Hz.Muhammed (a.s) Hakkında

Hz.Muhammed (a.s) Hakkında
Nûrânî savmaa/ibâdethâne sâkinlerinin burunları “Ben çamurdan bir beşer yaratacağım” ıtırını kokladıklarında ve en yüce melekût “Ben yeryüzünde bir hatife yaratacağım” nârlarıyla aydınlandığında, kudsiyet savmaalarının azizlerine “ Sürelini tamamlayıp, rûhumdan üfledikten sonra onun için hemen secdeye kapanın” dendi.

Toprak “ Teşbih ederler” dilinin burunlarında bir misk oldu. Âdem dâmâdı/gelini “Muhakkak ki Allâh [Âdem’i] seçmiştir” elbiseleri ile süslendi. Melekler “Ona kendi rûhumdan üfledim” nûrunun yüceliğine secde ettiler.

Mûsâ (a.s.) “Muhakkak ki ben AJlâh’ım” lezîz nağmesini şakıyan bir bülbül dinledi. Kıdem/ezel şarabını “Seni Ben seçtim” kadehleri içinde da-ğıtan bir sâkî ile tanıştı. Mûsâ (a.s.)’m sevinciyle Tûr’un her tarafı deprendi. Dağ eteklerini onun [ayakları] altına serdi. Mûsâ (a.s.) “Kutsal Vâdi’de” ağacının altında durdu. İçine, sâkîyi görme iştiyâkı düştü. Sarhoşluk neşesi gövdesini coşturdu. Aşk defterine, hasretinin şiddetiyle ve kendi elleriyle “Bana görün!” diye yazdı. Elinde kalem değişti/hareket etti; “Beni göremezsin!” diye yazıverdi. “Tecellî etti” şimşeğinin ışığı akıl gözüne parlayıverdi. “Baygın düştü” ateşi olmasaydı, dağ bir cennet olmuştu.

Ayıldıktan sonra “Seni tenzîh ederim; tevbe ettim” dedi. Devleti sona ererken ona dendi ki:

“Ey Mûsâl Risâlet kalemini ‘Beşikte iken insanlara konuşur’un sahibine teslim et. Benim tevhîd kitabıma ‘Ben Allâh’ın kuluyum! diye yazması ve risâlet defterine ‘Benden sonra ismi Ahmed olan bir rasûlü müjdeleyici olarak’’ satırını nakşetmesi için diviti/hokkayı ona ver…”

“Her türlü eksiklikten münezzehtir O ki, kulunu bir gece götürdü (isrâ)” Rasûlullâh (s.a.v.)’ın şerefinin tâcı oldu. Rabbi onu semâvât ehline gösterdi.

“Kuluna Kitâb’ı indirdi” izzetiyle onu zînetlendirdiğinde onun risâletinin güzelliği daha da parladı.

Ahmed (s.a.v.) damâdının göründüğü gece en yüce melekûtun nûrları zayıf kaldı. Onun güzelliğinin ihtişâmmdan dolayı nûrânî şahısların göz bebekleri kamaştı. Meleklerin gözleri onun nûrunun aydınlığına bakamadı. Onlara dendi ki:

“Ey en yüce, en parlak ve kutsal semânın sâkinleri! Nûr saçan bir kandil olarak gönderilmiş olan peygamberin ışığından istifâde edin. Siz enbiyânın imâmının himâyesi altındasınız.”

Bu yeryüzü güneşi zuhur edince, gökyüzü güneşi gizlendi. Yesrib yıldızının doğmasından dolayı gök yıldızları utançlarından saklandılar. Nûrlar, Ahmed (s.a.v.)’in nûru içinde kaybolup gitti… En şerefli ve kutsal savmaa- ların/ibâdethânelerin azizleri “O hevâ-yı nefsânîden konuşmaz”ın sâhibine bakmak için ortaya çıktılar.

