İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiyye,cild:15 Notlarım

İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiyye,cild:15 Notlarım

Allah’ın Alemi Yaratmasının Gayesi

Allah cinsleri, türleri yaratmış, âlemdeki bireyleri izhar etmiştir. Yaratmanın gayesi, yaratılmışa bakmakla onu Yaratana ulaştıracak bilgiyi elde etmemizdir. Başka bir ifadeyle Allah herhangi bir şeyi onu değersiz görelim diye yaratmadı. Demek ki yaratılmış bir şeye yönelmek, onu (tanımak için) ısrarlı olmak ve onu sevmek zorunluluktur. Çünkü âlem (ve yaratılmış her şey), Hakka ulaştıran düşünme yoludur. Her kim delili değersiz görürse, hiç kuşkusuz, medlûlü de değersiz görmüş olur ve böyle bir insanın dünya ve âhireti hüsrana uğrar. Apaçık hüsran bu demektir. Böyle biri Allah’ın âlemdeki hikmetini bilemeyeceği kadar Hakkı da bilemez ve ‘ticareti fayda vermeyip doğru yolu bulamayan zarara uğramışlardan’ olur.

————————-

Allah,Hz Musa’ya ”Sen Beni Göremeyeceksin” Demesi

Allah Hz. Musa’dan şöyle aktarır: ‘Musa ‘Rabbim! bana kendini göster, sana bakayım’ dedi. O ‘sen beni göremeyeceksin’ dedi.’ Allah’ın ona ‘beni göremeyeceksin’ demesinin nedeni, Hz. Musa’nın birinci tekil şahıs zamirini kullanarak ‘ben bakayım’ demiş olmasıydı. Onun yerine çoğul veya üçüncü tekil şahıs veya ikinci tekil şahıs zamirini kullanmış olsaydı (bakalım, bakar veya sen bakarsın) belki cevap sen beni göremeyeceksın şeklinde olmazdı. Allah en iyisini bilir! Talep ‘bakaya ifadesinde mücmel olduğu kadar cevap da ‘SEN beni göremeyeceksin’* ifadesinde mücmel ve kapalıdır.

Bilmelisin ki bir şeyin görülmesi, o şeyi bilmeyi sağlar. Bu itibarla gören, muavven bir şey gördüğünü bilir ve gördüğünü bilgi bakımından kuşatır. Biz Hakkı görenin görüşünün O’nu zapt edemediğini biliriz. Zapt edilemeyeni bir şey hakkında ise onu gören ‘gördüğünü bilir denilemez. Çünkü görmüş olsaydı, hiç kuskusuz, bilinç olurdu. Hâlbuki Allah kendisi bir iken, görüldüğü farklı suretlerde tecelli eden olarak bilinir. Öyleyse Hakkı gören gerçekte O’nu görmemiştir. Binaenaleyh O’nu ancak görmediğini bilen bilebilir. ‘Rabbim! Hana kendini göster, sana bakayım dedi.’ Çünkü ‘ila (-e)’ edatıyla görmek, gözle görmeyi anlatır. Demek ki Allah Hz. Musa’ya ‘sen beni gözünle göremeyeceksın’ dedi. Çünkü görmekten maksat, görülene dair bilgi elde etmektir. Hakkı gördüğünde ise her görüşte öncekinden farklı bir şeyi görürsün ve dolayısıyla görülene dair bilgi elde edemezsin.

Bu nedenle Allah Hz. Musa’ya ‘beni göremeyeceksin’ demiştir. Sonra şöyle devam eder: Ben kendim olmam itibarıyla değişmeyi kabul etmem, sen ise sadece değişeni görmektesin. Sen de değişmedin. Demek ki sen ne beni ne kendini görmüşsün. Hâlbuki bir şey gördüğüne göre şunu demen gerekir: ‘Hakkı gördüm.’ Gerçekte beni görmediğine göre bu söz doğru değildir. Veya şöyle diyeceksin: ‘Ben kendimi gördüm.’ Bu söz de doğru değildir. Hâlbuki sen ve Hak varí Ve sen o ikisinden herhangi birini görmedin. Bir şey gördüğünü de biliyorsun. Peki senin gördüğün nedir? Sen beni gözünle göremeyeceksin.

