Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak

 

 

Hz. Peygamberle ittiba ve Sünnetle uymak konusuna giriş niteliğinde öncelikle kısa bir durum tespiti yapmak uygun ve faydalı olacaktır.

Tarihen sabittir ki Hz. Peygamberin, peygamber ola­rak gönderildiği zaman diliminde -bugün bile dünyanın diğer birçok yöresinde olduğu gibi- Mekke toplumunda da putlar hâkimiyeti, gönüller fesâdı, bireysel ve toplumsal anlamda derin bir sosyal çöküntü ve dolayısıyla yaygın bir insanlık dramı yaşanıyordu. Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmin beyânına göre “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde (yani her tarafta) fesat zuhûr etmiş, bozgun ortalığı kaplamıştı.”(1)

Merhum Âkifin diliyle söyleyecek olursak;
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,
Dişsiz mi bir iman onu kardeşleri yerdi.(2)

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, işte bu acıklı du­rumu düzeltmek için gönderilmişti. Efendimiz, o günün insanlarını İslâmlaştırmak suretiyle bu vahşet manzarasına son vermiş ve milâdî yedinci asrın cezire tü’l-arubını, bir rahmet ve şefkat ortamına, bir medeniyet merkezine çevirmişti. O sallallahu aleyhi ve sellem, bunu temsil ettiği rahmet ve şefkat kaynağı risâlet/elçilik makamı ve Allah elçisi sıfatıyla gerçekleştirmişti.(3)

Hz. Peygamberin işlevsel Konumu

Hz. Peygambere ittibaın ne anlama geldiğini yete­rince algılayabilmemiz için öncelikle Peygamber Efendi­mizin dinî açıdan ve özellikle işlevsel bakımdan konumu üzerinde bazı tespitlere yer vermemiz uygun olacaktır.

Hz. Peygamberin işlevsel konumu meselesini Al­lah’ın Resulü, elçisi olmak noktasından ele almanın olayın bütününü kavramak bakımından önemli olduğu açıktır.

Allah Teâlâ, “ İyi biliniz ki yaratmak da emredip yönetmek de Allah’a âittir.”(4) buyurmakta­dır. Yüce Yaratıcının hükümleri ve fiilleri tekvini ve tek­lifi olmak üzere iki kısımdır. Bunlardan tekvini ve tedbiri olanlar, içindekilerle birlikte evrendeki varlıkları ilgilendiriliktedir. Her varlık kendisi için Yüce yaratıcı tarafından takdir edilmiş olan çerçevede devam edip gitmektedir. Teklifi hükümleri ise, onun kendisine ait olduğunu bildirdiği emr/yönetim ile ilgili ve insanlara/mükelleflere yöneliktir.Peygamberler, işte bu teklifi nitelikteki hükümleri tebliğ eden, görev süre ve yörelerinde onların nasıl anlaşılması gerektiğini sözlü olarak açıklayan, nasıl uygulanacağını fiilen gösteren, şekillendiren, güncel ifâdesiyle yorumlayan elçilerdir.

Bir başka anlatımla peygamberler, beşerî hayata yönelik İlâhî irade ve müdahalenin görevlileri ve temsilcileridir. Nitekim “yaratma ve yönetmenin Allah’a ait olduğu” ile ilgili âyetin siyak-sibakı ve Hz. Peygambere itaati ve ittibayı emreden(5) âyetler, Hz. Peygamberin, beşerî hayata yönelik İlâhî irade ve müdahalenin temsilciliğini onaylamaktadır. Üstelik bu temsilcilik fevkalâde dinamik/amelî/ pratik, bütünüyle hayatın içinde bir temsilciliktir. Asla pasif ve teorik bir temsilcilik değildir.

Tüm peygamberlerden farklı olarak Peygamber Efendimiz, söz konusu İlâhî irade ve müdahaleyi son kez ve evrensel çapta temsil etmiş, şekillendirmiştir.Sünnet en temelde, işte bu müdahalenin formunu oluşturmaktadır. O halde Sünnet, Peygamberimiz tarafından temsil edilen ilâhı irade ve müdahalenin kavramsal adı ve eylemsel temsilcisi demektir. Hadisler de tabiî olarak bu temsilin bilgi ve belgelerini içermektedir.

Bu çerçevede Hz. Peygamberin işlevsel konumuna ve bu konumun yansıması/tezahürü demek olan Sünnet Seniyyeye baktığımız zaman, Efendimizin ve yaşayışının genelde insanlar, özelde inananlar için ne ölçüde önem arz ettiği anlaşılacaktır. Buna ilave olarak bir şey daha anlaşılacaktır. O da bu temsil bütünlüğüne ait her şeyin -aralarında derece farkı olsa da- önemli olduğudur. Günlük beşeri formlar da metafizik dünyaya yönelik mesajlar da söz konusu ilahı irade ve müdahaleyi, kendi sahalarında temsil ettikleri için fevkalâde önemlidir. Bu sebeple Efendimizin bir insan olarak yapıp ettikleri “vâcibü,l-ittiba, değildir” demek, onların “sâlihu’l-ittiba’” olmadığı anlamına asla gelmez. Yani Peygamber aleyhissalât-ü vesselamın günlük işleri, uyulması vacip değilse bile, uymaya salih/lâyık tavır ve davranışlardır.