Ona dendi ki:

“Ey vücûdun/mahlûkatm efendisi! Senin Tûr’un “Isrâ” gecesidir. Senin için nûr, Reffeftir; Kutsal Vâdi ise “Kâb-ı kavseyn (O’nunla arasındaki mesâfe bitişik iki yay kadar kaldı)”dır. Senin için en güzel nağmelerle şakıyan bülbül, “Sonra da kuluna vahy ettiğini vahyetti”dit. Mûsâ’nın matlûbu, senin için “Göz ne kaydı, ne de aştı” sicillinde/defterinde tecellî etmişti. Sen nebiler dîvânına kaydedilmiş en son harfsin. Sen “İşte bunlar üstün kıldığımız rasûllerdir” fermânına yazılmış en büyük satırsın. Senin düğünün “ufuk-ı a’lâ”da yapılmıştır. Bu düğünün hikmetlerinden birisi de “[O gece] Rabbinin âyetlerinden!delillerinden en büyüğünü görmüştür” âyetidir. Vücûdun alnına takmak için senin şerefinden öyle bir taç yapıldı ki, daha önce böyle bir taç hiç yapılmamıştı.”

Peygamberlerden hiçbirisi “Kulunu gece yürüttü” izzetine ulaşamadı. “Kâb-ı kavseyn (iki yayın birleşmesi)” bahçesinin kokularından bir koku koklayamadılar. Onlardan hiçbirisinin bizâtihî yüzüne “Ey Nebi! Selâm senin üzerine olsun”diye hitâb edilmedi. Onlar “Ev ednâ (ya da daha yakın oldu)” perdesinin gerisinde durdular da, “Yaklaştı ve sarktı”nın sâhibi öne geçti. Kevn/mevcûdat gelinleri süslü elbiseleri içinde ona (s.a.v.) göründü. O, onlara meşgûliyet nazarıyla iltifat dahi etmedi; aksine “Göklerini uzatma/bakma” edebiyle edeptendi.

İşte Kutsal Vâdi; nerede Mûsâ?!
İşte Kustal Ruh; nerede Isâ?!
İşte “Yıkanacak ve içilecek soğuk su!”; nerede Eyyûb?!

Akıllar gayb meydanlarında ne kadar çok sefere çıktı?! Fikirler o güzelim yuvalarını bırakarak, bu en yüce şereften bir nebze esinti alabilmek, bu en azîz/değerli bahçeden bir nefis koku koklayabilmek ve o denizin dalgalarına dalıp eğlenmek için o yücelik bahçelerine doğru ne kadar çok uçtular?! Ama isteklerine ulaşabilmek için yol bulamadılar. O tarafın marifet lisanları hâl-i itiraf ile şöyle seslendiler:

“Ey peygamberlerin hâtemi/mührü! Kutsal Rûh sensin! Varlık bedeninin rûhu sensin! Kâinat bahçesinin gülü sensin! İki âlemin hayat kaynağı sensin. Vahiy incileri, ruh gerdanlığın üzerinde senin için dizildi! Kıdem/ ezel bahşişinin esintileri senin için esti. Kader “Rabbm sam ihsanda bulunacak ve sen de râzı olacaksın”sancağını senin için dikti. En yüce melekût âlemleri seni övme kokusuyla misk gibi koktu. Şerîat lambaları senin ilim nârlarınla aydınlandı. Hüküm semâları senin kelime lambalarınla ışıdı.”

Peygamberler, şâhitlikleri esnâsında, o kendilerinden önde olduğu halde ve onun yüceliğine uymak için saf saf oldular. Kader münâdîsi onlara şöyle seslendi:

“Ey saâdet yuvasının ve halk üzerindeki hüccetin sâkinleri!
Bu, yücelik kameridir!
Bu, aydınlık güneşidir!
Bu, nebiler tâcının incisidir!
Onun güzelliğine karşı gözbebeklerinizi dört açın.
Onun aydınlığına karşı gözleriniz üzerindeki perdeleri kaldırın.
Onu, risâlet gerdanlığı incilerinin güzelliğinin şerefi ve eşi bulunma- I yan bir inci olarak bulacaksınız.

