İbn Arabi – Futuhat-ı Mekkiye,cild:13 Notlarım

İbn Arabi - Futuhat-ı Mekkiye,cild:13 NotlarımSebepler Perdesi

‘Âllah Teâlâ eşyayı yaratıp emir ve yaratmanın âlemlerin rabbi olan münezzeh Hakka ait olduğunu söylemiştir. Bu­nun için Allah sebepleri yerleştirmiş, onları kendisi için perde haline getirmiştir. Bu sebepler kendilerini perde olarak görenleri O’na ulaştı­rırken onları rab edinenleri O’ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi merte­belerinde artlarında Hakkın bulunduğunu ve yaratıcılarına bitişik ol­madıklarını bildirirler. Çünkü sanat yapıcısını bilmediği gibi kendisini besleyenden ayrı da değildir. Yapılan şey zarar ve menfaatlerini ondan alır. Allah ruhları ve melekleri yaratmış, gökleri üst üste kubbe olarak insan direği üzerinde yükseltilmiş, felekleri döndürmüş, yeryüzünü yu­varlaklaştırmış, onun yükseklik alçaklık olarak ayrışmasını sağlamıştır. Allah dünyayı ahiretin yolu yapmış, bunun için resullerini peş peşe göndermiştir.

Resulleri göndermesinin nedeni,akılların O’nun âlemde yarattığı cisimleri, ruhları ve latif ve kesif şeyleri öğrenmedeki eksikliği ve acizliğidir. Çünkü vaz ve tertip fikir gücünün kendiliğinden bilebi­leceği bir şey değildir. Onu bilmek kendilerini yapan ve suretlerini inşa edenin bildirmesine bağlıdır. Fikir gücü yönünden akim bilgisi özellik­le âlemin mümkün olduğunu bilmekle sınırlıdır, yoksa tertibini bile­mez. Bu tertip şahısları görmekle mümkün olabilir. Bu durumda akıl şöyle der: ‘Şu bunun üzerindedir, bu şunun altındadır, bu şundan ön­cedir, bu şundan sonradır. Akıl ise bütün bu hususlarda imkân, yani olabilirlik hükmünü verir.

İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:13

———————–

Herşey Allah’a Muhtaçtır

İnsanın eli veya uzuvlarından birisi hakkında imanın aynı olduğu veya insandan başka olduğu söylenemez.Aynı şekilde Alemdeki varlıkların Hakkın aynı olduğu söylenemeyeceği gibi Haktan başka oldukları söylenemez. Bütün varlık Haktır. Fakat yaratılmışlıkla nitelenen ile yaratılmamış olmakla nitele­nen O’nun yönüdür. Bütün var olanlar hakkında belirli bir şekilde hü­küm verilmiştir. Bu bağlamda Allah hakkında ‘âlemlerden müstağnidir’ diye hüküm veririz. Allah hakkında bu nitelikle hüküm vermiş­ken O’nun dışındakiler hakkında ‘Allah’a muhtaç’ diye hüküm veririz. Öyleyse her şey hükme konu olmuştur. Her şeyin helak olacağı hük­münü vermişken vechinin helak olmayacağı hükmünü de verdik. Öy­leyse Allah kendi hüviyetinden olmak üzere hakkında hüküm verilen ilk varlıktır. Allah Teâlâ kendisi hakkında hüküm verirken önce nefes sahibi olduğunu bildirmiş, nefesini Rahman’a izafe etmiştir. Bunun gayesi var olduğumuzda elçileri bize bu durumu tebliğ ettiğinde rah­metin kapsayıcılığını ve genelliğini, her şeyin sonunda rahmete ulaşa­cağını ve bütün yaratıkların ona varacağını öğrenmemizdir. Çünkü Rahman’dan ancak merhum, yani merhamet edilen ortaya çıkabilir. Bunu anlamalısın!

Hak güzeldir ve güzellik özü gere­ği sevilen olduğu kadar ona bakanların kalplerinde zorunlu heybet uyandırır. Başka bir ifadeyle güzellik bir sevgi ve heybet oluşturur kalplerde. Çünkü Allah’ın bizim için âlemdeki ve nefislerimizdeki – çünkü biz de âlemin parçasıyız- ayetleri çoğaltmasının nedeni, zikrimi­zi, fikrimizi, aklımızı, imanımızı, bilgimizi, kulağımızı, gözümüzü, zihnimizi ve sırrımızı kendisine yönlendirmemizi istemesidir. Binaena­leyh Allah bizi kendisini bilelim ve O’na ibadet edelim diye yarattı. Al­lah bizi bu hususta herhangi bir şeye yönlendirirken sadece âlemi araş­tıralım diye yönlendirmiştir. Çünkü Allah, müşahede ve akla göre, âlemi bilinmesine ayetin ve delilin ta kendisi yapmıştır. Aleme bakar­sak O’na bakarız, duyarsak O’nu duyarız, görürsek O’nu görürüz, akledersek O’ndan aklederiz, düşünürsek O’nun hakkında düşünürüz, bilirsek O’nu biliriz, iman edersek O’na iman ederiz. Hak her yönde tecelli eden, her ayetten talep edilen, her gözle bakılandır. Allah ibadet edilen herkeste ibadet edilen, gayb ve şehadette yönelinendir. Herhan­gi bir yaratılmış fıtraten O’nu yitirmez. Bütün âlem Allah’a ibadet eder, O’na secde eder, O’nun hamdini söyler. Diller O’nu söylerken kalpler O’nunla kendilerinden geçer ve O’na bağlanır. İnce akıllar O’nda hayrete düşer.

———————–

Allah’a Verdiği Sözü Yerine Getiren Kimseyi Allah Saadete Ulaştırır

Hayvan ‘hayvan’ olması bakımından acıyı ve hazzı hissederken akıllı olması bakımından -ki o insandır- acı veren ve mutluluk veren sebebi doğal olarak “zevk’ ederek bilir. Bir grup bu konuda yanılmış ve acının sebebe zati olarak ait olduğunu zannetmişlerdir; hâlbuki gerçek öyle değildir. İnsanın haz almasını veya acı çekmesini sağlayan şey, ak­la göre, acının veya hazzın onda bulunmasıdır, yoksa onun sebebi değildir. Bu durum doğal haz ve acılarda böyledir. Başka bazı sebepler daha vardır ki, akıl kendi başına onları idrak edemez. Allah peygamberinin diliyle vahiy yoluyla o sebepleri bildirir ve akıl onları öğrenir;sonra da Allahın yapmasını istediklerini yerine getirir,kaçınmasını istediği şeylerden kaçınır. Bu durumda insan,aklıyla acı ve hazzı bilmiş olur ve her ikisini gerektiren şeri sebepleri öğrendiğinde de onları hatırlar.

