Iddia:Kur’an Yazılı, Hadîs Değil


Hadîsler de Kur’ân gibi uyulması gereken şeyler olsaydı, onlar da Kur’ân gibi yazılırdı. Hz. Peygamber Kur’an’dan başka şeylerin yazılmasını yasaklamıştır. Bu da uyulması gerekenin Kur’ân olduğunu gösterir.”
ilginçtir! Bu örnekte sünnete uymayı reddetmek için hadislerden delil getirilmiştir.

Bu çifte standartlık bir yana Hz. Peygamber’in kendisinden Kur’ân dışında bir şey yazılmasını yasakladığına dair ifadeler doğrudur. Ancak bunun yanında Hz. Peygamber döneminde hadîslerin yazıldığı, Allah Resûlü’nün buna izin verdiği vakıası da dikkate alınmalıdır. Bir delili alıp diğerlerini görmezlikten gelmek İlmî bir tutum olamaz. Mesele bu iki grup delilden birinin tercih edilmesi söz konusu olacaksa, kesinlikle hadîslerin yazıldığına dair hadîsleri tercih etmek gerekecektir. Çünkü bu hadîsler oldukça fazla ve çeşitlidir. Oysa yasak hadîsi bir sahâbiden nakledilmiştir.

Hal böyle olsa da İlmî olan tavır her iki grup hadîsi anlamaya çalışmaktır. Acaba yasak hadîsindeki yasaklık mutlak mıdır? izin verildiğine göre mutlak değildir. O halde yasaktan ne kastedilmiştir?

Bu konuda çeşitli te’vîller ileri sürülmüştür. İzin hadîsleri yasak hadîsini neshetmiştir. Bu durumda Allah Resûlü’nün bir dönem de olsa sözlerini yasakladığı anlamı çıkar ki isabetli değildir. Abdullah b. Amr gibi yazı bilenlere yazma izni vermiştir. Abdullah’ın dışında da yazı yazanlar olmuştur. İzin neden bir kişiye has olsun ki! Aynı anda hem yasağın hem de iznin bir gerekçesi olmalıdır. Büyük ihtimalle Hz. Peygamber Kur’ân sahifeleriyle karışmasın diye sözlerinin Kur’ân sahifelerinin kenarına yazılmasını yasaklamıştır.

O dönem Kur’ân’ın muhafazasına büyük ihtimam gösteriliyor, her türlü tedbir almıyordu. Belli ki, vahiy kâtipleri veya özel mushafı olanlar yazdıkları Kur’ân sahifelerinin kenarına Hz. Peygamberden duydukları bazı şeyleri hemen not ediyorlardı. Bunun ileride sıkıntılara yol açabileceğini düşünen Allah Resûlü buna mani olmak istemiştir. Bunun dışında dileyen, yazabilen onun sözlerini istediği yere kaydedebilecektir.

Burada konunun üzerinde biraz daha durmamız gerekir. Çünkü bu konu günümüzde istismar edilmekte, bazı Müslümanlar tarafından bile hadislere güveni sarsmak için kullanılmaktadır. Öncelikli şunu ifade edelim ki, hadislere güveni sarsmak için ileri sürülen”Kur’an sadece yazı ile korundu.” iddiası modern bir ezberdir, modern bir hurafedir.

Neden mi? Şu sebeplerden:

1. Kıraat ilminin üstadı İbnu’l-Cezerî şöyle der: “Kur’an konusunda Mushaflara yazanlara değil, hafızalarda korunana itimad edilir. Bu, Allah’ın bu ümmete bahşettiği en değerli bir özelliktir. Ehl-i Kitap ise vahyi sadace kitaplarda korumaya çalıştı. Kendi kitaplarını da ezbere değil, yüzüne baka baka okuyorlardı.”

Evet, Ehl-i Kitaba “kitap” ehli dendi, yani yazılı kitapları vardı ama kitaplarının yazılı olması onları korumaya yetmedi.

2. Kur’an’ın ilk günden bugüne değişmeksizin korunarak gelmesi tevatür ile ilgilidir. Yani “Kur’an mütevatir olarak günümüze gelmiştir” diyoruz. Tevatür ise yazıyla değil, hafızada korumakla ve olduğu gibi nakletmekle ilgilidir. Tevatürün tanımında “çok sayıda kalabalığın nakletmesi”nden bahsedilir, yazmasından değil.