————————-

Kaza ve Kader

Bilmelisin ki Allah bize kayıtsız anlamda kazaya rıza göstermeyi emredince, buradan O’nun ‘kazaya rıza’ derken mücmeli (genel) kast ettiğini anladık. Çünkü hakkında hüküm verilenin hali ve hüküm kaza’yı ayrıştırıp tafsil ettiğinde, kaza razı olunması caiz olan ve olmayan kısımlara ayrılır. Bir şeyden razı olmayı kayıtsız anlamda kullanırken Allah’ın icmali kastettiğini anladık. Kader hükmün belirlenmesi demektir.Her şey bir kaza ve kadere, yani belirlenmiş bir hükme göredir.Bu itibarla mutlak belirlenme yönünden kaderin iyisine, kötüsüne, acısına ve tatlısına iman etmek zorunludur. Belirlenme ve tafsili yönünden kadere iman etmek zorunluyken bir kısmından razı olmak zorunlu değildir. Burada şer için onun şer olduğuna iman etmek zorunludur dedik. Nitekim iyiliğe ve hayra da iyilik ve hayır olduğuna iman etmek zorunludur.

Şöyle deriz: Benim kötülüğün (şer) kötülük olduğuna ve -kötü olması bakımından değil- sadece var olan bir şey olması itibarıyla Allah’a dayandığına iman etmem gerekir. Bununla birlikte kötülük var olan bir şey olabilir. Kötülüğün var edilmesi Allah’a ait iken kötü olması itibarıyla kötülük O’na nispet edilemez. Hz. Peygamber bir duasında şöyle der: ‘Kötülük sana ulaşamaz!’ Mümin Haktan O’nun kendinden olumsuzladığını olumsuzlar. Şu ayeti hatırlatabilirsin: ‘Nefse günahı ve takvayı ilham eden Allah’tır.’ Şöyle deriz: ‘Allah nefse ilham vermiş, nefs günahı ve takvayı tanımıştır. Başka bir ifadeyle günahı günah, takvayı takva olarak tanımıştır.

Bu ilhamın gayesi, takva yolunu takip edip günah yolundan uzaklaşmasını sağlamaktır.’ Şöyle diyebilirsin: Hepsi Allah batındandır.’ Buna karşılık şöyle deriz: Bu husus şeriatta haklarında hüküm verilmiş günahlarla ilgili değildir ki ‘kötü denilen budur. Kötü seni üzen şeydir. Seni üzen ise gayene aykırı düşen şeydir. Bu durum ‘Sizden dolayı uğursuzluğa uğrarsak…’ ayetinde belirtilir. Allah onlara şöyle der: (De ki, hepsi Allah katındandır)

Yani sizi üzen ve size göre güzel olan her şey, Allah katındandır. Daha önce ortaya konulduğu üzere; tesir, verene değil eseri kabul edene aittir. Allah iyiliği veren iken kabul eden onu iyi veya kötü olarak ayrıştırır. Bir şeyin iyi olması onun asıl halinde bırakılmasıdır. Öyleyse asıl hüküm kendisine aittir. Bu nedenle Hz. Peygamber ‘İyilik senin elindedir demiştir. Kötülük hükmü kabul eden mümkünden ortaya çıkar ki bu durum hadiste ‘Allah’ım! Kötülük sana ulaşamaz’ diye belirtilmiştir.

————————-

Kulun ‘Allah Karşısındaki Edebi’ Hakkında

Salihlerden birisi Allah yolunda cihat etmek niyetiyle dua etmiş, Allah ise cihadın vesilelerini ona kolaylaştırmamış, kendi yolunda cihat etmesinin önüne engeller koymuştu. Söz konusu insan Allah ile sohbe­ti olan ve O’nun katındaki en büyük velilerden biriydi. İçinde cihat etme sevgisi hâsıl olmakla birlikte duasının gecikmesi ve ortaya çıkan engeller hakkında şaşakalmıştı. İçindeki cihat sevgisinin nedeni, ciha­dın Allah’ı razı eden bir amel olması ve şehitlerin Allah katındaki dere­celeriydi. Allah gönlünün daraldığını görünce, Allah’tan bilgi aldığı yoldan durumu bildirerek şöyle demiş: ‘Cihada katılmanı engelleyen mazeretlerle gönlün daralmasın. Çünkü cihat etseydin esir düşeceğini, esir düşseydin Hıristiyan olarak öleceğini takdir etmiştim.