Kim itaat ederse,yaptığı iş hakkında basiret üzre Allaha itaat ederken kim asi olur ve asi olduğunu bilirse,günah hakkında basirete sahip olarak günahkar olur.Bununla birlikte itaate verilcek ödül hakkında basirete sahip iken günaha verilccek ceza hakkında basireti yoktur.Başka bir ifadeyle insana takdir edildiği kadarıyla günah işleme cü­reti veren şey onun cezası hakkındaki basiretsizliğidir. Bir müminin günahın cezası hakkında basirete sahip olması uygun olmak bir yana doğrıı değildir, çünkü rahmet ve mağfiret intikam değildir. (Cezalan­dırmanın bağışlamadan daha öncelikli olması Allah’ın belirlemiş oldu­ğu özel bir nitelik halinde söz konusudur. Bir insan ölüp söz konusu Özel nitelik kendisinde bulunursa, o nitelik cezalandırılmayı hak eder ve bunun böyle olması zorunludur. Bu özel nitelik Allah’a ortak koş­mak, yani şirktir.

Şirkin dışındaki günahları ise Allah meşiyetine havale etmiştir. Dolayısıyla bir insanın cezalandırma hakkında basirete sahip olması mümkün değildir. İşte bu basiretsizlik nefisleri Allah’ın yasakla­rını ihlale götüren ve günahlara düşüren temel sebeptir. Fakat Allah ın korku veya umut veya hayâ duygusuyla korudukları veya bu üç sebe­bin dışında kaderinde ve bilgisinde masum kıldıkları (ceza hakkında basiret sahibi olmasalar bile) günahlara düşmezler. Günahın işlenmesi­ni ve azaba maruz kalmayı engelleyen bu dört sebebin bir beşincisi yoktur. Mümkün Allah’a karşı mümkün olan her şeyi kabul edeceği hakkında söz vermiştir. Allah’a verdiği sözü yerine getiren kimseyi ise Allah kendiliğinden saadete ulaştırır. Allah’a verdiği sözü bozup veri­len sözden farklı olarak mümkünü imkânsıza veya varsayıma dönüştü­ren ve kendisine isabet etmeyeceğini zannederek zatı gereği cezaya ma­ruz kalan kimse, peygamberin Allah katından getirmiş olduğu Hakkın davetini reddetmiş demektir. Böyle insanlara misal olarak Berahime ve onların görüşlerini benimseyenleri verebiliriz

———————–

Bütün Şeriatların Hükmü Hz. Muhammed’in Şeriatına İntikal Eder…

Bütün şeriatların hükmü Hz. Muhammed’in şeriatına intikal eder. Onun şeriatı bütün yolları içerirken onlar Hz. Muhammed’in şeriatını içeremez.

Bu bağlamda yolların biri Allah’ın yoludur. O yol bütün işlerin kendisine göre yürüdüğü genel yoldur ve bu nedenle herkesi Allah’a ulaştırır. Allah tarafından konulmuş tüm şeriatlar kadar insanlar tarafindan konulmuş bütün yollar o şeriata dahildir. Öyleyse bu yol Allah’a ulaştırarak bedbahtı ve mutluyu içerir. Sonra bu yol üzerinde yürüyen kimse ya ilahi bir müşahede sahibidir veya perdelidir.

İlahi müşahede sahibiyse, O’nunla birlikte sülük ettiğini görür. Böyle bir insan cebren ve zorla sülük edendir ve kendisiyle sülük eden onun rabbidir ve onun rabbi doğru yol üzerindedir. Nitekim Allah Teâlâ Hud’dan -ki o Al­lah’ın peygamberlerindendir- aktarırken onun böyle söylediğini bil­dirmiştir. Bu nedenle kulun varacağı yer rahmettir. Yolda güçlükler or­taya çıksa bile, bunlar Hakkın her gün kendilerinde bulunduğu şe’nlerden ona ilişen arazlardır. Bu husus ‘Rabbin her gün bir iştedir ayetinde belirtilir.

———————–

Peygamberlerin Getirdikleri Din Tektir

Allah peygamber ve nebileri zikrederek şöyle der: ‘Onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir, sen de onların hidaye­tine uy!’Bu, bütün nebi ve resullerin yolunu içeren yoldur. Başka bir ifadeyle bu yol, dini hakkıyla uygulamak ve dinde ayrılığa düşmemek, onda birleşmek demektir. Bu husus İmam Buhari’nin ‘Peygamberlerin getirdikleri din tektir’ şeklinde kitabında bölüm başlığı yaptığı bir me­seledir. Ayette Allah dini belirli getirmiştir, bunun nedeni bütün dinle­rin Allah katından olmasıdır.

Hükümlerinden bir kısmı farklılaşsa bile, hepsine dini uygulamak ve dinde toplanmaları emredilmiştir. Bu, pey­gamberlerin üzerinde ittifak ettikleri yöntem demektir. Farklı hüküm­ler getirdikleri hususlar, Allah’ın peygamberlerden her birisi için din­den belirlemiş olduğu şeriattır. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Her birisi için bir şeriat ve yöntem belirledik. Allah dileseydi hepsini tek ümmet yapardı.’Böyle olsaydı, peygamberlere emredilmiş olan dinde ittifak ve dini uy­gulamak hususlarında olduğu kadar, şeriatlarınız da farklı olmazdı.

———————–

Şükretmek

Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar sebeplerin farkında olsalar bile ‘Bu ihsan Allah’tandır, sebebin onda etkisi yoktur’ derler. Allah’ın bazı kulları daha vardır ki, onlar da ‘bu iyilik falanın bereketiyle ve himme-tiyledir’ derler. Onun himmeti olmasaydı, bu nimet olmaz ve Allah kö­tülüğü bizden uzaklaştırmazdı. Bir kısmı bunu inanarak ve bağlanarak,söylerken, bir kısmı zannı galibiyle söyler. Böyle biri Hakkın kendisini iki halde kulların kalplerine kendi makamında yerleştirdiği kuldur. İn­sanlar da bunu söylerler fakat kaynağını bilmezler.