Sünnet’i kendi içinde farklı ve bilimsel nitelendirmelere tâbi kılmak ayrı bir iş, onu “ilâhı irade ve müdahalenin temsilcisi olarak”, temel işlevi/fonksiyonu ve yapısal bütünlüğü içinde algılamak çok daha farklı ve anlamlı bir iştir. Bu ikinci durum,”Ben Müslümanlardanım” ikrarında ifâdesini bulan Müslüman kimlik ve kişiliğinin orijinalitesini ve duruşunu ifâde eder. Nitekim Hz. Peygamber’i tanımladığı kabul edilen“(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım.’ diyenden kimin sözü/çağrısı/konumu daha güzeldir?”(6) anlamındaki âyet-i kerime, sözkonusu müdahalenin söylem, eylem ve duruş boyutlarını ortaya koymakta ve dolayısıyla Hz. Peygamberin ve Sünnetinin konum bakımından ne anlama geldiğini belirlemektedir.Hz. Peygambere ve dolayısıyla Sünnet-i Seniyyeye yönelik farklı yaklaşımlar, işte bu müstesna durumun algılanmasındaki farklılıklardan ileri gelmektedir.Öte yandan Yüce Yaratıcı, Al-i Imran sûresinin 164.âyetinde, Hz. Peygamberin, inananlara dönük işlevsel konumunu ve bu konumun vahiy-resûl ve Sünnet-ümmet bağlamında ne anlama geldiğini şöylece açıklamış bulunmaktadır:

“Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah,müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”(7)

Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamberi sırasıyla “muminlerin aralarından(beşer/insan)”, “Allah’ın âyetlerini okuyan (mübelliğ), “müzekkî-mürebbî” ve “muallim-mübeyyin”olarak tanıtmaktadır.Hz. Peygamber de ümmeti karşısındaki konumunu“inne meseli = benim konumum” diye başlayan beyanlarında, değişik açılardan farklı benzetmelerle ortaya koymuştur.

Neticede “aleyküm bi Sünneti = Size benim yaşayışımı takip etmek düşer.”buyurmuş, inananlarla arasında­ki ilişkinin ittiba ve uyum ilişkisi olduğunu duyurmuştur, Esasen Kur’ân-ı Kerîmde de “ elçiye uyunuz ki doğru yolu bulasınız.”(8) buyrulmuştur.

”Peygamber, müminlere öz nefislerinden daha ileri/önceliklidir.”(9) âyet-i kerime­si, kimi müfessirlerce -haklı olarak- “Peygamberin Sün­netine uymak, müminler için kendi görüşleriyle amel etmekten önde gelir.”(10) diye anlaşılmış ve açıklanmıştır.

Bu sebeple “innemel-amelus-sahîh hüve mâ vâfekas-sünne – Makbul kulluk, Sünnete uygun olan kulluktur.” Çünkü Allah Teâlâ Hz. Peygamberi “en güzel hayat örneği” ola­rak takdim etmiştir.

“Sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allahı çok ananlar için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır.”(11)

Hz. Peygambere uymak, hiç şüphesiz, onun yaşayış biçimine, Sünnetine hayatı uydurmakla mümkündür. Bir başka deyişle, onun hayatını taklit etmek, iman gereğidir.

Bu, asla sözlük anlamında kişiye yönelik basit bir taklit de­ğil, tam aksine Islâm kimlik ve kişiliğinin elde edilmesi için gerekli olan ittiba anlamında delile yönelik taklit demek­tir. Zira sadece Hz. Peygamber’in hayatı dindir ve din olarak taklit edilir. Halk arasında pek yaygın olan “Hocanın dediğini tut, gittiği yoldan gitme!” sözü de bize göre “Hz. Peygamberden başka kimsenin hayatı din olarak taklit edilemez.” anlamında bu temel ilkeyi belirlemektedir.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevi merhum, dinin tahrif sebeplerini yedi maddede sıralar.(12) Bu sebeplerden bizi bu noktada ilgilendireni “Gayr-i masum kişilerin taklidi” maddesidir. Hz. Peygamberden başka hiç kimsenin günah işlemekten korunmuşluğu/masûniyet ve masumiyeti yok­tur. Buna rağmen kimileri imamlarını masûn (dolayısıyla masum) kabul edip onların sözlerini dinde delil kılarken, kimileri de şeyh, üstad ve hocaefendi diye kabullendikle­ri kimselerin sözlerini ve hayatını “din onun yaşayışından ibaretmiş” gibi benimseyip ona göre hareket etmek sure­tiyle dinin yozlaştırılmasına/tahrifine -ne yazık ki- âlet olmakta, yol açmaktadırlar. Bir kez daha vurgulamakta fayda vardır ki “masum (günah işlemekten korunmuş) olmayan kimselerin taklidi dinin tahrif sebeplerindendir.”