Vahiy elbisesi nakış nakış onunla süslenmiştir.
İtiraf lisânıyla “Bizden hiçbirimiz yoktur ki, onun belli bir makâmı olmasın” ı okuyun…”

[B]

Muhammedi şahıs ve Ahmedî şekil, Hâşimî nesebden geldi. Onun [ menkıbeleri eşsiz oldu. Onun âyetleri/delilleri melekûtî (Melekût âlemine mahsus bir güzellikte) idi. Onun işâretleri gayba âitti. O, özel keremlerle şereflendi. “Cevâmiu’l-kelîm” ona tahsis edildi. Kevn-i külli (kâinat) çadırının direkleri onun şerefine yükseldi. Ulvî/yüksek ve süflî/alçak âlemlere mahsus varlık safları onun yüceliğine göre tanzim edildi. O “Mülk âlemi” kitabının kelimesinin sırrıdır. Halk ve felek fiillerinin manâsıdır. Mevcûdat binâsı kâtibinin kalemidir. Âlem gözünün insanıdır. Varlık mührünün kalıbıdır. Vahiy memesinin süt çocuğudur. Ezel sırrının hâmilidir/taşıyıcısı- dır. Kıdem/ezel lisânının mütercimidir. İzzet sancağının sancaktarıdır. Şan ve şeref tepesinin mâlikidir/sâhibidir. Nübüvvet gerdanlığının ortasındaki taştır. Risâlet tâcının incisidir. Enbiyâ alayının komutanıdır. Peygamberler ordusunun kumandanıdır. Hazret (ilâhî huzur) erbâbının imamıdır. Sebepte ilk, nesebde sondur.

O, her türlü bozulmadan sâlim kalmış olan “fıtratı/Islâm’ı” desteklemek için, sıkıntı perdelerini yırtıp parçalamak için, zor işleri kolaylaştırmak için, sinelerindeki vesveseleri silmek için, ruhlardaki kederi gidermek için,
gönül aynalarını parlatmak için, bâtın (iç âlem) karanlıklarını aydınlatmak için, kalp fukarâlarını zenginleştirmek için, nefis esirlerini kurtarmak için, kabz/darlık vahşetini gidermek için, bast/ferahlık ünsiyetini celbetmek için, gaflet topluluğunu dağıtmak için, sevinç gruplarını bir araya getirmek için, şakâvet dirisini öldürmek için, saâdet ölüsünü diriltmek için, azgınlık zincirlerini kırmak için, hidâyet sancağını yükseltmek için, gönül sâhiplerini visâle erdirmek için, hasret definesini güzel yüzün üzerine saçmak için, dostların birbiriyle buluşmasını sağlamak için, muhabbet ateşini tutuşturmak için, ruhların daha önce verdikleri ahdi hatırlamaları için, özlerin kerem yurdunda verdiği andlarını yenilemeleri için… Nâmûs-ı Ekber (Kur’ân-ı Kerîm) ile gönderilmiştir.

Şerîat ağacının hikmet çiçekleri onun suyuyla açmıştır. İlim bahçesindeki hüküm meyveleri onu görmekle yeşermiştir. Ayet/delil şahısları onun kalkmasıyla birlikte ayağa kalkmıştır. Mûcize defineleri onun zuhûruyla ortaya çıkmıştır. O, fasih konuşanlar arasına gönderildi; ama onun fasâhati karşısında o belâgat sâhiplerinin dili tutulmuştur. Bütün diller onun vecizliği etrâfında toplanmıştır. Onun işâretinin şerefi önünde onların ma‘rifet akılları başlarını secdeye koymuştur. Hepsi de topluca onun kafilesine katılmıştır. Fasâhat onun “İnsanlar ve cinler bir araya gelse dahi (Kur’ân’ın bir benzerini meydâna getiremezler)” sancağı altına girmiştir. Onun “cevâmiu,l-kelîm”liği karşısında diğerlerinin fehim/anlayış güneşleri tutulmuştur. Onun hikmet güneşleri karşısında onların fikir ayları görünmez olur.