Sahih bir hadiste aktarıldığına göre, Hz. Peygamber Huneyn sa­vaşında Mekke’nin fethinde gerçekleşen bir hadise nedeniyle Ensar’a şöyle demişti: ‘Siz dalaletteydiniz, Allah benim vasıtamla size hidayet etmemiş miydi?’ Hz. Peygamber kendisini zikretmiş. ‘Sizi ateşe düşe­cek bir tehlikede bulmuş ve benim vasıtamla sizi kurtarmış değil mi­dir?’ Hadiste belirtilen şey insanların ‘falanın bereketiyledir’ sözlerinin ta kendisidir. Bazen de ‘beni hatırında tut, beni himmetinde tut, beni unutma’ derler.

‘Ya şükreder’.Şükrederse nimetlerini artırır, çünkü biz Allah’ın kula kendinden olan şeyi verdiğini yoksa kayıtsız anlamda bir şey vermediğini belirttik. ‘Ya da nankör olur’ Yani nimete nankörlük yapar. Bıı durumda, Allah nimeti ondan çekip alır ve bu davranışına karşılık ona azap eder. Öyleyse insan hangi yolda yürüdüğünü görmek üzere, ken­dini kontrol etmelidir! Allah’ın beyanının ardında bir beyan olamaz.

Hz Musa İsrailoğullarına şöyle der: ‘Siz ve yeryûzündeki herkes inkar etseniz Allah müstağni ve hamiddir,’ Yani Hz. Musa Allah’ın âlemi (kendisi için değil) âlem için yarattığına dikkat çekmektedir. Allah’a ibadet etmesinin maksadı ise kendisini tanımasıdır. Çünkü insan ken­dini tanığında, rabbini de tanır ve Rabbi hakkındaki bilgisinin karşılığı en büyük karşılık olur, Bu nedenle şöyle der: ‘Ancak bana ibadet etsinler diye…’  İnsanlar Allah’ı tanımadan kendisine ibadet edemez. Öte yandan O’nu tanıdıklarında kendisine zatî bir şekilde ibadet ederler. Onlara ibadeti emrettiğinde ise zatî ve genel ibadet de olmakla birlikte, özel olarak ibadet ederler ve Allah da davranışlarına karşı onları ödül­lendirir. Öyleyse Allah onları ancak kendileri için yaratmış ve bu ne­denle kendinden bildirirken ‘alemlerden müstağnidir’ buyurmuştur.

———————–

Müşriklerin Allah’a Ortak Koşması

Allah’ın müşrikler lehinde Peygamberine karşı şahitliğine bakınız! Allah, “Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, ‘Allah’ diyecek­lerdir” buyurıır. Bu garip bir uyarıdır. Onlara ‘Rahman’a secde edin’ denildiğinde, onun varlığını görmemişler ve O’nu ‘Allah’ diye isimlen­dirilen olarak görmüşler, O’nun Rahman denilenin aynı olduğunu anlamamışlardı. Müşrikler Rahman’ı da Allah’a ortak zannetmiş, buna tepki göstererek inkâr etmişler, fakat daha önce ifade ettiğimiz gibi ilah edinenler hakkında bu durumu inkâr etmemişlerdi. Çünkü – Allah’ın dışında- ilah saydıkları şeylerin adlarını biliyor, bu adlarıyla birlikte gerçekte ilahlıkta O’nun benzeri olmadığını biliyorlardı. Onla­ra göre Allah biricik büyük ve azametli olandı.

Kendisini görmeksizin Rahman’a secdeye çağrıldıklarında şöyle demişlerdi: ‘Rahman da nedir? Bize emrettiği şeye secde mi edeceğiz. Bu onların kaçmalarım artırdı.’ Çünkü onlar gaybte bir ilah bulunduğunu biliyorlardı. Bu nedenle Al­lah peygamberine şöyle demiştir: ‘İster Allah’a dua edin ister Rahman’a dua edin, hangisine dua ederseniz en güzel isimler O’nundur.’ Bu ayet üzerine müşrikler büsbütün şaşırmışlardı, çünkü onlar, her birisinin güzel isimleri olsa bile Rahman dcnilcnin Allah denilen olduğunu zan­netmiyorlardı. Çünkü Allah basiret gözlerini köreltip perdelerini kalın­laştırdığında, haklarında indirilen şeyle neyi kastettiğini bizzat Al­lah’tan öğrenmemişlerdi. Allah bir isimlendirilen talep eden bir isim kendilerine getirdiğinde bu durumu onlar adına bir dayanak ve maze­ret yapmıştır. Allah ehli ve seçkinleri söz konusu isimlendirilene ait alameti tanımış, fakat müşrikler onu tanımamıştı.

Allah ve Rab ve Rahman ve melik

Hepsinin hakikati zatta ortak

 

———————–

İhsan Nedir ?

Cebrail (a.s.) Hz. Peygamberce ve sahabesine kendili­ğinde gerçeği öğretmek üzere bedevi kılığında gelmiştir. Gittikten son­ra Hz. Peygamber sahabesine ‘Bu adamın kim olduğunu biliyor mu­sunuz?’ diye sormuş. Başka bir rivayette ise şöyle demiş: ‘Onu geri döndürün’ Aramışlar, fakat bulamayınca Hz. Peygamber şöyle demiş­tir: ‘O, Cebraildi, insanlara dinlerini öğretmek üzere gelmişti. Cebra­il’in sorduğu sorulardan birisi ‘ihsan nedir? şeklindeydi. Hz. Peygam­ber bu soruya cevap olarak şöyle demiş: ‘Allaha 0nu görür gibi iba­det etmendir. Çünkü Hz. Peygamber biliyordu ki, görmeden ibadet etmek, nefse ağır gelir. Sonra sözünü tamamlayarak şöyle demiş: ‘Sen Allah’ı görmesen bile, O seni görmektedir. Yani Allah’ın seni gördü­ğünü aklında tutmalısın! Bu, perde ardından müşahede ve görmenin başka bir türüdür: Bilirsin ki ibadet ettiğin varlık 0nu görmediği yönden seni görüyor ve duyuyor.