O halde dini yaşamış olmak için Hz. Peygamberin nezih hayatının -imkânlar ölçüsünde- taklit edilmesi yani ona ittiba edilmesi gerekmektedir. Çünkü ilahi irade ve müdahalenin Hz. Peygamber tarafından gerçekleştiril­miş formu demek olan Sünnet’e uymak, Müslümanca ve Müslüman orijinalitesi içinde yaşamanın yegâne yoludur.

Burada bir tespit yapmamız gerekmektedir. Hz. Pey­gamberin İlâhî iradenin temsilcisi sıfatıyla ortaya koyduğu uygulamaları kabullenip onları paylaşmakla “ Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın, yani Allah’ın emir ve yasakla­rıyla, sizin için seçtiği değerlerle şekillenip yaşayın.”(13) tavsi­yesine uyulmuş olacaktır. Hz. Peygamberin işlevsel konumu ve varlığı ile bireysel ve toplumsal olarak inananlara sağladı­ğı en köklü, yaygın ve saygın fayda ve orijinalite işte budur.

Peygamberlerin Temel İşlevi

Şah Veliyyullah ed Dihlevî’nin (1176/1762) tesbitiyle söyleyecek olursak peygamberlerin ortak uğraşı alanları ikidir:

a. Nefsin terbiyesi/bireyin eğitimi
b. Toplumun/ümmetin yönetimi

Bütün peygamberler diğer konularla bu iki nokta ile ilgileri ölçüsünde meşgul olmuşlardır.(14)

Öyle sanıyorum ki Şah Veliyyullah’ın bu tespiti, fa­ziletli toplumun ve hatta medeniyet kavramının içeriğini açıklayıcı niteliktedir. Zira nefsin terbiyesi, bireysel eğiti mi; toplumun yönetimi de toplumsal gelişmeyi ifâde et­mektedir.

Genelde peygamberlerin, özelde sevgili Peygamberi­miz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve seüerriı n amacı ve hedefi, Allah’ın dinini, hayatlarında canlandıra­cak müminler yetiştirmektir. Sahâbe kıvamı bu seviyenin delilidir. Peygamber Efendimiz bu seviyenin doruk noktasını”Sizin en değerlileriniz, görüldüklerinde Allah teâlânın hatırlandığı kimselerdir”(15) diye tanımlamıştır. “Görüldüğünde Allah’ın hatırlandığı adam” ya da “Allah’ı hatırlatan adam”olmak, herhalde in­sanoğlu için pek büyük bir şereftir. Sahâbîler dışında böyle birinin tespitine, büyük âlim Zehebî’nin (748/1374) Siyeru a’lamın-nübelâ adlı eserinde rastladım. Onu da size ak­tarmak istiyorum: Kâle Ebû Avâne: Raeytü Muhamme- de’bne’s-Şirine fi’s-sûki; femâ reâhu ehadün illâ zekeral- lahe = Ebû Avâne dedi ki: “Muhammed b. Sîrîn’i (v. 110) çarşıda gördüm. Öyle zannediyorum ki onu her gören kişi Allah’ı hatırlar.”(16)

Peygamber Efendimiz, bireysel planda ve nihâî an­lamda işlevsel olarak “görüldüklerinde Allah’ın hatırlan­dığı müminler”yetiştirmeyi hedeflemiştir. Zira o, ashâbına ”en iyileriniz en hayırlılarınız” diye böyle bir olgunluğu/kemali işaret buyurmuştur.(17)

“Aramızdan, bizim sıkıntıya düşmemiz kendisine ağır gelen, bize düşkün, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametli” olduğu(18)Rabbimiz tarafından bildirilen Peygamber aleyhisselâm’ın söz konusu bej ini, geliştirmek istediği medenî/ideal Müslüman birey tipinin nihai/ en üst düzev anlatımıdır.

Toplumsal anlamda Hz. Peygamberin “müttakîler”- den oluşan sosyal yapılan hedeflemiş olduğu açıktır. Zira “Bizi mütrakiler topluluğuna önder yap.”(19) âyeti ve duası bu hedefi ortaya kovmaktadır. Zaten “Allah katında en değerli olanlar da en müttakî, Allah saygısı en yüksek olan kimselerdir. ”(20)