Rûh-ı Emîn (Cebrâîl) ona âlemlerin Rabbi katından geldi de, onu Burak’a bindirdi ve ezelî celâlin cemâliyle müşerref kılmak ve ebedî izzetin kemâlinin huzûruna erdirmek için yedi kat göğü delip geçti. O gece sanki revaklarla süslenmişti; sanki ufuklar üzerine otağlar kurulmuştu. Zaman, çiçekli bahçenin kokusunu etrâfa yayıyordu…

Seherden sonra fecr/şafağın ışıklarıyla ortalık aydınlandı. “Bir gece kulunu yürüttü” kudretiyle sevinç âlemi onun önüne dürüldü. Hüküm erbabı “Onu bana getirin; onu kendime yakın edeceğim” sebebiyle ona il- tifatlar yağdırdı. Gökyüzünün ve melekût âlemlerinin hepsi “Âyetlerimizi ona göstermek için” elbisesi içinde ona arz edildi. Her iki âlemin gelinleri, sırları, işleri, insan ve cin ilimleri “Muhakkak ki o, Rabbinin en büyük âyetlerini görmüştür” meclisinde onun için süslenip hazırlandı. Peygamberlerin başları “O en yüce ufukta olduğu halde” ona selam verdiler. Gök sâkinlerinin emirleri göklerin kapısında oturup onun kendi taraflarına gelişini gözetlemekle emrolundu. Mülk melikleri Sidre-i Müntehâ’ya kadar ona eşlik ettiler. Onların eşrâfı onun doğuşunu müşâhede etmek ve onun güzelliğini seyretmek sûretiyle gözlerini sevindirmek istediler. Onların akıl ‘Sidre-i Müntehâ’ları ve ilimlerinin zirveleri onun güzelliğinin nûruna boğuldu; tıpkı gök kapılarının onun ışığının aydınlığına boğulduğu gibi.

Nûrânî şahsiyetlerin gözbebekleri onun celâli karşısında afalladı. En yüce âlemin sâkinlerinin gözleri onun cemâli karşısında dehşete düştü. Onun heybeti karşısında en yüce otağ ehlinin boyunları büküldü. Nûrânî ibâdethâne erbâbınm başları onun izzeti karşısında eğildi. Onun şânının kemâli karşısında rûhânîlerin gözleri faltaşı gibi açıldı. Mukarrebûn melekleri saf saf oldular. Teşbih edenlerin tesbîhatları ile kudsiyet âlemi mensuplarının yüzleri güldü. Tenzîh yurtları vecde gelenlerin nefesleri ile güzel güzel koktu. Kürsü ve arş, onu görme sevinciyle coştular, raks ettiler. Onun gelişinin verdiği ferahlık ile güzellik cennetleri süslendi. Kevn/varlık onun varlığıyla coştu. Yüce mekânlar alçak yerlere karşı onu görmekle iftihar etti. Semâ eyvanları onun ışığıyla aydınlandı. Yüce Keyvân (Satürn) ışıltılarla yüceldi. Sırlar, seçilmiş göz için ortaya döküldü. Nûrların sâhibi için perdeler kaldırıldı. Rûh-ı Emîn (Cebrâîl) “Bizden hiçbirimiz yoktur ki, onun belli bir makâmı olmasın” dâiresine kadar ona eşlik etti ve orada ona dedi ki:

“Ey karîb/yakın olan habîb! Bundan sonra Allâhu Teâlâ ile kendi başına buluşmak için hazır ol!”

Ve onu nûrun içine gönderdi. Kendisi geride kaldı. “Kutlama esnâsında uzunlar kısalır (sevinç ânında merâsim kalkar)!”

Peygamberler mahremiyet salonunda hizmet ayağı üzerinde beklediler. Meleklerin rûhâniyetleri celâl/yücelik mi‘râtlarında övgüler dizmek için ayağa kalktılar. Âşıkların ruhları, “belki dönüşü esnâsında onun hayat bahşeden kokusundan bir koku alabiliriz” diye şevk mertebelerinde heyecanla beklediler.

Bu yolculuk Levh-i A‘zâm (Levh-i Mahfuz) sayfaları üzerinde yazı yazan vahiy kâtiplerinin kalemlerinin çıkardığı seslerin duyulduğu yere kadar sürdü. Nûr Refref i üzerinde Ufuk-ı Âlâ’ya (en yüce ve en son ufuk) kadar gitti. Oradan şevk kanatlarıyla “Yaklaştı ve sarktı” makâmına uçtu. Kerem teşrifâtçısı onu “Kâb-ı kavseyn (iki yayın birleşmesi yakınlığı)” bahçesinde ağırladı. “Ev ednâ (yâhut daha da yakın oldu)” döşeğini onun için hazırladı.