Cebrail (a.s.) Hz. Peygamberce ve sahabesine kendili­ğinde gerçeği öğretmek üzere bedevi kılığında gelmiştir. Gittikten son­ra Hz. Peygamber sahabesine ‘Bu adamın kim olduğunu biliyor mu­sunuz?’ diye sormuş. Başka bir rivayette ise şöyle demiş: ‘Onu geri döndürün’ Aramışlar, fakat bulamayınca Hz. Peygamber şöyle demiş­tir: ‘O, Cebraildi, insanlara dinlerini öğretmek üzere gelmişti. Cebra­il’in sorduğu sorulardan birisi ‘ihsan nedir? şeklindeydi. Hz. Peygam­ber bu soruya cevap olarak şöyle demiş: ‘Allaha 0nu görür gibi iba­det etmendir. Çünkü Hz. Peygamber biliyordu ki, görmeden ibadet etmek, nefse ağır gelir. Sonra sözünü tamamlayarak şöyle demiş: ‘Sen Allah’ı görmesen bile, O seni görmektedir. Yani Allah’ın seni gördü­ğünü aklında tutmalısın! Bu, perde ardından müşahede ve görmenin başka bir türüdür: Bilirsin ki ibadet ettiğin varlık 0nu görmediği yönden seni görüyor ve duyuyor.

———————–

Allah’a Yaklaştırsın Diye İbadet Etmek

Bütün âlem içinde sadece insan, bazı varlıkları Hakka ortak koşmuştur. Hakka ortak koşan bu insanlar doğa perdesinin baskın geldiği kimselerdir. Bunun nedeni ise asıl itibarıyla insanın gördüğü bir rabbin sözünü dinlemek, O’na itaat etmek ve ibadet etmek alışkan­lığında olmasıdır. Hâlbuki doğa perdesi bu ibadet edilen mabudu in­sana görünmez hale getirmiştir. Bu durumda doğanın hakim olduğu insan, gördüğü ve müşahede ettiği varlıklardan bir kısmını ilah edinir. Bunlar ya göksel âlemden -yıldızlar gibi- ya da aşağı âlemden -unsurlar gibi- veya onlardan türeyen şeylerden ibarettir. Böylece insan (asıl iti­barıyla) itiyadı olduğu üzere görerek ve nefsinin dinginleşmesiyle ona ibadet eder ve ilah edinilen o şeyin Hakkı gördüğünü ve kendisinden Hakka daha yakın olduğunu zannederek kendisini de Allah’a yaklaştır­sın diye ona hizmet ve ibadet eder.

———————–

Şefaat

Bir şahıs için bir hükümdar nezdinde şefaatçi olmuştum. Adam öyle bir suç işlemişti ki hükümdara göre böyle bir suçun sahibi mutla­ka öldürülmeliydi. Çünkü hükümdarlar pek çok suçu bağışlasa bile üç şeyi bağışlamaz ve bunlar affedilmeyecek suçlardır. Hükümdarlar bu suçlarda sadece cezalandırmanın tarzında derecelenirler. Bu üç suç şun­lardır: Haremine saldırmak, sırrının açıklanması ve mülküne zarar vermek- Bu adam hükümdarın mülküne zarar verecek bir suç işlemiş, hükümdar onun kadine ferman vermişti. Adamın hikâyesi bana ulaşınca, onu öldürmesin diye ricacı olmak üzere, hükümdara gittim. Hükümdarın beti benzi attı ve bana şöyle dedi: ‘Yaptığı bağışlanamayacak bir suçtur ve öldürülmesi gerekir.’ Tebessüm ettim ve şöyle dedim: Hükümdarım ! Vallahi senin affını aşan bir suç bulunduğunu ve bağış­lamana galebe çaldığını bilseydim, senden ricacı olmadığım gibi senin hükümdar olduğuna da inanmazdım. Sıradan bir Müslüman olan bana göre, bütün âlem suç ve günah olsaydı yine de benim affıma galip ge­lemezdi.’

Hükümdar söylediklerim karşısında hayrete düştü ve ricam üzeri­ne adamı affetti. Ben de kendisine şöyle dedim: ‘Onun cezası hüküm­darın sırlarını öğrenip devlete karşı suç işlemesine yol açan mertebeden uzaklaştırılması olmalıdır.’ Çünkü her ne kadar adamın ölüm cezasını engellemek istesem de, yönetimine zarar verecek bir hususa karşı hü­kümdarın yardımcısı olmak isterim. Bu sözüm üzerine hükümdar se­vinerek ve memnuniyede şöyle dedi: ‘Allah bana yaptığına karşılık ola­rak seni hayırla ödüllendirsin.’ Sonra yanımdan ayrıldı ve sarayına gitti. Adamı hapisten çıkartıp bana gönderdi, ben de adama uygun şekil­de tavsiyede bulundum. Bu meselede hükümdarın aklını ve edebini beğendim, yaptığı işe karşılık olarak kendisine teşekkür ettim.

———————–

Hakkın Kendi Suretini İnsan Aynasında Görmesinin Anlamı

Hakkın kendi suretini insan aynasında görmesinin anlamı, bir ri­vayette belirtildiği gibi, bütün ilahi isimleri ona vermek demektir. Ri­vayette ‘Onlar vasıtasıyla size yardım edilir, yardım eden Allah’tır, on­lar vasıtasıyla rızıklanırsımz, gerçekte rızkı veren Allah’tır, onlar vasıta­sıyla merhamet görürsünüz, gerçekte merhamet eden Allah’tır5 denilir. Kemalini bildiğimiz ve bu kemaline inandığımız kimse hakkında Kuran’da şöyle denilmiştir: ‘0 müminlere karşı rauf ve rahimdir.’

Başka bir ayette ‘Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik’denilir. Bu, Ra’l, Zekvan ve Asiyye’ye davetiyle ilgilidir. İnsanın Allah’a ayna olmasının başka bir anlamı ise bütün ilahi isimlerle ahlaklanabilmesidir ki bütün alimler bu görüştedir. İnsan el-Hay, el-Alim, el-Mürid, el-Basir, el- Mütekellim, el-Kadir ve bütün ilahi isimlerle isimlenmiş ve nitelenmiş­tir. Bunlar, tenzih isimleridir. Aynı zamanda insan zikrettiğimiz yedi ismin altındaki fiil isimleriyle isimlenmiş ve onlarla nitelenmiştir.

———————–

Doğru Kul, Rabbinin Yolunda Bulunandır…

İnsanın cezası İblis’in cezasına baskın gelmiştir. Çünkü Allah o ikisinin cezasını da cehennem yapmıştır ve İblis orada azap görür. Çünkü cehennem bütünüyle so­ğuktur ve onda ateş bulunmaz. Öyleyse cehennem kendisine uyan in­sandan daha çok şeytan için bir azaptır.

