Hikmet Tesellisi

Rabbimiz her duaya icabet eder. Ancak insanın bazen kendi zararına şeyler istemesi, bazen de başına gelmiş faydalı şeylerden cahilce kopmayı arzulaması gibi sebeplerle, her dua yapıldığı şekliyle kabul edilmeyebilir. Duanın üç tür çıktısı olabilir. Birincisi, istenilenin aynen yerilmesidir; zira istenen hikmete uygundur; dünya ve âhiret yararınadır. İkincisi, istenilenden daha iyisinin bahşedilmesidir; bu durumda insan daha iyisi is- tenilebilecek bir durumun, daha aşağısı için bir talepte bulun-muştur. Üçüncüsü ise, istenilenin verilmemesidir; bunun sebebi ettiği duanın yarar yerine zarar verecek bir talep içermesidir.

Bir de başkasının yararına ancak bizim zararımıza olacak şeyler vardır ki, bir kimsenin Rabbinden onları istemesi ‘kabule layık bir dua’, bizim aynı konudaki talebimiz ise hikmetliliği sebebiyle kabule liyakati olmayan ve nihayetinde geri çevrilecek bir taleptir. Mesela zenginlik, bazı insanları şükre ve cömertliğe sevk edecekken, başka insanları fıtratlarındaki birtakım özellikler sebebiyle cimriliğe ve nankörlüğe sürükleyecektir. Bu fıtrattaki birinin zenginlik istemesiyle başına bela istemesi aynı şeydir ki, onun fıtrat özelliklerini bilen Rabbimiz bu duayı geri çevirecek veya farklı bir nimet şeklinde tezahür ettirecektir. Mevlana ne güzel söyler, “Tut ki Aliden Zülfikâr sana miras kaldı. Sende Ali kolu ve kalbi yoksa Zülfikâr neye ya-rar?” {Mesnevi, Cilt 5). Mesela bir kişinin makam veya şöhret sahibi olması, onun dinine ve insanlığa hizmet edip dünyasını ve âhiretini mamur etmesine sebebiyet verecekken, kibirden kurtulamamış ve kalbinde makam ve şöhret zaafı taşıyan bir başkasının dünyada ruh hastası olmasına ve âhiretini tamamen kaybetmesine sebebiyet verebilir. Dolayısıyla duanın kabulünün ölçülerinden biri de insanın fıtrat ve mizacıdır.

Konuyu tersinden düşünecek olursak, herkesin ittifakla zararlıdır diye düşündüğü bir konu, mizaç ve fıtratından dolayı bazı kişilere rahmet olabilir. Mesela hayatı kibir içerisinde geçen, kendini hep başkalarından üstün gören, etrafındaki insanları daima hafife alan birinin başına öyle felaketler gelir ki, onu dünyanın en mütevazı insanı yapar. Kader onu öyle şeylere şahit kılar ki, yerde yürüyen karıncadan bile üstün görmez artık kendini. Belayla ihtiyacı giderilen, hastalığı şifaya ermiş insan için bu bir bela değil rahmettir.

Su gibi, herkesin ittifakla faydalı olduğunu düşündüğü bir nimet dahi, farklı hallerde zararlı olabilmekte, hatta insanı ölüme dahi sürükleyebilmektedir. Bir felaketi nimet sanarak dua ettiğimizde, onun bize verilmesi zulüm olacaktır. Cenab-ı Hakk zulmetmekten münezzehtir.

Fıtrat ve mizacımızın farklılığından dolayı diğer hastalara şifa olarak verilen ilaç bize verilmemiş veya başkalarına verilmeyen bir tedavi farklılığımız sebebiyle bize uygulanmışsa, buna üzülmek değil sevinmek gerekir. Bir doktorun her hastaya aynı reçeteyi yazmasını beklemekte bir mantık hatası vardır. Nasihat isteyen cimriye, kitâb-ı iktisattan ders vermek, ateşi benzinle söndürmeye çalışmak gibidir. Geleneksel tıbbın düsturlarından biri şudur, “Her illet (hastalık) zıdd-ı tabiatıyla tedavi olunur.

Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.109,110

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir