerlerine doğru çekmeye çalıştı. Türkmenlerin savaş taktiğini iyi bilmelerine rağmen süreklilik gösteren bu taciz karşısında bir Bizans atlı birliği hücuma geçirildi. Tam bu sırada Orhan Bey kısım kısım birliklerini ileri yollamaya başlamıştı. Burada atlıların ardında sıkı bir şekilde mevzilenmiş olan ve yavaş yavaş topluca harekete geçmeye başlayan Bizans piyadelerinin düzenini sarsmak amaçlanmıştı. Bu süreklilik arz eden vurkaç taktiği bir arada iç içe geçmiş Bizans saflarının düzenini bozmakta gecikmedi.

Safların arası açılmıştı ve yandan çevirmelerle Bizans kuvvetleri zor durumda bırakılmıştı. Bu arada Türk yayalarının da atlıların ardından devreye girdiği anlaşılmaktadır. Bunların süvarileri destekleyen ok atışlarıyla etkili oldukları düşünülebilir. Bu savaş tipik Bizans savaş düzeni karşısında Osmanlı atlılarının ve kısmen piyadelerinin üstünlüklerini bariz şekilde ortaya koyar. Tabii taktikler ancak askerin sebatı ve dayanıklılığı ölçüsünde başarılı olabilir. Bu bakımdan da Osmanlı tarafının avantajının olduğu açıktır. Nitekim imparatorun yaralanması, Bizans ordusunun dağılmasında ve tam bir bozguna uğramasında temel faktörlerden biri olacaktır.

Buradaki Osmanlı savaş düzeni, klasik Türkmen savaş geleneklerinden giderek yayanın da ağır basmaya başladığı bir sisteme dönüşümün ilk belirtilerini yansıtır. Yani dönüşümün ilk habercisi Lindner’in belirttiği gibi bu savaşın sonrası değil, bizatihi kendisi olmuştur. Lindner, ayrıca bu savaşın bir bakıma sonuçsuz tamamlandığını savunur. Ona göre Orhan Bey’in okçu atlıları sayı bakımından yetersizdir. Bundan dolayı Bizans saflarını dağıtacak bir vurucu güce ulaşamamıştır. Bizanslılar ilk saldıran okçu atlıları kovalamamışlar, bunun üzerine Orhan Bey 1000 kişilik kuvveti daha ileri sürmüştür. Hatta ardından kardeşi Pazarlı’nın birliklerini dahi yollamıştır. Sonra da hiçbir sonuç almaksızın dönerek geri çekilmişlerdir.

Kendilerini muzaffer zanneden Bizanslılar kamp kurmak için çekilmeye başladıklarında bazı Türk birlikleri onların peşine düşmüş; bunlara haddini bildirmek isteyen bir kısım Bizanslılar da onlara karşı savaşa girmiş, bu kargaşalıkta imparatorun yaralanması durumu değiştirmiştir. Bu ihtiyatsızlık ve yaralanan imparatorun öldüğü şayiaları orduya yayılınca çözülme başlamış, askerlerin çoğu çevredeki istihkamlara kapağı atmaya çalışmıştır.

Lindner olayı böyle özetledikten sonra, “eğer Bizans imparatoru yaralanmamış olsaydı, başarılı taktiği sayesinde mücadeleyi lehine bitirebilirdi” diyerek anakronik bir yaklaşım sunmaktan kendini alamamıştır. Hatta savaşta Bizanslıların savaş alanında tutunmayı başardıklarını da iddia etmiştir.Yine ona göre Orhan Bey’in geleneksel taktiği işe yaramamıştır, yolladığı 300 kişilik atlılar çok azdır ve bunların ok atışları da hiçbir zarar vermemiştir. Dalga halinde saldırılar gerçekleşmemiş, hücumlar aralıklı olmuş, Bizanslılar da bundan istifade ederek duruşlarını bozmamışlardır. Osmanlılar at sayısı bakımından da yetersizdir, yedek atlar yoktur, yiyecek sıkıntısı çekmektedirler.

Lindner iddialarını temellendirmek için Moğollardan örnek verir. Bir Moğol atlısının en fazla 45 dakika savaşabileceğini, bu sırada kendisine 4-5 at gerektiğini, savaşı ancak bu şekilde bir buçuk saat sürdürebildiğini belirtir. At bakımından yetersiz olan Orhan Bey, birliklerinin sürekli hücumunu sağlayamamıştır(13).