Durum böyledir, çünkü İblis başkasını bedbaht yapmak istemiş, onu saptırma vebali -maksadı nedeniyle- kendisine dönmüştür. Bu, Hakkın bize dönük bir uyarısıdır: Herhangi bir kimsenin bedbahtlığı­na yol açacak bir şeyin gerçekleşmesini istememiz gerekir. Çünkü öyle bir şeyi ilahi bir niteliktir, bu nedenle Allah hidayet yolunu dalalet yolu karşısında açıklamıştır. Doğru kul, Rabbinin yolunda bulunandır. Bu­nunla birlikte şeytan rabbinin emrindedir. ‘Git’, ‘saptır’, ‘onlara ortak ol’, ‘onlara vaatte bulun’ gibi bütün bu ifadeler ilahi emirlerdir. Fakat bunlar Allah’tan kendiliğinden gelmiş olsaydı, İblis bedbaht olmazdı.

Fakat bu emirler şeytanın dileğinin karşılığıdır.Çünkü şeytan ‘Senin izzetine yemine olsun ki,hepsini saptırırım’ve ‘Onların zürriyetini kendime bağlayacağım’der.Bu nedenle iblis bedbaht olmuştur. Nitekim yü­kümlü insan da Allah’tan talep ettiği yükümlülük nedeniyle yorulur. Çünkü şeriatın bir kısmı kendiliğinden inmişken bir kısmı isteğe bağlı inmiştir. Rahmet kuşatıcı olmasaydı, iş genelde ortaya çıktığı gibi ortaya çıkardı.

Bu bölümü yazarken hafif bir uyku tuttu. Sadık bir rüyada bana şu ayetin okunduğunu gördüm: ‘Sizin için dinde Nuh’a ve sana vasiyet ettiğimiz şeyi şeriat yaptı. İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya daha vasiyet etmiş­tik ki dini doğruca uygulayın, ayrılığa düşmeyin. Müşriklere çağrıldıkları şey ağır geldi.’ Kastedilen birliktir. O hükümleri itibarıyla çoktur, çünkü Güzel İsimler O’na aittir. Her isim makul bir hakikat üzerindeki alamettir ve her hakikat ötekinden farklıdır. Alemin yokluktan varlığa çıkışında pek çok yönü vardır ve o yönler isimleri, yani isimlendirileni talep eder. Bununla birlikte hakikat birdir. Nitekim alem alem oluşu bakımından bir iken hüküm ve şahısları itibarıyla çoktur. Sonra bana Allah dilediğini kendine çeker ve yönelenlere hidayet verir ayeti okun­du.

Burada bedbaht için bir nitelik veya hal zikredilmeden iş seçim ve hidayet arasında belirsiz bırakıldı. Sonra bana seçilme ve hidayet bilgi­sinden, peygamberlerin getirdiği bilgi verildi: Seçilme ve hidayetin her ikisi de O’na döner. Allah kimi kendine seçmişse, onu nefsine bırak­maz. Allah hidayet ettiği kimseye kendisine ulaştıran yolu açıklayarak onu mutlu yapar ve o kimse kendi görüşünü bırakır: ‘Ya şükreder veya kâfir olur, yolu gösterdik ona.,

———————–

Allah dilediğini yapandır 

Allah dilediğini yapandır ayetini iyi dü­şünmelisin. Burada Allah hüküm verirken kendisini ‘sınırlanmayan’ di­ye nitelemişken alemi sınırlanma özelliğiyle nitelemiştir. Bu nedenle de âlem dilediği her şeyi yamamakla yükümlü tutulmuştur. Aksine alemdekiler ancak şeriata göre hareket edebilirler. ‘İnsanlar arasında hak ile hüküm ver, hevaya uyma’buyrulur. Yani aklına gelen her düşünceye göre hüküm verme veya her hangi birinizin arzusuna ve hevasına göre hüküm verme, Allah’ın vahyine göre hüküm ver.

Allah Teâlâ halifele­rinin kalplerini onarmak üzere şöyle der: Ey Muhammed, de ki! Rabbim, hak ile hüküm ver! Yani dilediğini yapma! Senin kıyamet günü ümmetlerin hakkındaki hükmün, onlar için belirlediğin ve bizim kendilerine götürdüğümüz şeriatına göre olsun, çünkü irade edilen budur. Çünkü Sen bizi irade ettiğin şeyle gönderdin ve bizim doğruluğumuz bu sayede onlarca kabul edildi. Onlara karşı delil böyle ortaya çıktı. Bu delil, Hakkın her ümmet hakkında nebilerinin getirdiği şeye göre hü­küm vermesidir. Bu sayede kesin delil Allah’a ait olmuştur. Öyleyse yaratılmışlara arzuya uymanın yasaklamış olması, kendiliğinde onların serbest olduklarını gösterir. Yasaklama ve sınırlama hüküm verirken ve yönetirken ortaya çıkar. Buna mukabil Allah ‘Dilediğini yapandır.

———————–

Allah Göklerin ve Yerin Nurudur

Allah göklerin ve yerin nurudur, O’nun nuru­nun misali’ yani niteliği ‘İçinde lamba olan bir mişkattir. Misbah, zücace içindedir. O parlak bir incidir, mübarek bir ağaçtan tutuşur, ne doğuya ne batıya aittir, yağı ateş değmese bile tutuşur, nur üstüne nurdur, Allah dile­diğini nuruna ulaştırır.’ Yani nuru benzettiği lambayla dilediği kulla­rını misale konu olan nuruna ulaştırır. ‘Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi bilendir.’ Bu herhangi bir lamba değil, belli bir lamba­dır.

Bu ayetten hareketle şöyle bir sonuca ulaşamayız: Lamba ışığının vurduğu her şeyi göze göstermesi nedeniyle, Allah’ın nuru bir lamba gibidir. Böyle bir benzetme yapılamaz. Çünkü Allah lambanın özellik­leri, şartları ve benzetildiği şeyin nitelikleri hakkında söylediklerini boşa söylememiştir İşte ancak böyle bir lambayla Allah’ın nuruna misal verilebilir, Allah misalleri nasıl vereceğini bilir ve misalleri sadece insanlara vereceğini bildirmiş, bize O’nun için misal vermemizi yasaklamıştır, Allah bilir, biz bilmeyiz. Misal verirsek bakmalıyız! Allah o ko­nuda imanlara bir misal vermişse, o misalin sınırında durmalıyız, çün­kü Allah karşısında saygı ve edep bu demektir.’

