İki Olay İki Yöntem

İki Olay İki Yöntem

..İşte tam bu noktada Hz. Peygamber’in zor zamanları, zulüm ve kriz ortamlarını aşmak için iki ayrı yöntem izlediğini tespit etmekteyiz.

Birincisi,geçmişten örnekler vererek müslümanların sabırlı davranmasını istemek.

İkincisi, ileride ulaşılacak aydınlık ufukları haber vermek, müjdelemek, böylece müslümanlara ümit vermek ve onların güçlükler karşısında dayanıklı olmalarını sağlamak Şimdi bu iki uygulamayı bir iki örnekle canlandıralım.

Müslümanlığın ilk yıllarında Rabbim Allah’tır dediği için çekmediği işkence kalmamış olan cefâkâr müslümanlardan Habbab b. Eret radıyallahu anh anlatıyor:

Hırkasını başının altına yastık yapmış Ka’be’nin gölgesinde dinlenirken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, Mekkeli müşriklerden gördüğümüz işkencelerden şikayette bulunduk ve “Bize yardım dilemeyecek, Allah’a bizim için dua etmeyecek misiniz? (Artık dayanamıyoruz)” dedik. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem şöyle cevap verdi:

“Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı. Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiçbir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan Hadramut’a kadar emniyetle yolculuk yapacaktır. Ne var ki siz sabırsızlanıyorsunuz (velâkinneküm testa’cilûn) “(Buhari,Menakıb,25-İkrah,1,Menakub-ul Ensar 29)

Bu olayda sevgili Peygamberimiz, bir yandan çekilen sıkıntıların tarihi boyutunu ve şiddetini ortaya koymakta bir yandan da İslâm’ın aydınlık geleceğinden en küçük bir tereddet duymadığını kesin bir dille çarpıcı ve güven telkin edici bir örnekle anlatmaktadır.

Medine döneminde hicretten sonra Hendek Savaşının başlamak üzere olduğu günlerdeydi. Mekkeli müşrikler onbinin üzerinde bir ordu ile Medine’ye saldırmışlar. Müslümanlar da savunma tedbiri olarak Allah kendisinden razı olsun Selmân-ı Fârisî’nin teklifi üzerine Medine’nin hücuma açık tarafına, herhangi bir atlının atlayıp geçemeyeceği genişlikte ve içine düşenin çıkamayacağı derinlikte bir hendek kazma kararı almışlar ve derhal Hz. Peygamber’in kendilerine taksim ettiği yerleri kazmaya başlamışlardı. İşte bu çok sıkışık hengâmede cereyan eden bir olayı Selmân-ı Fârisî şöyle anlatıyor:

”Diğerleri gibi bana da kazmam için bir yer gösterilmişti. Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem, benim yanımda iken kazmakta olduğum yerde karşıma çok sert bir kaya çıktı. Hz. Peygamber, bütün gücümle vurmama rağmen kayayı parçalayamadığımı gördü, binitinden indi, elimden balyozu aldı ve kayaya bir vuruş vurdu ki balyozun indiği yerden âdetâ bir şimşek çaktı ve bir yerler-bir şeyler aydınladı.. Sonra bir kez daha vurdu. Yine bir şimşek çaktı. Üçüncü kez bir daha vurdu, yine bir ışık şulesiyle etraf ve bir yerler aydınlandı. Bunun üzerine ben;
O gün San’a ile Hadramut arası yayalar için on bir günlük bir mesafedir.
-Anam-babam sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü! Sen vurunca balyozdan çıkan ışıkta gördüğüm o şeyler nedir? Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem;
” Gerçekten sen onları gördün mü ey Selmân? Buyurdu. Ben;
Evet, gördüm, dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve selem;
Birinci vuruşta, Allah Teâlâ bana Yemenin, ikinci vuruşta Şam ve Mağrib’in, üçüncü vuruşta ise maşrık’ın fethini müyesser kıldı, buyurdu.”(İbn Hişam,Siyre,3,230)

Müslümanlar, Medine’yi savunabilmek için canla başla, aç-açık hatta bazı namazları bile vaktinde kılamayacak kadar sıkışık bir halde çalışırken, yani herkes bir anlamda can derdindeyken ileride gerçekleşecek büyük fetihleri müjdelemek, her şeyden önce içinde bulunulan olumsuz ortamdan selametle çıkılacağını peşin ve kesin olarak haber vermek sonra da zor durumdaki müslümanlara moral destek sağlamak anlamındadır. Asla bir avutma taktiği değildir. Zira Peygamber Efendimizin hiç kimseyi hiçbir zaman aldattığı, asılsız vaadlerle binlerini kandırdığı kesinlikle vâki değildir. Tarih, böyle bir şeyi kaydedebilmiş değildir.