İslam tarihi perspektifinden meseleye baktığımız zaman Hz. Peygamber’in, Dârul-erkâm’da bireylerin inanç eğitimini Kur an öğretim ve eğitimi ile Mescid’de ve Suf- fe’de ise toplum ve topluma önderlik yapacak lider kadrosu eğitimini, Kur’ân öğretimi ve Sünnet pratiği ile kurumsal düzeyde gerçekleştirmiş olduğunu görürüz.
Efendimizin eğitimi İslâmî değerler eğitiminin özgün halini ifâde eder. İslâm medeniyeti de kendine has değerle­riyle gelişmiş ve şekillenmiş özgün bir medeniyettir. Başka ümmetlere benzememek esası, başkalarının değerlerine öykünmemek disiplinidir. Kendi özelliklerini yaşama ve koruma bu disiplinle sağlanır. Şimdilerde “yükselen Batı değerleri” diye kökeni, oluşumu ve hedefi, bizim medeniyetimizin değerleriyle uyuşmayan bir anlayışa, toplum bünye­mizin tüm kapılarım gümrüksüz/denetimsiz açmak eğilimi­ni bu açıdan tasvip etmenin ve hoş görmenin imkânı yoktur. Aksi halde “müstemleke eğitim ve öğretimine” millîlik kılıfı geçirmek gibi bir garabeti ve kendi değerlerimizin ortadan kalkmasını onaylamış olmak gibi toplumsal bir cinnet ve ci­nayeti paylaşmış oluruz ki bu da tek kelime ile felâkettir.

Sünnet’e Uymak

Ümmet sosyal bir yapı olduğuna göre onu Yüce Yaratıcının iradesi istikâmetinde şekillendiren Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sözleri, fiilleri/davranışları ve onayları/takrirleri yani Sünnet’idir. Bir başka ifâde ile söylersek Ümmet-i Muhammed, Sünnet-i Muhammed ile inşa edilmiş sosyal bir gerçekliktir. O halde en temel so­rumluluk, Sünnetin gerek ferdî gerekse toplum hayatından hiçbir gerekçe ile dışlanmamasıdır.

Aişe radıyallahu anha der ki:

Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir şey yaptı ve onun yapılmasına ruhsat/izin verdi. Fakat bir grup Müslüman onu işlemekten (hoşlanmadı ve) uzak durdu. Onların bu halleri Nebî sallallahu aleyhi ve sellemt ulaştı. Bunun üzeri­ne Allah’a hamd ettikten sonra şöyle buyurdu:

“Bazılarına ne oluyor ki, benim bizzat işlediğim (ve yapılmasına ruhsat verdiğim) bir şeyi işlemekten (hoşlan­mıyor ve) çekiniyorlar. Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ı onlardan daha iyi bilir ve Allah’a karşı onlardan çok daha fazla haşyet duyarım.”(21)

Dün olduğu gibi bugün de kimileri Hz. Peygamberi dışlayıp âdeta peygamber olmaya kalkışırken, kimileri de âdeta Hz. Peygamberden de ileride Müslümanlık arayışla­rı içine girmekte, çarpık davranışlar sergilemektedir. Oysa Müslümanların, hem en önemli vazifesi hem de en tabii hakkı olan kulluk görevlerini yerine getirebilmeleri Pey­gamber örneğine uygun davranmalarına bağlıdır. Bilindi­ği gibi ümmetin dini ve dünyayı değerlendirmede tek ve gerçek önderi Hz. Peygamberdir.Efendimiz bu hadis-i şeriflerinde, kendisine rağmen ve kendisinden daha ileri dindarlık düşünce ve uygulama­larına kesin olarak karşı çıkmış bulunmaktadır.

Ulemamız, bu hadis-i şerifi değerlendirirken “Şâriîn ruhsat verdiği bir şeyden kaçınmak büyük günahlardandır. Zira bunda kendi nefsini Peygamberden daha muttaki görme yanlışı vardır. Kendisini Peygamberden daha muttaki görme hiç kuşkusuz tam bir ilhad ve küfürdür.’’ diye kanaat belirtmektedir.(22)

O halde ne dindarlık ne de tembellik gerekçesiyle Sünnet dışına taşmak hakkına ümmet fertlerinden hiç ama hiç kimse sahip değildir.

Son zamanlarda “ben vahyin dinini anlatmaya çalışı­yorum rivayetlerin dinini değil” diye Sünnet-i Seniyye’nin /bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifleri bir kenara koyma teşebbüsünü inatla sürdürmeye çalışan kimileri, “Dinin Kurucusundan gelen rivâyete önem vermeyip onunla amel etmeyi terk etmek” cinayetini işlediklerini ve dinin tahrifi­ne âlet olduklarını bilmelidirler. “Erike hadisi”ni bu uya­rısına gerekçe yapan Şah Veliyyullah, “Dini/İslâmı rivayet dini haline getirdiler. ” diye hadisçilere ve Sünnet verilerine toptan cephe almaya kalkışan, “Kur’ân Müslümanlığı” vur­gusuyla bu anlamsız tavırlarını savunduklarını sanan kimi kalem ve ağızlara, yapmaya çalıştıklarının gerçek yüzünü ve anlamını yani “dini tahrif” yoluna girdiklerini -tam bir isabetle- ihtar etmiş bulunmaktadır.