———————–

Duyulur Alemde Bir Şeyin Kendisini İki Yapması

Duyulur âlemde bir şeyin kendisini iki yapmasına misal olarak, Hz. Adem’i verebiliriz. Adem sol kaburgasın­dan Havva’nın yaratılması yoluyla (infitah) çift olmuş, daha önce bir iken Havva sayesinde iki olmuştur. Havva kendisine ‘bir’ denilmesini nefsinden başkası değildi. Akli âlemdekine gelirsek, ilahlık Allahın zatından başka değilken ilahlığın anlamı 0nun zat olmasından başkadır. Böylelikle ilahlık Ondan başkası değilken Hakkın zannı (akılda) iki yapmıştır.

Öyleyse duyu âleminde Adem’den ve kendisini iki yapan Havva’dan pek çok erkek ve kadın ebeveynin suretinde mey­dana geldiği gibi Hakkın zatı ile O’nun ilah olmasından bu iki aklî şe­yin suretinde âlem ortaya çıkmıştır. Bu nedenle âlem çoğalmak, başka bir ifadeyle parçalarının birbirini doğurması için etkin-edilgen suretin­de ve tarzında ortaya çıkmıştır. Çünkü ilahlık zata ait bir hükümdür ve âlemi yaratmak şeklinde hüküm vermiştir. İlahlık âlemin yaratılması hükmünü vermekle müessir olunca, âlem kendisini var edenden etkin ve edilgen olarak ortaya çıka. Nitekim duyu âleminde de böyle gerçek­leşmiştir. Çünkü Allah, Adem ve Havva’dan göğü veya arzı veya dağı veya kendi türünden olmayan bir şeyi yaratmamış, onlara benzer ve hemcinsleri olan şeyi yaratmıştır.

———————–

 

Kısa Notlar

Dostum! Allah’ın adaletine ve ihsanına bak! Her durumda hamd Allah’adır. Bu hamd, sahih bir hadiste geçtiği üzere, Hz. Peygamberin yaptığı hamddir. Müşrik olsun veya olmasın herkes bu hamdi yapar. Çünkü müşrik, daha önce belirttiğimiz gibi, azamet ve büyüklüğü Allah’a tahsis etmiş, ilahları perde ve siper edinmişti. Başka bir ifadeyle müşrikler ilahlara sadece Allah uğruna ibadet etmişlerdi. Allah hakkında yanılmış olsalar bile, yanılma sadece mudlak birlikle ilgilidir. Öyleyse onlar da Allah’a hamd eden kimselerdir. Çünkü onlar azametini birleyerek ve kendisini bu perdelere tercih etmekle Allah’ı överler. Aklını Allah’ın bol ve geniş rahmetine ver! Allah o rahmeti bütün yaratıklarına yaymıştır. Böyle yaparsan Allah’ın izniyle doğruya ulaşırsın.

———————–

Allah’ın hüviyet ve hakikatine gelirsek, aklın bu hususta bir etkisi ve babalık hakkı yoktur. Allah bu ihtimali ‘Doğrulmamıştır’ ayetiyle ortadan kaldırmıştır. Buradan öğrenilir ki, akıl sahibi herkesin Allah’ın zatı hakkında bir sözü vardır. Herkes aklının doğurduğuna ibadet eder, insan iman sahibiyse, bu durum imanında bir eksikliğe yol açarken mümin değilse -bilhassa Hz. Muhammed’in gönderilmesi ve tebliğinin bütün bölgelere ulaşmasından sonra- imansızlık ona yeter!Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar iman üzere ibadet eder ve hallerinde Allah karşısında sadık davranırlar. Allah onların kalp gözlerini açarak, sırlarında kendilerine tecelli eder, onlar da müşahede ederek Hakkı tanırlar Onlar Allah hakkındaki bu bilgi ve marifetlerinde içlerinden olan bir şahit nedeniyle beyyine ve basirete sahiptirler. Söz konusu şahit kendilerine gönderilmiş Allah’ın peygamberidir. Çünkü Allah peygamberlerini ümmetlerine karşı ve onların lehinde şahitler yapmıştır.

———————–

Hz. İsa şöyle der: İnsanın kalbi malının bulunduğu yerdedir. Mallarınız gökte olsun ki, kalpleriniz gökte bulunsun.

———————–

‘Bir şeyi nahoş bulursunuz, o şey sizin için iyi olur, bir şeyi seversiniz, o şey sizin için kötü olur, Allah bilir, siz bilmezsi­niz ayetinde belirtilir. Hz. Peygamberin peygamberlik görevinden önceki hayatı hakkında aktarılan bir rivayet de bu konuyla ilgilidir. Hz. Peygamber çölde koyun güdüyordu, gençlerin eğlencesine katılmak üzere Mekke’ye gitmek istemiş. Bir arkadaşını kendilerini gözetsin diye sürünün başına bırakıp Mekke’ye girdiğinde, Allah kendisine bir uyku göndermiş ve bu uyku onun Mekke’ye girmesine yol açan maksadına ulaşmasını engellemişti. Uyanınca hemen sürüsünün başına dönmek istemiş ve Mekke’ye gitme maksadına ulaşamadan şehirden ayrılmış. Bu uyku vesilesiyle Peygamber farkında olmadan korunmuş ve sakınılmıştı. Bu bağlamda darb-ı mesel yoluyla şöyle denilir: Yitirmek de bir korunma türüdür.

———————–

Kim sebepleri Allah yarattığı için kabul ederse, iba­det sahibidir; kim onları Allah’ın emri nedeniyle kabul ederse, sebep­lerle ilişkisinde ibadet sahibidir; kim sebepleri aklıyla kabul ederse, mümin olsa bile, (gizli) şirk içindedir.

———————–

Alemin bekası Allah’a bağlı ve ilahi niteliğin bekası da âlemle mümkündür. Bu nedenle her biri ötekinin rızkıdır: Her biri varlığının sürmesi için ötekiyle beslenir. Hüküm böyle verilmiştir

———————–

”Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der.”(Ayet Meali)

Böylece şeytan Allah’tan korkmakla nitelenmiştir, fakat kendisi hakkında değil, insan hakkında korkar. Öyleyse şeytanın korkusu kendisi adına değil, saptırdığı kimse hakkındadır. Nebiler de kıyamette kendileri adına değil ümmetleri adına korku du­yar..

———————–

Şeriat çokluk vasıtasıyla tek ha­kikate veya birlikle hakikatlere davet etmektedir. Manayı değiştirme­dikten sonra, bunlardan hangisini istersen onu diyebilirsin!