3. Sadece yazmayı tevatürün şartı olarak görsek acaba sayı arayacak mıyız? Kaç kişi yazarsa tevatür kabul edilecek? Yoksa yazıysa söz konusu olan bir kişi de yeterlidir denilebilecek mi? O zaman bir kişi yeterlisi neden daha fazla kişinin yazmasına ihtiyaç duyuldu? Diğer taraftan bunu kaç kişinin yazdığını Kur’an’dan tespit etmemiz de mümkün değildir. Bunu da ilginçtir, hoşlanmadığımız (!!) rivayetlerden öğrenebiliyoruz. Bu konuda tek tek rivayetlere müracaat ettiğimizde en fazla 40 kişinin vahiy katibi olduğunu tespit edebiliyoruz. Bunların da hepsinin her ayeti yazdığına dair elimizde bilgi yok. Ayrıca bu vahiy katiplerinin tespiti de mütevatir değil, ahaddır. Toplamı belki manevi mütevatir olur. Ancak unutmayalım ki, daha fazla sayıda sahabinin naklettiği mütevatir hadisler kolayca reddedilebilmektedir.

4. Kur’an’ın yazılmasıyla ilgili doğrudan bir ayet yoktur. Sadece Kalem suresindeki “Nûn. Yemin olsun kaleme ve yazdıklarına.” ayeti vardır. Bu ayet genel olsa da bundan dolaylı olarak yazının varlığı ortaya çıkar. Ancak ne yazıldığı, ne zaman yazıldığı yine de açık değildir. Yine (hiç beğenmediğimiz, reddettiğimi!) hadislerden Kur’an’ın açık bir şekilde yazıldığını öğreniyoruz. Ancak hadislerde bile Kur’an’ın ne zaman yazılmaya başlandığına dair bir bilgi yoktur. Kalem suresinin nazil olduğu yıla bakarsak en azından o dönemde yazının olduğunu söyleyebiliriz.

5. Yazı Kur’an’ı korumanın önde gelen şartı ise aklını kullanmayı pek sevenlerin her zaman dile getirdikleri “peki bu kadar önemliyse neden Kur’an’da yok?” sorusunu burada sorabiliriz. Kur’an “İyi” ile başlıyor, neden ile başlayıp bütün ihtilaflara son vermedi? Neden “yazma emri doğrudan Kur’an’da yok” da dolaylı olarak yazıdan bahsediliyor? Yoksa Kur’an dışında bir vahiy ile önceden Hz Peygamber’e yazması gerektiği mi bildirildi? Eğer son durum geçerliyse sünnetin vahiy olmasından pek hazzetmeyenler bunu nasıl karşılar acaba?

6. Hz. Peygamber onu ezberlemek için acele ediyordu. (Kıyamet, 16) Allah ise böyle yapmamasını, onu kalbinde toplayıp okunmasını üstüne almıştı. Yazı bu kadar önemli ve korumanın şartı ise Hz Peygamber neden onu ezberlemek için çırpmıyordu? Allah neden sahifelerde değil, kalbinde toplanmasını tekeffül etmişti? Yazı bu kadar şart ise Resulullah neden her Ramazan’da Cebrail ile mukabele ediyordu? Son Ramazan’da neden iki kez mukabele edildi?

7. Resm-i Mushaf ve Hz. Osman’ın bundan çoğalttığı altı nüsha günümüze kadar gelmemiştir. Yazı korumanın önde gelen şartı ise bu nüshaların da korunması gerekmez miydi?

8.0 halde şunu demek zorunda değil miyiz? Ezber asildir, yazı ona yardımcıdır. Bu şekilde Kur’an koruma altına alınmıştır. Yani güven öncelikli olarak ezberedir. Yazıya nasıl güvenilsin ki?! Yazı bilenler az! Yazı araç-gereçleri az! Deriye, kemiğe yazılanlar mı daha güvenilir yoksa hafızaya kazınanlar mı? Tarih boyunca neden hafızlık müessesesi hep oldu da yazı müessesesi hiç gelişmedi?

Bütün bunları o dönemin sosyolojik gerçekliğine dayanarak söylüyoruz. O gün güven ezbere idi, yazı asla tek başına delil olamazdı. Bugün zihnimizi yazının çok gelişmişliği şartlandırmıştır. Bu şartlanmışlıkla tarihe bakıyoruz. Bu da bizi yanıltıyor maalesef!