Güneş doğduktan sonra namaz kılmaya kalkışan biri, Etbaut-tâbiin neslinin ileri gelenlerinden Süfyân b. Uyeyne (v. 198) tarafından uyarılınca “Allah’ın beni namaz kıldığım için cezalandıracağını mı söylemek istiyorsun?’diye yanlışını savunmaya çalışmıştır. Süfyân b. Uyeyne de bu haddini bilmez kişiye, “Allah, seni namaz kıldığın için değil, Sünnet’e uymadığın için cezalandırır!” cevabını vermiştir.(23)

Öte yandan Hz. Peygambere rol biçmeye kalkmamak da Sünnete uymanın bir başka gereğidir. Bazen, “Bunu Peygamber söylemiş olamaz. Eğer o söylemişse de ben bunu kabul etmem.” veya “eğer Peygamber bugün yaşasay­dı şöyle davranır, böyle yapardı.” gibi cahilce ya da ukalaca sözler sarf edilir. Hz. Peygamberi kendi akıl ve anlayışıyla sınırlamaya kalkmak, en hafif deyimiyle haddini bilmemek olur.

Unutulmamalıdır ki Hz. Peygamber, konumu gereği bizim mevcut şartlarımızda anlamakta zorlandığımız ya da bize ters gelebilecek bir beyanda bulunmuş olabilir. Onu he­men reddetmek hakkına sahip değiliz. Onun yapıp ettikleri ve beyanları bize güvenilir bir yolla ulaştıktan sonra, bizim ukalalık etmemize gerek yoktur. Çünkü dünya bizim çevre­mizden, Müslümanlar da bizden ibaret değildir.

Günümüzün bir başka acı gerçeği de yaşayan değil tartışan Müslüman olma eğilimidir. Oysa din, sadece iman değil, ameldir de. İmam el-Evzâî’nin (v. 157) şu tespiti fevkalâde dikkat çekicidir:

“Allah, bir topluluğa şer murat ederse onlara tartışma (cedel) kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.”(24)

Yaşanmayan, hayata intikal etmeyen, vicdanlara hap­sedilmiş, tartışmalarla ana çizgisinden saptırılmış bir din ve iman iddiasının pratik hiçbir faydası görülemez. Çün­kü o sadece bir iddiadır. Burada bir kez daha vurgulayalım ki, iddia ile dindarlık olmaz. Dindarlık ve dine saygı, dinî olanı, dinden olanı tartışmakla değil, yaşamakla ve kullan­makla ispat edilebilir. (İ’zazü’ş -şer ‘ bi’s’ti mâli’l-meşru)’’
Din Kardeşliğini Öncelemek:

Sünnet’e uymanın tabiî bir göstergesi din kardeşliği­ni öncelemektir. Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir ile aralarında olan sevgi ve muhabbetten söz ederken din kar­deşliği konusuna çok derinlikli ve anlamlı bir vurgulamada bulunmuştur:

“Eğer kendime özel bir dost edinecek olsaydım hiç şüphesiz Ebû Bekir’i seçerdim. Fakat o benim din kar- deşim ve arkadaşımdır.”(25) Bir rivâyette ise “Lâkin Islâm kardeşliği daha üstün ve önceliklidir.” buyurmuştur.(26)

Hadiste “arkadaşım ve din kardeşim” değil de “din kardeşim ve arkadaşım” buyrulmuş olması yani bu iki ni­teliğin sıralaması dikkat çekicidir.(27)Önemli ve genel olan nitelik din kardeşliği önce, özel olan “arkadaşlık” ise sonra zikredilmiştir.(28)

Mebârikul-ezhâr Şerhu Meşârakıl-envâr müellifi İbn Melek (v. 821) hadisin yorumunda çok farklı ve köklü bir noktaya dikkat çekmektedir: “Resûlullah’ın Halîl/dost edinmesi kendi fiili ile olur; İslâm kardeşliği ise Allah’ı» fiili ile gerçekleşir. Dolayısıyla Peygamber için Allah’ın seçtiği şey, onun kendisi için bizzat seçtiğinden elbette daha üstün ve önceliklidir.”(29)

Peygamber Efendimizin beyânının ve Ibn Melekin bu yorumundaki derinliğin gerçekten farkına varıldığı gün, din kardeşliğinin her türlü özel bağdan öncelikli olduğu anlaşılacak, saflar daha sıkı tutulacak, içte ve dışta, özel bağlar hatırına duygusal ve davranışsal bozukluk ve aşırılıklara iltifat edilmeyecektir. Böylece de din kardeşliği çerçevesinde geliştirilen ilgiler, ilişkiler,tercihler, söylemler ve hizmetler öncelenmiş olacaktır.

Millî şâirimiz merhum Mehmed Akif’in ifâdesiyle söyleyecek olursak;“Emr-i bi’l-ma’nıf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi;Nehy edermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi!”(30)

Eğer bu çerçevede kalınıp din kardeşliğinin öncelenmesi başarılırsa yine merhum Akif’in büyük bir acı ile dile getirdiği “Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar olmaktan ve böylesi kahredici olaylara tanıklık etmekten belki bir ölçüde kurtulma imkânı buluruz.