———————–

Hz. Peygamber ‘Kötü­lük Sana ulaşamaz’ buyururken kötülüğü (bir yandan) var kabul etmiş, fakat Hakka izafesini olumsuzlamıştır. Bu durum kötülüğün gerçek bir şey olmadığına ve yokluk olduğuna delildir, çünkü ‘şeyolsaydı Hakkın elinde bulunurdu.Çünkü herşeyin melekutu Allahın elindedir ve Allah her şeyin yaradanıdır.Vasıtasıyla yaratılan ile vasıtasız yaradılan arasındaki fark,belli olmuştur.Ayrıca ‘ol’emriyle,elle,iki elle,ellerle yaradılan belli olmuştur.(Yaratma fiilinin anlatmak üzre kullanılan) fasele(ayırdı),alime(bildi),evcede(var etti),kadere,(takdir etti),cemaa(topladı),vehhade(birledi) fiilleriyle yaradılan şeyler belli olmuştur.

———————–

Kendisi idrak edilmediği gibi idraki sağlamayan şey karanlıktır.Işık gözün ışığından daha güçlüyse, idraki mümkün kılmaz. Bu nedenle Hz. Peygamber Allah’ın perdesinin nur olduğunu söylemiştir. Bu durumda keşif ancak gözün ışığına denk bir ışık ile gerçekleşebilir, Yarasalar gözlerinin ışğına denk bir ışıkta ortaya çıkarlar ki, o da şafağın ışığıdır.

———————–

Hz. Peygamber namaz kılanı gözlerini namazı esnasında göğe kaldırmasını yasaklamıştır, çünkü Allah onun kıblesindedir ve ayakta dururken ufkun karşısında bulunur. Başka bir ifadeyle Allah kendisine yönelen kulun kıblesidir. Hz. Peygamber secde yerine bakan kulu ise övmüştür, çünkü bu sayede Allah kulun dikkatini kendini ve kulluğunu bilmeye çekmiştir. Allah namazdaki yakınlığı secde hali saymıştır ve insan namazda sadece secdedeyken şeytandan korunmuştur. Secde edince, şeytan onu bırakır ve ağlamaya başlar, şöyle der: ‘Âdemoğluna secde emredildi, o secde etti, ona cennet var! Bana secde emredildi, direndim, benim için cehennem var!’.

———————–

Dünya işi ahiret işinin ta kendisidir. Şu var ki ahiret yeri dünyanın yerine benzemez. Bunun ne­deni ahirette iki diyarın varlığına bağlı olan ayrışma ve saflaşmanın bu­lunmasıdır. Böylece bulunulan yer nedeniyle ayrım gerçekleşir. Hepsi ahirettir. Böylece dünya işi ahiret işine bağlanmıştır, yoksa dünyanın kendisi ahirete bağlanmayacağı gibi dünya da ahiretin kendisine bağ­lanmaz. Her yerin ehli ve bir cemaati vardır. İş ve emir, herkesin üze­rinde bulunduğu durumdur. Haller başkalaşsa bile, insanlar ahirette halleriyle intikal ettikleri gibi dünyada da halleriyle yer değiştirirler. Onların cevherleri ise sabittir, çünkü Rab onları korur ve himaye eder. O halde intikal ve yer değiştirme toplayıcıdır. Peki neye intikal edecek­lerdir? Bu husus başka bir yönden bilinen başka bir bilgidir. Ahiret bir ceza yeri olduğu gibi dünya da hayır ve şerlere karşı bir ceza yeridir. Bu nedenle ahirette ortaya çıkan mutluluk ve bedbahtlık ortaya çıkar. Bedbahtlık ilahi gazaba ait iken mutluluk ilahi rızaya aittir. Rıza bir sona varmaksızın rahmetin yayılmasıdır. Gazap ise peygamberin verdi­ği haberle sona erer ve hükmü biter. Buna mukabil rızanın hükmü bitmez.

———————–

Rab ıslah eden demektir. Allah kıyamette insanların arasını bulur ve düzeltir. Nitekim Peygamberden gelen bir hadiste böyle denilir: ‘Davalı iki adamdan birisinin ötekinden alacağı vardır. Allah’ın huzurunda dururlar ve alacaklı şöyle der: ‘Be­nim hakkımı şundan al.’ Allah ona şöyle der: ‘Başım kaldır.’ Başını kaldırınca pek çok hayır ve iyilik görür ve şöyle der: ‘Rabbim! Bunlar kimindir?’ Allah şöyle der: ‘Bedelini verenin.’ Mazlum şöyle der: ‘Bu­nun bedelini ödemeye kim güç yetirebilir ki?’ Allah şöyle der: ‘Sen kardeşini affedersen o bedeli ödemiş olursun.’ Mazlum ‘onu bağışla­dım’ der ve kardeşinin elinden tutarak birlikte cennete girerler. Hz. Peygamber bunu söyledikten sonra şu ayeti okumuş: ‘Allah’tan korkun ve birinizin arasını düzeltin.’ Allah kıyamet günü kıllarının arasını dü­zeltir ve ıslah eder. Çünkü O’nun özelliği, mazlumun hakkının düşme­si ve kardeşini bağışlaması gibi, kulların arasında barışı temindir.

———————–

Allah besleyen ve terbiye edendir. O kullarını terbiye eder. Mü- rebbinin özelliği, terbiye ettiklerinin ahvalini ıslahtır. Terbiyenin bir gereği de elemin kendisiyle gerçekleştiği şeyle terbiyedir. Misal olarak kendisine edep öğretmek üzere çocuğunu döven insanı verebiliriz. Dövmek çocuğu terbiyenin bir yönü ve ilgili yerde kendisine fayda sağlasın diye onun yararına olan bir şeydir. Allah’ın cezaları ilgili yer­lerde kulları terbiye amacı taşır. Allah farkında olmadıkları yönden mutluluklarını içerdiği için bu hadlerle ve cezalarla kullarını terbiye eder. Nitekim çocuk babasının kendisini dövmesindeki yararın farkın­da değildir. Rab ve efendi de öyledir. Efendi kölesine karşı onun ken­disine merhametinden daha şefkatlidir, çünkü efendi kölenin maslahat­larını daha bilir.