Buna mu­kabil savaşa çıkmayıp evinde salim bir şekilde kaldığında, Müslüman olarak salih bir kul iken öleceğini takdir ettim.’ Bunun üzerine salih kişi Allah’a şükretmiş, Allah’ın onun için en hayırlı olanı tercih ettiğini anlamıştır. İnsanın Allah’ın kendisi adına en hayırlı olanı tercih ettiğini bilmesi de kulun Allah karşısında takınması gereken edep anlamındaki güzel ahlakın bir parçasıdır. Kadere teslim olup rıza gösteren ve Hak­kın adabının kendisinde bulunduğunu, onu kendine ve Allah’ın kulla­rına tatbik eden bir insan görebilirsin. Söz konusu insan -şahıslar karşı­sında değil- sıfat karşısında edebini izhar eder.

Hâlbuki sıfat sahibi, onun kendisi karşısında edepli davrandığını zanneder ve edeplinin durumu hakkında bir bilgisi olmaz. Edepli insan ise âleme Hakkın gözüyle bakmaktadır. Hakkın gözü onlara Allah’ın kendileri hakkında- ki bilgisinin verisine göre bakmaktadır. Allah’ın onlara dair bilgisi ise onların kendiliğinde bulunduğu duruma bağlıdır. Hallerin kendilerin­de bulunduğu zatlar hakkında ise bizatihi mutluluk veya bedbahtlık hükmü verilemez. Mutluluk ve bedbahtlık zatlarda bulunan niteliklere göre ortaya çıkar. Sıfatlar da kendileri nedeniyle bedbahdlık veya mutlulukla nitelenmezler. Aynı şekilde sıfatları taşıyan zatlar da kendilikleri ve hakikatleri bakımından mutluluk ve bedbahtlıkla nitelenmezler. Sıfatlar zatlarda bulunup hükümleri ortaya çıktığında, zatlar kendileri için meydana gelen karışıma (imtizaç) göre nitelenirler. O karışıma zat veya sıfatlarlardan hiç biri tek başına sahip değildir. Böyle bir durumda bir şahıs için mutlu veya bedbaht denilir.

————————-

Rızık

Hiçbir nefs rızkı tamamlanmadan ölmeyeceği kadar hiçbir nefsi eceli gelmeden ölmeyecektir; rızkın az veya çok olması durumu değiştirmez. Rızık bedenin kendisiyle ayakta durduğu ve gücünü muhafaza eden şeydir; topladığın veya sakladığın rızık değildir. Topladıkların bazen sana bazen başkasına ait rızık olabilir; fakat hesabını -toplayan ve kazanan sen olduğun için- sen vereceksin. Bu nedenle ancak kendini veya Allah’ın kendisi adına çalışmakla yükümlü kıldığı kimseleri besleyecek kadarını kazanmalısın; ilave olarak Allah’ın sana ihsan ettiklerini Allah’a itaat için çalışacağını bildiğin kimselere ‘nimet verici’ olarak ulaştırmaksın. Onları tanımazsan bile, yine de ulaştır! Çünkü “senin mülkün’ dediğini bir rızıktan nimet vermiş olmanın faydasından mahrum kalmayacaksın.

O nimette sen, nimetin sahibi -ki benden başkası değildir- gibisin. Öyleyse sen benim naibimsin ve naip kendisini vekil atayanın özelliğine sahiptir. Kuşkusuz Ben, bitkileri, hayvanları, itaatkâr ve günahkârı rızıklandırmışım! Sen de öyle yap: İtaatkârı bütün gayretinle ara. Böyle yapmak nasibini bollaştıracağı ve yücelteceği kadar aynı zamanda senin adına daha öncelikli ve övülür bir davranıştır.

(Allah insana diyor ki) bilmelisin ki: Sana bir inayet olarak, zatının var olmasını sağlayıp nefsine nimet olacak hususları Ben yarattığım gibi senin için öyle bir şey daha yarattım ki, onda tasarruf ettiğinde ilahi isimler onunla hayat bulur ve nefisleri nimete kavuşur.

————————-

Resulullah’a (a.s) İtaat

Bilmelisin ki ittiba (peygambere uymak), senin için sözünde ve kuralında belirleyip tanımladığı şeye uymandır. Hak seni nereye götürürse, sen de oraya gider, durduğu yerde durursun, bak dediği şeye bakar, teslim ol dediği yerde teslim olur, düşün dediği yerde düşünür, iman et dediği yerde iman edersin. Çünkü Kuran-ı Kerim’de yer alan ilahi ayetler türlü yollarla gelmiş, onlarda muhatap farklı şekillerde tavsif edilmiştir.