Günümüze yönelik olarak, ihvân-ı Islâm çerçevesinin bir gereği olarak -temenni niteliğinde- şöyle bir tespiti sizlerle paylaşmama lütfen müsaade buyurunuz:

Dini grup ve cemaatlerimizin birbirlerinin düşünce faaliyetlerini paylaşan bir yaklaşım sergilemeleri elbette büyük bir olgunluk ve memnuniyet vesilesi olacaktır diye düşünüyorum. Şimdilerde her cemaatin değişik düzeylerde medya organlarına sahip olduklarını biliyoruz. En azından birbirlerinin mesaj ve faaliyetlerini bu imkânlardan yarar­lanarak kendi bağlılarıyla paylaşmaları ‘‘Sünnete uyma bilinci” bakımından pek anlamlı ve çok olumlu örnek bir davranış olur.

Ayrıca dikkat çeken bir tavır da ne yazık ki bu dinî grup ve cemaatlerin Diyanet ve mahalli müftülüklerce gerçekleştirilen kültürel faaliyetlere pek rağbet etmedik­leri, hatta vakit namazlarını bile kendi cami veya mescidlerinde kılmaya ağırlık verdikleridir. Bu tavrın temelinde kendi gruplarını öteki gruplardan üstün ve faziletli görme eğilimi varsa onlara “= Belki de on­lar kendilerinden daha hayırlıdır.”(31) âyetini hatırlatmak gerekecektir.

Kendisi ihtiyâç içindeyken din kardeşinin ihtiyâcını görmeyi tercih etme (“îsar”) ilkesi ve uygulaması, bunun devamı olarak ümmetin geçmiş nesilleri (Sebekûna bi’l-i- man) hakkında dua etmek, geçmiş ümmet nesilleri ara­sında cereyan eden acı olaylarda, bugün için hiçbir faydası olmayan kimin haklı kimin haksız olduğu tartışmalarına iltifat etmemek de Sünnete uyma görevimizin din kar­deşliğini öncelemek boyutu ve sorumluluğunun bir başka gereğidir.
Dini Önemsemek

Sünnete uymak, pek tabii olarak dini yani İslâm’, önemsemeyi de gerektirir. Hz. Peygamberin en derin ve nitelikli hassasiyeti din-i Mübin-i Islâm üzerineydi. Onun hiçbir gerekçe ile ve hiçbir şeyle gölgelenmesine razı değildi.

“Allah katında makbul din, Islâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki aralarındaki kıskanç­lık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah, hesabı çok çabuk görür.”(32)

“Kim, Islâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendi­sinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette hüsrana/ziyana uğrayanlardan olacaktır.”(33) âyet-i kerime­leri Hz. Peygamber’in getirip tebliğ ettiği, Sünnetiyle nasıl yaşanacağını evrensel çapta gösterdiği İslâm dininin ciddi­ye alınması gerektiğini çok açık şekilde ortaya koymaktadır.

İslâm’ı Önemsemek

Islâm’ı önemsemek, İslam’ı Sünnet’teki yorumuyla olabildiğince yaşamaya çalışmaktır.

İslâm’ı bütünüyle benimsemektir.

İslâmî olanın peşinde olmaktır.

İslâm’a asla alternatif tanımamaktır.

Her konuda Islâm hizmetine gönülden talip olmaktır.

İslâm pratiğine, istismara yönelmeden takvâ ve ihsan duygusuyla sahip çıkmaktır.
Dinî görevleri ciddiyet ve samimiyetle yerine getir­mektir. Din pratiğine karşı çıkmamaktır.

Yeryüzünü İslâm’a açma, insanlığı İslâm hidâyetiyle mutlu kılma fikir ve niyetine sahip olup bunun her kade­medeki eylemine destek vermektir.

Şeâir-i dinden olan değerlere ve uygulamalara öncelikle sahip çıkmaktır.

Ümmetin Dertleriyle ilgilenmek

Sünnetle uymanın bir başka göstergesi de Müslümanlara karşı duyarlı davranmak, onların meseleleriyle ilgilenmektir.

Hz. Peygamberin ümmetinin yani tüm Müslümanla­rın (ümmet-i icâbet) dertleriyle, sonra da bütün insanların (ümmet-i dâvet) meseleleriyle meşgul olmak gerekmek­tedir. Zira ”Müslümanların dertleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir.” buyrulmuştur.(34)

Nüman İbni Beşir radıyallahu anhden rivâyet edil­diğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selîem şöyle buyurmuştur:

“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta müminler, tek bir vücud gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa öteki organların bütünü bu yüzden uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık duyar.”(35)

O halde Sünnete uyan Müslüman olmanın bir gereğide bütün Müslümanları kucaklayan bir gönül duyarlığına,duygu zenginliğine ve uygulamasına sahip olmaktır.