9. Bir şeyin delil olması yazılmasına bağlı değildir. Onu adil-sikaların nakletmesine bağlıdır. Ortada mesela yalana birlerinin veya duyduğunu anlamakta zorlananların yazdığı bir sahife olsa ona güvenecek miyiz? Sözü yazan adil biri değilse o sözün yazılması bir mana ifade etmez. Meselâ namazı ele alalım. Bütün şartlarıyla birlikte Resûlüllah’ın bunu yazdırdığına dair bir bilgiye sahip değiliz. Şimdi namaz kılmayacak mıyız? Allah Resûlü, “Beni nasıl görüyorsanız öylece kılınız.” demiştir. Namaz nesilden nesile böyle aktarılmıştır. Ne olacak şimdi?!

10. İlginç bir durum var. Yahudiler bu iddia sahiplerine şöyle dese: “Kur’an delil olamaz; çünkü gökten yazılı olarak inmedi; delil olsaydı Tevrat gibi yazılı (levhalar halinde) inmesi gerekirdi.” Evet, buna nasıl cevap verilecektir?

11. Bu iddia sahipleri Hz. Peygamber’in hadisleri yazma yasağını da görüşlerine delil getirmiştir. Bu yasağın elbette sosyolojik sebepleri vardır. İlgili yerde buna temas ettik. Burada ise şunu vurgulamak istiyoruz: Sırf yazma yasağı hadislerin delil olmadığını gösterseydi, Allah Resulu yazmayı yasaklamak yerine kendi sözlerine uyulmasını yasaklardı. Yani “benim sözlerime uymayın!” derdi iş, olup biterdi. Aksine din adına söylediklerine uyulması gerektiğini ifade etmiştir.

12. İlk dönemleri düşündüğümüzde kitabet de zan ifade eder. Mertebe olarak ezberin altındadır. Bundan dolayı ezberden dinleme yoluyla alman bir hadis yazılı olarak alman bir hadisle çelişme durumunda birincisi tercih edilir. Netice olarak denilebilir ki, Kur’an’ın kat’iyyeti lafzî tevatür yoluyladır, yazıyla değil.

13. Son olarak her şeyde Allah’ın bir muradı, bir hikmeti vardır. Bunu tam anlamıyla kavramakta da zorlanabiliriz. Ehl-i kitabın yazılı sahifeleri olmasına rağmen onları koruyamadılar. Allah dinini insanlarla korur. Demek ki, Allah geçmiş ümmetlerle dinini korumayı murad etmedi. Belki de bunun sebebi son peygamberin henüz gelmeyişi idi. Ama ne olursa olsun Allah, muradını insanlarla gerçekleştiriyordu. Hz. Peygamber’in ümmeti olan ilk nesil sahabe Allah’ın muradının gerçekleşmesi için biçilmiş kaftandı, sanki özel seçilmişlerdi. Arapların ezber durumları da belliydi. Onlar için ezber hiç sorun değildi, hatta en başat özellikleriydi.

İşte bu sahabe Kur’an’ı nasıl korudu ise sünneti de öyle korudu. Ama yazıyla ama ezberle ama yaşayarak, neticede onu korudu. Başlarda hadislerin yazılmama sebebi de aslında Kur’an’ı korumak içindi. Burada “Kur’an delil olduğu için yazıldı, sünnet delil olmadığı için yazılmadı” demek için hiçbir makul gerekçe yoktur. Bunu diyebilmek için tarihe karşı kör ve sağır olmak gerekir. Hadîslerin yazılmaması delil oluşuyla ilgili değil, tamamen sosyolojik sebeplere bağlıdır. O da toplumun ümmi oluşu, yazı bilenlerin azlığı ve yazı gereçlerinin yetersizliğidir. Bu durumda söyler misiniz? Tüm gayretler, himmetler makul olarak neye sarfedilmeliydi?
Kur’an ve sünnet konusunda eşit olarak seferber mi edilmeliydi bu gayretler? Eşit olarak seferber edilecek kadar imkanları var mıydı? Daha Bedir savaşında okuma yazma öğrenme imkanı hasıl olmuştu. O da esirlerden, dikkat edilsin!

Ben şuna eminim ki, böyle bir eşitlik yani yeterli imkan olsaydı, ezbere yardımcı olacak şekilde hepsi kayıt altına alınırdı. Ama takdir edersiniz ki, bu mümkün değildi. İşte böyle bir durumda ne yapılmalıydı? Hükümlerin ve hayatın anası konumundaki Kur’an yazılmalıydı. Sünnette hem çok ayrıntı vardı hem de bizzat Peygamber hayattaydı, ondan sorularak, o görülerek sünnet hayata hakim kılınabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Zamanla imkanlar arttı ve çok kısa bir süre içinde sünnet de yazılmaya ve tedvine başlandı.

Prof.Dr.Yavuz Köktaş-Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak,syf:388-393

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*