O, en yüce taraftan “Sana selâm olsun, ey Nebî!” nidâsını işitti. Sevgili onu ikramla karşılıyordu. O Celîl, onun karşısına selâm ile çıkıyordu. Ürkeklik sıkıntısının yerini ferahlık aldı. Vahşet/soğukluk gitti, ünsiyet/ sıcaklık geldi. “Kuluna vahyedeceğini vahyetti” hitâblarıyla kendine geldi. “Gerçekten de O’nu önceden bir kere daha görmüştü” ile ona mükâşefeler bahşedildi. Ağzını açtı; oraya ezelî ilim denizinden damlalar düştü. Onunla geçmişin ve geleceğin her şeyini öğrendi.

O yüce ve ihsânı herkese şâmil olan Yaratıcı’nm lisânı (Hz. Peygamber) şöyle dedi:

“Burası kerem/iyilik makâmıdır. Nîmet arsasıdır. Rahmet madenidir. Fazilet cennetleridir. Fütüvvet/yiğitlik yurdudur. Hayır kaynağıdır. Cömertlik kurallarına göre ihvânı ikramdan mahrum etmek hoş olmaz. Vefâ hükümlerine göre dostları ayrı tutmak hoş değildir.”

Kendisine bağışlananları merhamet duygulan içinde dostlarına da dağıttı. Orada nâil olduğu iyilikleri onların üzerine de saçtı. Mertebesinin şerefinden ve bereketinden dostlarını da nasipdâr etti. Tıpkı kendisini andığı gibi onları da andı. O tek başına geldiği bu makamda ve Rabbine olan münâcâtında onları unutmadı ve şöyle dedi:

“Selâm bizim üzerimize ve Allâh’ın sâlih kulları üzerine olsun.”

Sevgili ona şöyle seslendi:

“Ey efendilerin efendisi! Ey cömertlik erbâbının imamı! Yüceliğin evveli de, sonu da şenindir. Açık ve gizli övünç sana âittir. Mürüvvet, vefâ, fütüvvet ve safa sana mahsustur. “Biz senin göğsünü açmadık mı/ferahlatmadık mı?! Belini büken yükünü üzerinden alıp atmadık mı?! Senin zikrini/ şânını yükseltmedik mi?!” Biz ezelde senin şerefini peygamberler arasında en yüce yere koymadık mı?! Kırmızıya da (cinler) siyaha da (insanlar) seni peygamber olarak göndermedik mi?! O en yüce şeref defterinde (Illiyyûn) senin ismini kazımadık mı?! “Ben sizlere benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygamberin müjdecisiyim” diyen îsâ’yı senin müjdecin yapmadık mı?!

Hani O (Hz. Mûsâ) diyordu ki: ‘’Rabbim! Göğsümü aç/ferahlat.” Sana da deniyor ki: ‘’Biz senin göğsünü açmadık mı/lferahlatmadık mı? ” O diyordu ki: ‘’Rabbim! Bana görün!” Sana da deniyor ki: ‘’Rabbini görmedin mi!” Sen dünyâda ümmetine şâhitsin; âhirette ise istediğine şâhit olacaksın. Şerîat hazırlığını ‘’Bitirince hemen yeni bir işe koyul” Ümmetin hakkında ‘’Rabbine yönel.”

Âşıklar ile sevgilileri arasındaki mektuplar yerlerine ulaştı… Onlar arasında vuslat rüzgârları esti. O İlâhî hitâbın murâdı olan, İlâhî cezbe ile çekilmiş olan (Hz. Peygamber) şöyle dedi:

“İlâhî! Nimetini umuyoruz. Bizleri korumanı diliyoruz. Bizler senin ahit beşiğinin çocuklarıyız. Lütûf sütünün bebekleriyiz. Cömertlik göğsünün yavrularıyız. Senin ihsânlarının çokluğu karşısında diller âcizdir.
Nimetlerinin bolluğu ve güzelliği karşısında gözler hayrandır/şaşkındır. O dilleri çöz! Beyân/açıklama perdelerini aç. Mâneviyâtımıza kuvvet ver!..”