Peygamberlerin iki Sünnet’i

Sünnete uymanın bir başka göstergesi bütün peygamberlerin ortak iki Sünnetine önem vermektir.

a.inananlardan yana tavır almak
b.Muvahhid/inançlı nesiller yetiştirmek

Bu iki konuyu isterseniz sosyal boyutu toplumu kapsayıcı iki Sünnet diye de düşünebiliriz. Hem mevcut toplumun ıslahı hem de gelecek nesillerin ve toplumların ıslahı bu iki Sünnet e bağlı kalmakla mümkündür.Hz. Nuhun yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmde nakledilen şu sözleri peygamberlerin inananlardan yana tavır aldıklarını yansıtmaktadır:

“Ey milletim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi ca­hil bir topluluk olarak görüyorum. Ey milletim! Ben onları kovarsam beni Allah’ın azabından kim korur? Düşünmü­yor musunuz? Ben size ‘Allah’ın hâzineleri benim yanım- dadır.’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir.’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kov­duğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum!”(35)

Şuara sûresinin 114. âyetinde de yine Hz. Nuhun ben­zer bir beyanını okumaktayız: “Ben müminleri yanımdan kovamam.”

Bu konu ile ilgili olarak Peygamber Efendimize de şu talimat verilmiştir :

“Sabah-akşam Rablerine, O’nun hoşnutluğunu di­leyerek dua/ibadet edenlerle birlikte ol, bunda sebat et! Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma! Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü ar­zularına esir olmuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” [Kehf sûresi (18), 28]
Müminlere karşı alçak gönül­lü ol!”(36)

Sana tabı olan mü’minlere merhamet kanatlarını indir.”(37)

“Kafirlere karşı şiddetli ve metin, kendi aralarında yu­muşak ve rahim”(38) olma tavrını güne taşımak, “müminle­re mütevazı, kâfirlere sert ve izzetli”(39) nitelik sergilemek ümmet kavramının bize yüklediği sorumluluk olarak gün­demimizdedir.

İnançlı Nesiller Yetiştirmek

Allah katında büyük suç sayıldığını özel bir başlık altında incelediğimiz Saddün an sebilillah(40) Allah yolun­dan insanları (Allah’ın kullarını, Müslümanları) alıkoyma girişimlerini önlemek için bütün peygamberlerin ve do­layısıyla Peygamber Efendimiz’in de seçtiği yol, engelle­yicilerin toptan helâkini istemek değil onların soyundan muvahhid/inançlı bir nesil yaratmasını Allah’tan dilemek ve bu uğurda sabırla çalışmak ve gerektiğinde hicreti göze olmuştur.Olay çok dikkat çekicidir:

Allah kendisinden razı olsun Aişe validemiz, bir keresinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme,

-Uhud savaşından daha fazla sıkıntıya düştüğünüz bir gününüz oldu mu? diye sormuş Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

– ” Ey Aişe Hayatımda Kureyş’in sebep olduğu sayısız zorluklarla karşılaştım. Fakat Akabe günü karşılaştığım durum hepsinden zordu. Kureyş’ten gördüğüm baskı üzerine Taife gitmiş, korunmamı İbnü Abdi Yalil’e teklif etmiştim. O buna yanaşmadı. Ben de elemli, kederli, nereye gideceğimi ne yapacağımı bilemez bir halde Mekke’ye dönüyordum. Karn-ı sealıb denilen yere gelince, başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Dikkatlice baktığımda bulutun içinde Cebrail’in bulunduğunu fark ettim. Cebrail bana,

– Ey Muhammed! Allah, milletinin senin hakkında söylediklerini duydu. Seni korumaktan kaçındıklarını gördü. O, sana şu dağlar meleğini gönderdi. Onlar hakkında ne yapılmasını dilersen, emret” dedi Bunun üzerine dağlar meleği, seslenip selam verdi ve sonra,

– Ey Muhammed! Cebrail doğru söyledi. Ne emredersen, yerine getirmeye hazırım. Eğer şu iki yalçın dağın (Ebu Kubeys ve Kayakan) Mekkeliler üzerine çökerek birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri topluca mahvetmesini) istersen (onu da) emret (yerine getireyim), dedi

Bunun üzerine şöyle dedim.

-” Hayır, (aslında onlar bunu hak etmiş olmalarına rağmen ) ben, Allah’ın, o müşriklerin soyundan, hiç bir şeyi ortak koşmayıp yalnızca Allah’a kulluk edecek nesiller yaratmasını dilerim””(41)

Peygamber Efendimizin “Kıyâmet kopuyorken de olsa elinde bir hurma fidanı bulunan onu dikmeye firsat bulursa hemen dikiversin.” tavsiyesi de en olumsuz şartlar­da dahi olumlu işler yapmaktan geri durmamak gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hizmetin görülmesi, neticesin­den önemlidir. Kıyâmet şartlarında da olsa fidan dikmeyi, (öteki anlamlarının yanında) çocuk/nesil yetiştirmek diye değerlendirenler pek haklı gözükmektedirler.

Özetle, Müslümanların çağlar üstü ıslah projesi, Allah elçilerinin inananlardan yana tavır alma ve inançlı nesiller yetiştirmeden oluşan bu iki ortak Sünnetleriyle ortaya konulmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır.

O halde dindar bir birey ve ümmet olmanın güne ve geleceğe yönelik olarak bize yüklediği en ciddî ve köklü sorumluluk, işte bu iki Sünnet’e imkânlar ölçüsünde sahip çıkmaktır.