Bir kısmında ‘Tefekkür eden bir kavim için ayetler vardır’ denilirken bir ayette ‘Akil sahibi kavim için ayetler vardır’, başka bir ayette ‘Duyan bir kavim için ayetler vardır’’, başka bir ayette ‘İman eden bir kavim için ayetler vardır’, başka bir ayette ‘Bilen kavim için ayetler vardır’’, başka bir ayette ‘Derin akıl sahipleri için ayetler vardır’’ ve ‘Lüb sahipleri için ayetler vardır’’ buyrulur. Başka bir ayette basiret sahiplerine ait ayetler zikredilir. Ayetleri Allah’ın tafsil ettiği üzere tafsil et ve hiçbir ayeti zikredilenin dışındaki gruba göndermeden her ayeti yerli yerine yerleştir. Ayetle kimin muhatap olduğuna bak ve sen de ayetin muhatabı ol!

Çünkü sen bütün zikredilenlerin toplamısın, çünkü sen görmek, düşünmek, akıl ve lüb sahibi olmak, tefekkür etmek, bilgili olmak, iman etmek, duymak ve kalp sahibi olmak gibi özelliklerle nitelenensin. Ayeti incele ve belirli bir ayette nitelendiğin özelliği ortaya çıkar ki, Kuran’ın kendisi adına toplandığı ve üzerinde cem’ olduğu kimselerden olasın!

————————-

Gerçek­te Her Sözü Yaratan Allah’tır

Söz ancak bulunduğu kimseden gelmiştir. Bu ise bazı kimselerin gözünde kendisinde göründüğü bazı kimselerin gözlerinde de kendisinden soyutlandığı surettir. O halde sadece duyan, konuşan, söyleyen, dile getirilen ve söylenen vardır. Bunların hepsi güzeldir. Daha doğrusu güzel ile daha güzel arasında derecelenir. Her söz güzel iken gayeye yatkın söz daha güzeldir. Bununla birlikte bütün sözler güzeldir. Ayette ‘Allah sözden kötülüğün açıklanmasını sevmez’’ buyu­rur. Burada Allah sevgisini kötü sözün izharına ilişmekten olumsuzlamıştır. Sözün kötülüğü bir sözün kötü olduğunu söylemektir. Gerçek­te her sözü söyleyen Allah’tır. Kötüyü izhar ve açıklamak, bazen söz olabilirken bazen söz olmayan fiillerde gerçekleşir. Allah ‘açık’ derken kuldan taşkınlığın ortaya çıktığı işlerini kasteder. Hz. Peygamber ‘İçi­nizden birisi kazuratla sınanırsa, onu örtsün’, yani ortaya çıkartmasın demiştir.

Kötülük iki türdür:Şer-i kötülük ve seni üzen kötülük! Böyle bir kötülüğü şeriat övebilir ve kınamamış olabilir. Bazen bu kötülük, seni üzmesi bakımından kötülüktür, yoksa onun kotu olması Allah’ın o şeye dair hükmü değildir. Allah ‘Bir kötülüğün karşılığı onun gibi bir kötülüktür’’’buyurur. Birinci kötülük dini kötülüktür çünkü o haddi aşmaktır-, diğeri haddi aşanı üzen kötülüktür. Gerçekte ceza ve karşılık (kısas), dine göre kötülük değildir, çünkü Allah kotu bir işe şeriatında yer vermez.

Dilde kötü ve iyi hakkında yerleşik bir ıstılah bulunduğu için, Allah katından şeriat dildeki kullanıma göre inmiştir. Onlar kötü­lüğü kötülük diye isimlendirip ‘kötülük diye bir şey vardır’ demiş, Allah ise şöyle buyurmuştur: ‘’Allah sözden kötülüğün açıklanmasını istemez’’’ Sizin kötü diye isimlendirdiğiniz şeyi demektir. Onu öyle isim­lendirmiş olmanızın nedeni, gayelerinize uygun olmayışıdır. Bu bağ­lamda ‘Ebrar’ın iyilikleri Mukarrabin’in kötülükleridir’ denilir. Daha iyi nispi olduğu gibi kötü de aslında nispidir. Allah’tan olan her şey – ister üzücü ister sevindirici olsun- iyidir. Bu bakımdan iyilik ve kötü­lük, izafidir. Allah ‘Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir’ buyurur. Yani iyinin ve daha iyinin ne olduğunun (bilgisine) ulaştırdığı kimse­lerdir. ‘Onlar akıl sahipleridir’’ Yani onlar, koruyucu kabukla örtül­müş işin özünü ortaya çıkartmalarını sağlayan derin aklın sahipleridir. Çünkü göz perdeyi görür.