O Celîl ona şöyle seslendi:

“Biz senin üzerinden celâl/yücelik (şiddet) perdelerini kaldırmadık mı.’’ Kibriyâ (büyüklük) perdesinin arkasında ve azamet mertebesinin yukarısında olan şeyleri görmek için seni kemâl sıfatlarıyla kuvvetlendirmedik mi?!

Bütün bunlarla birlikte senin kalbini hikmet yuvası yaptık. Dilini fasâhat mahalli yaptık. Bedenini belâğat mâdeni yaptık. Zikrini îcaz (münkirleri âciz bırakma) kaynağı yaptık.

İsrâ/Mi‘râc seferinden döndüğün zaman kullarıma haber ver ki, “Ben gerçekten de Gafûr ve Rahîm’im ”m Mahlûkatıma ulaştır ki, “Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin duâsına icâbet ederim.”

O risâlet ve celâletin sâhibi, bütün hamdleri, şükürleri, övgüleri, me-dihleri ve senâları kendinde toplayan bir lisan ile şöyle dedi:
“Ben Seni övecek söz bulmaktan âcizim; Sen kendini övdüğün gibisin.’’
Sonra yaşadığı bu âleme geri dönmeye başladı. Meleklerin büyükleri, yüzlerini onun ayaklan için yere seriyorlardı. Rûh-ı Emîn onun önünde övünç örtüsünü taşıyor ve meleklerin safları arasından ta’zîmle ona yol açıyordu. Hz. Adem onun celâl tuğlarını yükseltiyor, Hz. İbrâhîm onun heybet bayraklarını dalgalandırıyordu.

Hz. Mûsâ da, âdetâ batı tarafından habtbine münâcât ediyordu. Hani gözleri habîbine bakmıştı da, tekrar tekrar O’na bakmak istemişti. Kader ona Tûr tarafından “Emrimizi vahyettik” diye seslenmişti.

Bu sırada Hz. Isâ, yeryüzüne ineceğine ve Kâb-ı Kavseyn sâhibi ile ilgili gökyüzünde olup bitenleri yeryüzündekilere haber vereceğine dâir Mevlâ’sı adına yeminler ediyordu!

İşte böyle… Onun (s.a.v.) önünde “îşte bu bizim atamızdır.’’ askeri “Kendisine nimetler bahsettiğimiz bir kul” marşını okuyordu. Onun şerefinin tâcı “Muhammedün Rasûlullâh (Muhammed Allâh’ın peygamberidir) ” idi. Elbisesinin süsü “Göz kaymadı ve aşmadı” idi. Onun izzet ve şerefinin münâdîsi, varlığın bütün katmanlarında ve bütün safhalarında şereflenmeyi emretmek sûretiyle şöyle seslendi:

“ Muhakkak ki Allâh ve melekleri nebî (Muhammed) üzerine salât ve selâm
ederler. Ey îmân edenler! Sîzler de ona bol bol salavat getirin ve selam edin.”

Hz. Peygamberin Cesedi

Hz. Peygamberin cesedi onun rûhunun kandilliğidir. Kandillikte vahiy ışığının fânusu vardır. Onun kendisine inen vahyi tebliğ etmesi bir lambadır. Nübüvvet nûru kalp kandilliği fânusuna yayıldığı zaman nûr üstüne nûr olur. O’nun gönül aynası tertemizdir; gaybın gaybını onunla görür. Ona belîğ/edebî bir lisan ile hitâb edilir. Onunla akıl gözünün mele-i a’lâ’yı (yüce topluluk) görmesi için bir pencere açılmıştır. Ezelin latif defineleri ona sunulmuştur. Hâdis/mahlûkât ile Kadîm/Cenâb-ı Hak arasındaki tercümandır o.

Dilaver Gürer , Abdlkadir Geylani(Risaleler)

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*