Sonuç

Hz. Peygambere ittiba ve Sünnet’e uymak, biz Müslümanlar için hem vazgeçilemez iki görev hem de Efendi­mizin, biz ümmeti üzerindeki iki hakkıdır. Günü ve geleceği İslâmlaştırmanın yolu ve hedefe ulaştıracak metodu budur. Şartlar ne olursa olsun, imkânlar ölçüsünde ve fakat ısrarla bu yolda yürümeye devam edilmesi gerekmektedir. “Dinde olanı yaşamak” demek olan gerçek dindarlık ve Sünnete ittiba baştan beri paylaşmaya çalıştığımız esasları izlemekle mümkün olacaktır..

Dipnotlar:

(1)- Rûm sûresi (30), 41

(2)- Safahat, t.461 (“Bir Gece” Şiiri)

(3)-Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre,risalet müessesi yani peygamberlik,bir rahmet kurumudur.’’Herşeyi kuşatan ilahi rahmet22in tam bir tecellisi olan risalet kurumunun kıyamete dek temsilcisi sevgili Peygamberimizdir.Hz.peygamber’in temiz hayatı,rahmet-i ilahiyenin merhamet-i Muhammediyye olarak tecellisi demektir.Nitekim bir ayet-i kerimede Hz.Peygamber’deki şefkat ve merhametin kaynağı rahmet-i ilahiye olarak gösterilmektedir:’’O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.Şayet sen kaba,katı yürekli olsaydın hiç süphesiz,etrafından dağılıp giderlerdi.’’(Al-i İmran(3),159)

(5) Bk. Al-i lmrân (3), 31

(6)- Fussılet (41), 33

(7)- Al-i İmran (3), 164

(8) el-Araf (7), 158

(9)el-Ahzab (33), 6

(10) Bk. Kadı İyâz, eş-Şifâ-i Şerif (Tercüme, s. 55)

(11) el-Ahzâb (33), 21

(12) 1.Dinî ciddiye almamak/umursamazlık

2.Dinin kurucusundan gelen rivâyete önem vermeyip onunla amel etmeyi terk etmek

3.Batıl tevillere sürükleyen kötü amaçlar

4.Ulemanın halka uyması

5.Aşırılık (Teammuk)

6.Zorlaştırma /Teşeddüt

7.ıstihsan

8.Delilsiz İcma’

9.Gayr-i masum kişilerin taklidi

10.Dinlerin birbirine karıştırılması

(13)-el-Abderi,el-Medhal,1,293

(14) Hüccetullahi’l-bâligay 1,253 (Tercümesi, 1,322-323, İstanbul, 1994)

(15)Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 409; İbn Mâce, Zühd 4 16

(16)Siyer, III, 610

(17)-Bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 409; İbn Mâce, Zühd 4

(18)- et-tevbe (9), 128

(19)-Furkân (25), 74

(20)-Bk el-Hucurat (49), 13

(21)-Buharı, i’tisam, 5; Edeb 72; Müslim, fedâil 128; Ahmed b. Hanbel Müsned, VI, 45,181

(22)- bk Ayni, Umdetul-kârî, XXV, 39

(23)- Dârimi, Mukaddime 39

(24)- Zehebi, Siyer, VII, 121
(*)Konuya ait geniş bilgi için bk. Çakan,Dindarlık, s. 40, İst.2015 (İFAV Yayınları)

(25)-Tecrid Tercemesi, IX, 331

(26)- Tecrid Tercemesi, IX, 331

(27)- Buhâri, Fedâilu’l-ashâb 5 ;Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 3

(28)-Her ne kadar, mâna ile rivâyet edilmiş olma ihtimalinden dolayı hadis metinlerindeki takdim tehirlere hüküm bina edilemeyeceği bir genel kural ise de burada, hadisin tüm rivayetlerinde sıra aynı olduğundan Hareketle Hz. Peygamberin sıralamasına dikkat edildiği varsayılarak böyle bir inceliğe ve dolaylı mesaja işaret etme ihtiyâcı duyulmuştur.

(29)- Ali el-Kârî, Mirkât, X, 370

(30)- Safahat, s. 196 (İst. 1987 baskısı)

(31)- Bk. el-Hucurât (49), 11

 

(32)-Âl-i İmrân (3), 19
(33)- Âl-i İmrân (3), 85

(33)-et-Taberani,el-Mü’cemu’l-evsat,VII,270.Ayrıca bk.el-Beyhaki,Şuab’ül-iman,VII,361

(34)-Buhâri, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Ahmed b. Hanbel, IV, 270

(36)el-Hicr (15), 88

(37)-eş-Şuara (26), 215
(38)- el-Feth (48), 29
(39)-el-Maide (5), 54 • J
(40)- Konuyla ilgili âyetler için bk. M. F. Abdulbâki, el-Mu ‘cem ü – mufehres H elfâzı l-Kur’ânı-Kerîm, s. 403

(41)-Buharı, Bed ul-halk 7; Müslim, Cihâd 11

* İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler, s.139-163

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.