———————–

Rablerinden onlara hadis bir söz geldiğin­de…’ buyurur. Burada Allah hadisliği kelamına izafe etmiştir. Her kim kelamla konuşulan şeyi ayırt ederse, bir tür marifete ulaşmış de­mektir. Rahman vasıtaları kaldırmakla sözünü duyurmak ister, bunun gayesi, sözün güzelliğini görünce dinleyende konuşanı görme özlemini yerleştirmektir. Dinleyici dinlediği kelamın güzelliğini duyunca, sözü söyleyeni görmeyi arzular ve bu özlem pekişir. Bilhassa Hz. Peygam­ber şöyle der: ‘Allah güzeldir ve güzeli sever.’ Cemal ve güzellik, özü gereği sevilir. Hak kendisini güzellikle nitelemiş, nefisler kendisini görmeye özlem duymuştur

———————–

Hz. Musa Allah onunla konuştuğunda, kendisini görmeye sevkedecek bir şeyi anlama­mış olsaydı, böyle bir talepte bulunmazdı. Çünkü vasıtaların kalkma­sıyla Allah’ın kelamını doğrudan duymak, O’ndan anlamanın ta kendi­sidir. Dolayısıyla bu esnada tevile veya düşünmeye gerek yoktur. Buna karşılık Allah’ın peygamber ve kitap gibi bir vasıtayla konuştuğu kimseyse, tevile ihtiyaç duyar. Bu makamda duymak anlamanın kendisi olunca, Hz. Musa kendisine uyup bu yüce menzilin sahibi olmayanlara Allah’ı görmenin imkânsız olmadığını öğretmek amacıyla O’nu gör­mek istemiştir. Allah peygamberlik görevini verip konuşmak üzere seçmesiyle Hz. Musa’yı insanlardan üstün yaptığına şahitlik etmiştir. Allah ona şöyle der: Sana verdiğimizi al ve şükredenlerden ol’ bir ayette söyle der: ‘Şükrederseniz artırırız ’

———————–

Bilmelisin ki, gerçekte öğreten ve muallim olan Allah’tır.Bütün alem bilgi alan ve ihtiyaç sahibi bir talebedir. Onun kemali budur. Bu nitelikte olmayan kimse, hiç kuşkusuz, kendisini bilmemiş demektir. Kendini bilmeyen ise, hiç kuşkusuz, rabbini de bitmemiştir, Bir şeyi bilmeyen o şeye hakkını veremez. Bir şeye hakkını vermeyen ise, hiç kuşkusuz, hüküm bakımından bilgi elbisesinden soyutlanmış demektir. Öyleyse üstünlük ve şerefin bilgide olduğu açıktır. Onu bilen ise bilgi­sine göre davranır: Bilgisi Hakka karşı bir şeyi yapmayı gerektiriyorsa, onu yapar; yaratıklara karşı bir amel yapmasını gerektiriyorsa, onu ya­par. Öyleyse bilen insan, bir eğrilik ve engebenin görülmediği beyaz ve düz bir alanda yürüyen kimsedir.

———————–

Bilgiye zatı gereği sahip olmadan, öğrenerek bilgiyi kabul eden ilk varlık, ilk akıldır, İlk akıl Allah’tan bilgiyi almış, anlamış, Allah da ona Hz, Muhammed henüz Âdem su ile toprak arasındayken nebiliğini bilendir. Burada su çocuklarının var­lığının sebebiyken toprak Âdem’in varlık sebebidir. Âdem’e bütün isimler verildiği gibi Hz. Muhammed’e de cevamiü’l-kelim verilmiş, sonra Allah Adem’e öğrettiği isimleri ona öğretmiş, böylelikle Hz. Muhammed öncekilerin ve sonrakilerin bilgilerini öğrenerek en yüce halife ve en büyük imam olmuştur. Onun ümmeti de ‘İnsanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmet olmuş, Allah onun varislerini önceki nebi ve resullerin konumuna yerleştirmiş, bu nedenle onlara hükümlerde iç­tihat yetkisi tanımıştır.

———————–

Allah her şeye yaratılışını vermiş, her şey (yaratılma yönüyle) tamamlanmış, sonra ona kemali elde etmesi için yolu göstermiştir. Kim hidayete uyarsa, kemale erer; kim tamlıkla birlikte kalırsa, mahrum kalır.

———————–

İnsan özü gereği fakirdir, bu nedenle Allah onun için sebeplerle perdelenmiş, kulunu onlara baktır­mış, kendisi ise perdelerin ardında bulunmuştur. Böylelikle Allah se­bepleri varlık bakımından ortaya koymuşken, hükümlerini reddetmiş­tir. Bu hususu belirten ayetlere misal olarak ‘Attığında sen atmadın, fa­kat Allah attı’ ayetini verebiliriz. Ardından şöyle demiştir: ‘Allah müminleri iyi bir şekilde imtihan eder.’ Öyleyse Allah bu durumu bir bela ve imtihan yapmıştır.Başka bir ifadeyle onunla kullarını sınamıştır.

———————–

Nimetin izharı şükrün ve onun hakkının verilmesinin kendisi­dir. Böyle bir şükür sayesinde artış gerçekleşirken nimete nankörlük nedeniyle nimet kaybolur. Nimete nankörlük onun gizlenmesidir, çünkü küfran-ı nimet terkibindeki küfran örtmek demektir. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Allah bir köyü misal verir, o köy emin ve mutmaindi, rızıkları her mekândan kendilerine gelirdi.’ Böyle bir durum nimetlerin ge­lebileceği en iyi tarzdır. ‘Nankörlük ettiler.’ Yani nimet verilen toplu­luk nankörlük etti. ‘Allah’ın nimetlerine, Allah da onlara açlık elbisesini giydirdi.’ Yani rızıklarını kaldırdı. Güveni ortadan kaldırmakla da ve korku elbisesini giydirdi, yaptıklarına karşılık olarak.’ Onlar nimetleri gizlemiş, inkâr etmiş ve onlar nedeniyle kötü ve taşkınlık yapmışlardır. Allah Tealâ şöyle der: ‘Şükrederseniz, artırırız.’ Başka bir ayette ‘Bana şükredin, nankör olmayın’ buyurur. Bununla birlikte Allah âlemlerden müstağnidir. Böyleyken muhtaç ve fakir bir varlık Allah’ın nimetlerin- dişi gibi birisine ikramda bulunur ve verir. Böyle bir insan,âlemlere muhtaç olmayan mutlak zengin değildir ama o şükre muhtaç­tır ve onunla sevinir.

İbn Arabi,Futuhat-ı Mekkiyye,cild:13

 

Gelen arama terimleri:

  • ibn arabi Allahın yarattıklarına muhtaç

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*