İbadetteki lezzet

İbadetlerin faydalarını anlayan kimseye, ibadetle meşgul olmak güzel, başka şeylerle meşgul olmak ise ağır gelir. Bunun birkaç yönden izahı mümkündür.

Birincisi: Kemâl, bizzat sevilen şeydir. Mutluluk vermesi bakımından, insanların en mükemmel ve güçlü halleri, Allah’a ibadetle meşgul olma halleridir.Çünkü böyle olan insan, kalbinin ilâhî nurla aydınlanmasını, dilinin en şerefli bir zikirle şereflenmesini, uzuvlarının da Cenâb-ı Allah’a hizmet etmenin cemâli ile güzelleşmesini istemiş olur. Bu haller, insanlık mertebelerinin en şereflisi, beşerî derecelerin en yücesidir. Bunların meydana gelmesi, o anda insan olmanın en büyük saadeti olunca, bunlar gelecekte de mutlulukların en mükemmelini icap ettirirler.Bu durumlara vâkıf olan kimseden, ibadetlerin ağırlığı kalkar ve onun kalbinde ibadetlerin tadı artar.

İkincisi: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik. Onlar bunu yüklenmekten çekindiler, bundan endişeye düştüler. Onu İnsan yüklendi. Çünkü insan çok zulümkâr ve cahildir” (Ahzâb 72) ayetinin delâlet ettiği gibi, ibadet etmek bir emanettir. “Cenâb-ı Allah, emanetleri ehline vermenizi emrediyor” (Nısâ, 58) ayetinin delâlet ettiği gibi, emaneti yerine getirmek dinen ve aklen gereklidir.

Emaneti yerine getirmek, bir kemâl sıfatıdır ve bizzat sevimlidir.İki taraftan birisi tarafından emanetin yerine getirilmesi, ikincisi tarafından da emanetin yerme getirilmesine sebebtır. Sahabeden bin şöyle demiştir: “Mescide bir bedevî arabın geldiğini, devesinden inip onu saldığını, sonra mescide girip, vakar ve huzurla namaz kıldığını ve uzunca bir dua ettiğini gördüm de buna taaccüb ettim. O, mescidden çıkınca devesini bulamadı ve şöyle dedi: “Ey Allah’ım ben senin emanetini eda ettim, ya benim emanetim nerede?” Bunun üzerine iyice şaşırdık. Çok geçmeden, bedevinin devesi üzerine binmiş bir adam geldi, deveyi bırakıp bedeviye teslim etti.

Buradaki nükte şudur: O. Cenâb-ı Allah’ın namaz emanetini eda edince. Allah da onun emanetim koruyup muhafaza etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, Ibn Abbas (r.a.)’a, “Evlâdım! Yalnız başına olduğun zamanlarda Allah’ın hakkını koru kî, tek başına kaldığında da Allah seni muhafaza etsin.(Tirmizi)demesinden maksadı da budur.

Üçüncüsü: İbadetle meşgul olmak, aldatıcı dünya âleminden, surûr âlemine; mahlûkatla uğraşmaktan. Hakk’ın huzuruna geçiştir. Bu durum da lezzetin ve güzelliğin tam olduğunu gösterir. Ebû Hanîfe’den nakledildiğine göre, bacadan bir yılan düşmüş, orada bulunan insanlar kaçışmışlar. Ebu Hanîfe. namazda olduğu için. bunun (arkına varamamıştı. Yine, Urve b. Zubeyr’in bir azasında ekzama hastalığı olmuş ve bunun kesilmesine lüzum görmüşler. Urve b. Zubeyr namaza durunca bu azayı kesmişler de O,bunun farkına varmamıştır.Yine, Hz. Peygamber (s.a.s.)den nakledildiğine göre. O,namaza başlayınca, göğsünden sahabe. kaynayan tencerenin çıkardığı ses gibi bir ses duyarlardı.

Bunun olmasına ihtimal vermeyen kimse: Cenab-ı Allah’ın “Şimdi o kadınlar Yusuf’u görünce, onu gözlerinde büyüttüler (hayranlıklarından) ellerini kestiler” (Yûsuf. 31) ayetini okusun. Mısırlı kadınların gönüllerine Hz. Yûsuf’un güzelliği hâkim olunca, bu durum, farkında olmadan ellerini kesmelerine sebeb olmuştur.Bir insan hakkında böyle olması mümkün olduğuna göre, Allah’ın azameti kalblere hâkim olunca bu haydi haydi olur Çünkü, heybetli bir hükümdarın huzuruna giren kimseye, orada ebeveyni ve çocukları rastlasa ve bu onlara baksa bile hükümdarın heybeti adamı bürüdüğü için, bu çoğu kez adamın kalbinin onları tanımasına mâni olur. Mecazî manada melik olan bir mahlûk hakkında bu mümkün olunca, âlemin yaratıcısı hakkında haydi haydi olur.

Sonra tahkîk ehli şöyle demişlerdir: İbadetin üç derecesi vardır.

Birinci derece: Sevabı ummak veya cezadan kaçmak için Allah’a ibadet etmektir işte ibadet budur. Bu derece gerçekten düşük bir derecedir. Çünkü gerçekte böylesi insanın mabudu, elde etmek istediği şeydir. O, Cenâb-ı Allah’ı, istediğini elde etmeye vesile kılmıştır. Bizzat matlûb olanı, mahlûkatın durumlarından biri kabul edip, Allah’ı da ona götüren vesile olarak gören kimse, gerçekten değersiz bir kimsedir.

İkinci derece: Allah’a ibadet etmekle, veya O’nun mükellefiyetlerini kabul etmiş olmakla yahut da O’na intısab etmiş olmakla şereflenmek için ibadet etmektir. Bu derece, birinciden üstündür. Ne var ki tam değildir.Çünkü, bu ibadetle bizzat maksud olan Cenâb-ı Allah’tan başkasıdır.

Üçüncü derece: Allah’a, ilâh ve yaratıcı olduğu, kendisinin ise Allah’ın kulu olduğu için ibadet etmesidir. Ulûhıyyet, heybeti ve izzeti; ubudiyyet ise, zilleti,boyun eğmeyi gerektirir. İşte bu ibadet derece ve makamlarının, en yücesi ve en kıymetlisidir.İşte bu, ubudiyyet (kulluk) diye adlandırılır ve buna, namaz kılan namazının başında, ‘Allah rızası için namaz kılıyorum” sözü ile işaret etmiştir. Çünkü ‘Allah’tan mükâfat elde etmek” veya ‘Allah’ın cezasından kurtulmak için namaz kılıyorum” demiş olsaydı namazı fasit olurdu.

Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/346-348.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*