————————-

‘Göç’ Hakkında

Göç iki türdür: Bir kısmı dünya hayatından ayrılmak demek olan ölümle intikal eder ve öldükten sonra âhiret hayatıyla yaşarlar. Bir kısmı, ölmeden, dünya hayatındayken intikal eder. Bu kısım özellikle Allah yolunda öldürülen şehitler ile hakkında ‘ölüden daha üstün‘ denilenlerdir; bununla birlikte ölülerin bir kısmından üstündür. Allah dünya hayatında insan türünde pek çok ümmetler yaratmış, her birine yaratılış gayelerini açıklamak üzere pey­gamberler göndermiş, peygamberler Hakkın yapmalarını istediği gö­revleri insanlara öğretmiş, bu görevleri yerine getirdiklerinde âhiret hayatında Allah katında elde edecekleri iyilikleri veya yapmadıklarında dünyada -ki bu ceza yöneticilerinin suçlarını öğrenmelerine bağlıdır- ve âhirette görecekleri cezayı onlara öğretmişlerdir. Sonra Allah insan­ların arasına bir derecelenme yerleştirmiştir: Bir kısmı üstün, bir kısmı ümmetin en üstünüdür ki, bu kısım, peygamberlerdir.

Ümmetler, ümmeti insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmet olan Hz. Muhammed‘in ümmetiyle sona ermiştir. Hz. Muhammed‘in geli­şiyle birlikte peygamberlik sona erdiği gibi şeriatıyla da bütün şeriatlar sona ermiştir. Artık şeriat getirecek bir peygamber olmadığı gibi onun şeriatından sonra Allah katından indirilecek bir şeriat da yoktur.

 

————————-

Resulullah’ın Sünnetini İhya Etmek

Ey peygamber varisi! Sen bu amelde o hitabın muhatabı olmaya çalış ki Hz. Muhammed dünya hayatından ayrılmamış olsun. Çünkü o Kuran-ı Azimin suretidir. Hz. Muhammed’in varisleri arasından kimin ahlakı Kuran olur ve tabiatının gecesinde amellerin suretlerini inşa ederse, hiç kuşkusuz Hz. Muhammed’i kabrinden diriltmiş olur. Bu itibarla Hz. Muhammed’in vefatından sonraki hayatı, onun sünnetinin hayatta olması demektir. ‘Kim onu ihya ederse, sanki bütün insanları diriltmiş olur.’’’ Çünkü Hz. Muhammed en tam toplam ve en kâmil surettir (bernamec-i ekmel). Bu nedenle Allah gece ibadeti hakkında ‘söz bakımından daha doğrudur’ demiştir. Kuran’dan daha sağlam bir söz ise yoktur. Aynı şekilde ‘Anlama bakımından da daha iyidir.’ Yani daha hazırlayıcıdır. Çünkü Allah ‘’Biz kitapta hiçbir şeyi ihmal etmedik’’ buyurur.

Burada kast edilen toplayıcı kitaptır. ‘Sebat bakımından da daha güçlüdur.’ Çünkü Kuran diğer kitapların kendisiyle mensuh hale gelmesi gibi nesh edilmemiştir. Önceki kitaplardan bir hüküm sabit olsa, ancak Kuran’da yer aldığı için sabittir. Bu nedenle sebatı anlatmak için mübalağa kipiyle pekiştirmiştir. Bu yönüyle Kuran-ı Kerim kıyamet vaktine bitiştiği için önceki kitaplardan daha sabittir.

Bunun yanı sıra Kuran’da önceki kitaplarda bulunan hususlar yer alırken onda bulunanlar önceki kitaplarda bulunmamıştır. Nitekim Hz. Muhammed’de önceki bütün nebilerde bulunan özellikler bulunurken onda bulunan bütün özellikler önceki nebilerde bulunmaz. Çünkü onun ahlakı Kuran’dır ve kendisine ve ümmetine önceki hiçbir peygambere verilmemiş özellikler verilmiştir.

İbn Arabi,Futuhatı Mekkiye,cild:15

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*