Bu bilgiler yukarıdaki anlatımla karşılaştırıldığında bariz bir bakış farkı ortaya çıkmaktadır. Orhan Bey’in at sayısı yetersizliği hakkında kaynaklarda karine yoktur. Ayrıca onları Moğol askeriyle aynileştirmek de savaşın cereyan tarzına bakıldığında pek uygun düşmez. Osmanlıların bitevi hücumları sürdürecek kabiliyeti olmadığı kaynaklarda yer bulmaz, aksine burada çarpıcı bir taktik izlendiği ve geleneksel vurkaçın farklı bir şekilde uygulandığı söylenebilir. Fakat Bizanslıların bu saldırılara başarıyla karşı koymuş oldukları da açıktır. Ancak sürekli hücumlar karşısında devamlı savunma pozisyonu, akşamleyin tamamen çökmüştür.

Bunun ihtiyatsızlıkla değerlendirilmesi doğru olabilir. Ama zaten hatalar olmasaydı savaşlar nasıl kazanılabilirdi? Burada önemli olan nokta Orhan Bey’in bu savaşta Bafeus’a nispetle farklı bir taktik denemiş olması keyfiyetidir. Nitekim bundan 60 yıl kadar sonra I. Kosova Savaşı’nda Osmanlı savaş nizamı, doğrudan merkeze ağırlık veren ve hareketli kanat güçlerinden oluşan bir yeni uygulamayı karşımıza çıkaracaktır. Pelekanan’da bu tip savaş düzeninin tam olarak görülmediği açıktır.

Burada arazinin avantajına dayalı bir strateji ve karşı tarafın birbirine yanaşık askeri düzenini bozmaya yönelik hücumlar esastır. Fakat Kosova ve daha sonraki büyük meydan savaşlarında olduğu gibi taciz edici hücumlarla karşı tarafı peyderpey ana merkez kuvvetlerin bulunduğu yere çekmeye dayalı çok iyi bir disiplin ve strateji gerektiren uygulamanın ilk belirtileri, belli belirsiz Bafeus ama ondan daha açık şekilde olmak üzere Pelekanon’ da görülmüştür.

Son derece kuvvetli adeta seyyar bir kale özelliği gösteren ana merkeze dayalı harp taktikleri, ateşli silahların da ortaya çıkışıyla daha da güçlü olarak 1596’daki Haçovası dahil başarılı bir şekilde uygulanacaktır. Bu sistemin özellikleri ise başka bir yazının konusudur.(14)

Sonuç olarak

1301 Bafeus ve 1329 Pelekanon savaşları askeri taktik ve çarpışmalarda uygulanan sistemler, bölük denilen savaşçı grupların oluşturduğu organizasyon hakkında dikkat çekici bilgiler ortaya koyar. İlk Osmanlı muharebe stratejisinin temelinin, piyade düzeniyle kademeli saflar halinde rahatça birbiri içinden geçebilen Bizans savaş sistemini, taciz edici süvari saldırılarıyla dağıtmaya, düzenlerini bozarak onları küçük parçalara ayırmaya dayandığı öne sürülebilir. Bunun da ötesinde dönemin Bizans kaynaklarının bu savaşlar dolayısıyla anlattıklarından çıkan geniş çaplı bir başka önemli sonuç ise, Osmanlı Beyliği’nin teşekkülü ile ilgili muayyen faktörlerden biri olarak “bölük” denilen savaşçı birliklerin mevcudiyeti ve bunların ileride siyasi teşkilata geçişte sağladıkları belirleyici temeldir.

Feridun M.Emecen – Osmanlı Klasik Çağında Savaş,syf:15-25

NOTLAR

1 Genel olarak bk. F. M. Emecen, ilk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyasi, istanbul 2003, s. 1-35.

2 Bölük örgütlenmesi ve bunun Osmanlı belgelerine yansıyan örnekleri için bk. F. M. Emecen, Doğu Karadeniz’de iki Kayı Kasabasının Tarihi: Bulancak-Piraziz, istanbul 2005, s. 69-72, 122-123.

3 Ahmedi, Destan ve Tevarih-i Müluk-ı Al-i Osman, (Osmanlı Tarihleri içinde, haz. N.Atsız), istanbul 1949, s. 10; krş. K. Sılay neşri: “Ahmedi’s History of the Ottoman Dynasty’; Journal of Turkish Studies, XVI (1992), s. 148. Buradaki bölük kelimesi anahtar bir önemi haizdir. Aksarayi ve ibn Bibi gibi Selçuklu kaynaklarında bölük lafzı memleket, yöre anlamında da kullanılmıştır.