Bu iki olayda öne çıkan Hz. Peygamberdin en sıkışık zamanlarda gelecek parlak günleri müjdeleme uygulaması yani sünnet’i, günümüz müslümanları için de yol ve yöntem belirleme açısından fevkalâde önemli metodik değere sahiptir. Dayanıklı ve umutlu olmak, şartlar ne kadar ağır olursa olsun ye’se, ümitsizliğe kapılmamak.

Bunun için de geçiciye temelli, muvakkate müebbet gibi bakmamak sonluya sonsuzluk şansı tanımamak gerekmektedir. Kara günün kararıp kalmayacağını mutlaka bir aydınlık sabaha çıkılacağını unutmamak. İşte bu da yukarıda değindiğimiz olaylara vahyi açıdan bakmakla mümkündür.

Yakın ve Mutlak Bozgun

Mekke de Müslümanların adetâ nefes almakta güçlük çektikleri son derece bunaldıkları günlerde inen âyetlerde şöyle buyuruyordu Mevlâ:

“..Onlar ‘biz birbirimize yardım için kenetlenmiş bir topluluğuz’ mu diyorlar? Yakında o topluluk bozguna uğrayacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar. Asıl azapları ise, kıyâmet günüdür. Kıyâmet ne şiddetli ve ne acıklıdır!”(Kamer,44-46)

Mekkedeki şirk düzeninin en güçlü, Müslümanların ise en zayıf olduğu günlerde inen bu âyetler mevcut şartlara rağmen, “yakın ve mutlak bir bozguncu haber veriyordu. Ancak bu bozgun ne zaman gerçekleşecekti? Mevcut duruma bakıp “Bu topluluk mu, nasıl ve ne zaman dağılacak?” diye Hz. Ömer gibi ümitsizlik belirtenler de yok değildi. Çünkü o günün şirk sistemi, günümüzün baskı, zulüm ve yasa duvarları arkasına sığınmış egemen toplum- lan ve sistemleri gibi sapasağlam gözüküyordu.
Kaydedildiğine göre yukarıdaki âyetlerin Mekke’de inzal buyurulmasından yedi sene sonra Bedir Savaşı’nda Hz. Peygamber, karargâhından zırhını giymiş olarak çıkarken bu âyetleri okuyordu ‘Yakında o topluluk bozguna uğrayacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar” Duruma muttali olan Hz. Ömer ve öteki müslüman mücahitler, Mekke’liler için bozgun ve firar gününün geldiğini, kendilerine yıllar önce verilen müjdeli haberin gerçekleşme anını yaşadıklarını anlamakta gecikmediler.
Bedir Savaşı’ndan tam yedi yıl sonra da müslümanlar, “Hak geldi, bâtıl yok oldu” âyetini okuyan Hz, Peygamberin değneğinin darbeleriyle Ka’be’yi dolduran putları bir bir yıkıldığını gördüler. Hakka ve halka rağmen egemen olmaya çalışan tüm zulüm sistemlerinin sonu da -ama bugün ama yarın fakat mutlaka- aynı olacaktır.

“Sen bizim mevlâmızsın, kafirlere karşı bizi muzaffer kıl”(Bakara,285) duamıza verdiği cevapta zafer için gerekli olanı, Yüce Rabbimiz bize şöyle bildirmiştir:

“Ey mü’minler! Sabredin, göğüs germekte yarışın, uyanık olun ve Allah’a karşı saygılı bulunun ki kurtuluşa eresiniz!”

O halde mevcut şartlara bakıp durumun değişmezliği, değiştirilemezliği gibi bir yanılgıya düşmemek lâzımdır. “İle’l-ebed (sonsuza dek), şu kadar yıl sürecek” gibi nutuklara aldanmamak, bunların sadece kuruntu/temenni karışımı birer söylemden ibaret olduğu unutulmamalıdır. Sonlu dünyada sonsuzluk hiçbir fani ve sistem için söz konusu değildir. Çünkü mülkün gerçek ve yegâne sahibi Allah’tır. Mülkü, kimi dilerse ona verir. Dilediğinden de alır. Dilediğini yüceltir, azîz kılar, dilediğini alçaltır, zelil eder. Her türlü hayır O’nun tasarrufundadır ve O’nun her şeye gücü yeter.

Bütün bu deliller karşısında, evrende var olan muazzam ve mükemmel düzenin bozulması, altüst olması demek olan kıyametin kopacağına inanan müslümanların, dün olmayan yarın da bulunmayacak olan günün siyasî, ekonomik ve idari yapı ve düzenine değişmez, değiştirilemez gözü ile bakması, üstüne üstlük birde bu bakışına akılcılık, gerçekçilik gibi kılıflar bulması anlaşılabilir bir çelişki değildir.

 

İsmail Lütfü Çakan – Siret ve Sünnet

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*