Hz. Peygamber’i Anlamak

Hz. Peygamber'i Anlamak

Üzerimize düşen asıl şey, Resûl-i Kibriya Efendimiz Hazretlerine âzami hürmettir. Ancak ne yazık ki gösterdiğimiz hûnnet bazı problemler içeriyor. O’nu başımızın üzerinde taşıyacağız diye içimizden çıkarmışız. Resûlullah Efendimizin yeri başımızın üstü değildir. Çünkü baş üstü olunca, baş üstünde bile olsa hakikatte dışımızda oluyor. Böyle olmamalıdır. O iki cihan serveti pek sevgili Efendimizin yeri canımızın taaa içidir. O içimizde olmalıdır.

 

Ve ente fihim” ayetini hatırlayaverelim.O’na benzemeye çalışmak O’nun izinden ve izinden ayrılmamak yerine kendisine yalnızca dilimizle salavat getirmekle yetiniyoruz.Oysa salavattan kasıt,O’nu içimize,işlerimize,hayatlarımıza çağrımaktır;her haliyle kendimize örnek olmaktır.Allah-u Zülcelal bir ayetinde Resul-ü Ekrem a.s’a hitaben buyururken şöyle diyor;”Sen onların içinde olduğun müdetçe,senden evvelki peygamberlerin ümmetlerine verdiğim umumi belaları onlara vermem.”(Enfal,33.Ayet Meali)

Hz. Peygamberin ümmetin içinde olması ne demektir? “Sen cisminle yaşadığın müddetçe” demek değildir bu. “Onların içinde… “ derken, Allah sadece Efendimizin sahabelerini kastetmiyor. Efendimizin vefat etmesi,dünyadan çekildiği ve aramızdan ayrıldığı anlamına da gelmiyor. İnsan bedenden ibaret midir ki; bedeni toprak altına girmekle (ve tabi! artık beş duyuyla algılanamaz olmakla) ayrılık olsun. 1400 senedir Efendimizle beraber olan,Efendimizi içlerinde yasatan nice büyüklerimiz yok mu?

Hz. Peygamberin vefatında Hz. Ömer, “Kim O öldu derse kafasını keserim” demişti. Kur’an-ı Kerimde ki âyeti hatırlayalım: ‘Her nefs ölümü tadacaktır. “(Al-i İmran,185.Ayet Meali) Demek ki, “ölümü yaşamak” ile “ölümü tatmak” arasında da bir fark vardır. “Nefsten kasıt “ben” ve “sen” midir, yoksa bize verilmiş şey mi? Kişi mi ölümü tadıcıdır, yoksa nefs mi? Bu ayırımları bilmek lâzımdır. Bu mânada hiçbir insan ölmez,ruhuyla yaşamaya devam eder, sadece boyut değiştirmiş olur. Allah “Siz onlara ölü demeyiniz, onlar diridirler. Benim indimde kendilerine rızık verilmeye devam edilir. Aklınız ermez buna!“(Al-i İmran,169.Ayet Meali) buyuruyor. İnsan dünyaya doğar, ölür, sonra ahiret hayatı başlar ki âhiret de ebedi değildir, mahşere kadardır. Mahşerden sonra başka bir hayat haşlar. Dolayısıyla insanın rûhen öldüğünü söyleyemeyiz.Nerde kaldı ki Efendimiz hakkında söyleyelim. Kim bunu söylerse küfre yakın düşmüş sayılır.

O peygamber olarak yaratıldı (hâlk’ı evvel, bas-ı sonra), dünya ya doğdu ve öylece aramızda yaşamaya devam ediyor. O’nun dünya hayatını da peygamberlik öncesi ve sonrası şeklinde ayırmak da doğru değildir. Kırkıncı yaşı, peygamber olduğu yaş değil, peygamberliğini tebliğ ettiği yaştır. Kırk yaşında tebliğe memur oldu demek, bu yaşta peygamber oldu demek değildir. O’nun kırk yaşından önceki hayatı iyi incelenmelidir. (Meselâ “emin” lakabının ne zaman verildiğini araştırmak gibi…) Bu inceliği fark etmek lazımdır, bunun için de ibâdetle ve aşkla incelmiş bir rûha ve gönle sahip olmak gerekiyor. İnsan rûhuna ve gönlüne bir sanatçı hassasiyetiyle yaklaşılmalı ki bu seviye yakalanabilsin.

‘Bütün mesele, bedii zevklerin sahibi insan olmaktır! Ki bu, Cenâb-ı Allah’ın ‘El Mübdi” ism-i şerifinin mazharı olmak demektir. Bu da sahih bir terbiyeyi gerektiriyor; sanat içre bir terbiye… Hayatı, yemek-içmek-yatmak-ûremek çerçevesine sıkıştıranlar bunu gerçekleştiremez. Doğal olarak Efendimizi de anlayamazlar.

Bu incelikte rûhlara ve gönüllere sahip olunmadığı için ,Hz. Peygamber başımızın üstünde ama, içimizde olamıyor. Hayatlarımıza müdâhale edemeyen yalnızca saygı nesnesi bir şey oluyor. Kur’ân-ı Kerîm raflarda,Hz. Peygamber yukarılarda kalıyor. Müslümanlar, Kurân-ı Kerimin hayatın içinde ki hâli olmalılar, birer canlı Kur’ân hâline gelmeliler. Hz. Peygamber de, hayatlarımızın üstlerinde değil,içinde olmalı. O’na hürmet; O’nu her bir şeyin üzerinde tutmak değil, her bir şeyde O’nu örnek almak, O’na benzemeye çalışmak, hâsılı Muhammed Mustafâ’lı bir hayat yaşamaktır. Saygı ve hürmet ile birlikte kendisini sevmek gibi bir çabamız da olmalı. Sevebilmek için O’nu tanımak gerekîyor. İnsanlar başkalarının sayıp sevdiği önemli şahıslan tanımadan da kendilerine saygı duyabilirler, ama onları sevdiklerini söyleyemezler. Meselâ Bismarck Hz. Peygamber’e şöyle sesleniyor “Senin asrında yaşamadığıma teessüf ediyorum. Üzülüyor ve hatıran önünde hürmetle eğiliyorum!”

 

Hz. Peygamber’e hayranlıklarını ve takdirlerini ifâde eden onlarca Batılı filozof ve düşünür sayabiliriz. Voltaire, Goethe… uzayıp gider. Ancak bunların Efendimize hürmetleri çok da anlamlı değildir. Çünkü hürmetle birlikte imân ve sevgi de gerekiyor. Sevmek önemli! Zirâ insan sevdiğini dışında tutmaz, içinde tutmak için uğraşır.(Elbette Allah sevgisi de böyle…

 

Hep Allah’tan korkmaktan bahsediliyor. Takva kelimesi bile “Allah korkusu” olarak algılanıyor. Niye Allah sevgisinden bahsedilmiyor? Unutmamak lâzımdır ki; insan korktuğundan kaçar, sevdiğine ise sığınır. Allah korkunç değildir. O, sevilip sığınılacak fakat ancak hatırını kırmaktan, gönlünü incitmekten korkulacak “Refıkı-l Alâ”dır. Dosttur. Yârdır.)

Ömer Tuğrul İnançer – Muhabbet Peygamberi Hz.Muhammed

Gelen arama terimleri:

  • hz peygamberi anlamak
  • hazreti peygamberi anlamak üzerine yazılan yazılar

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*