4 R.Paul Lindner, “Bapheus and Pelekanon·: International Journal of Turkish Studies, XIII/ 1-2 (2007), s. 17-26.

5 Georges Pachymeres, Re/ations Historiques, (nşr. ve Fransızca’ya çev. A. Failler), c. IV, Les Belles Lettres, Paris 1999, s. 358-365 (Türklerle ilgili kısımları İ.B. Barlas tarafından Türkçeye aynen tercüme edilmiştir: Bizanslt Gözüyle Türkler, istanbul 2009, s. 72-76). H. inalcık, bu savaşın 1301 yılında olduğu ısrarından daha sonraki bir yazısında vazgeçmiş ve 1302 tarihini benimsemişti (“Osman Gazi’nin iznik Kuşatması ve Bafeus Muharebesi’; Osman lt Beyliği, ed. E. Zachariadou, istanbul1997, s. 78-1 00; krş. a.mlf, “iznik için Osman Gazi ve Bizans Mücadelesi’; Tarih Boyunca iznik, istanbul 2004, s. 59-85). Buna rağmen Lindner adı geçen yazısında Bafeus Savaşı’nın tarihine uzun bir yer ayırarak, H. inalcık’ın verdiği 1301 tarihini eleştirir, buna karşı 1302’yı ispata çalışma gibi nafile bir gayretkeşlik gösterir: “Aynı Makale’: s. 18-19.

6 H. inalcık, “iznik için Osman Gazi ve Bizans Mücadelesi’; s. 59-85.

7 ilk Osmanlı kaynaklarında Bafeus ile Pelekanon savaşlarının birbirlerine karıştırılarak nakledilmiş olması da ihtimal dahilindedir. Öte yandan Lindner’in Bafeus Savaşı’yla ilgili Osmanlı kaynaklarında hiç bilgi bulunmadığıyla ilgili iddiaları tam olarak doğru değildir. En azından karışık şekilde bu ilk savaş ile ilgili bazı karinelerin kaynaklarda bulunduğu anlaşılmaktadır. Metin için bk. Anonim Tevarih-i Al-i Osman, nşr. F. Giese, haz. N. Azamat, istanbul 1992, s. 11-12; keza daha kısaltılmış bir metin: Anonim Osmanlı Kroniği (1299-1512), haz. N. Öztürk, istanbul2000, s. 13. H. inakık bu metinlere bir başka anonim tarih daha ekleyerek aynen iktibasta bulunmuştur (“İznik’; s. 63-64). Ayrıca Neşri, Cihannüma, haz. N. Öztürk, istanbul2008, s. 50-51.

8 “Bapheus and Pelekanon·: s. 19-21.

9 Kantakuzenos, loannis Cantacuzeni eximperatoris Histariorum Libri IV, (ed. L. Schopen), Corpus Scriptorum Historiae Byzantinae(=CSHB), 1 (Bonn 1828), 341-361; Gregoras, Romaikes /storias, (ed. Bekker), Bonn 1829, s.433-437; Diğer geç tarihli Bizans kaynaklarında da bu hadise hakkında kısa bilgiler bulunur. Arnakis’in Grekçe kaleme aldığı ilk Osmanlılar ile ilgili kitabında bu kaynaklar etraflı olarak zikredilir: Oi Protoi Othomanoi 1282-1337, Atina 1947, s.l77-187.

10 ibn Bibi, EI-Evamirü’l-Alaiyye fi’l-Umuri’l-Alaiyye (Selçuk Name). tre. M. Öztürk, Ankara 1996, ll, 64-72.

11 “Bapheus and Pelekanon·: s. 22-23.

12 Pelekanon hakkında ayrıca bk. V. Mirmiroğlu, “Orhan Bey ile Bizans imparatoru lll. Andronikos Arasındaki Pelekanon Muharebesi’: Belleten, XIII/50, Ankara 1949, 318-321; savaşın yerinin lokalizasyonu: F. Dirimtekin, “Pelekanon, Philokrini, Nikitiaton, Ritzion, Dakibyza” Fatih ve Istanbul, 11/7-12 (Mayıs 1954), s. 45-64.

13 “Bapheus and Pelekanon’: s. 24-26.

14 Bu konularla ilgili geniş çaplı bir çalışma, Savaşın Sultanları: Büyük Osmanlı Meydan Savaşları adıyla tarafınıdan tamamlanmış olup yakında neşredilecektir.

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*