Hayata,Avm’ye,Kapitalizme Çağırmak

Toplumsal Mutabakatın Yeni Mekânı

Kapitalizmin küresel kültür eliyle tektipleştirdiği insan hakikati avm’lerde değil sadece, üretim ve tüketim dengesi içindeki her kesimde karşılığını buldu. Dolayısıyla insanların hassasiyetleri, üzüntüleri, kederleri, kaygıları ortak kültürün etkisinde renksiz, tonsuz, folklorsuz, kimliksiz ve kişiliksiz bir hal aldı. Avm kültürü bir örnekleştirmenin en önemli araçla­rından biridir. Ortak bir inanç, mensubiyet alanı, meşruiyet sahası olarak avm’lerin Türkiye’de herkesin kabul edebileceği bir gerçeklik, “toplumsal mutabakat mekânı”na dönüşmesi en az terör kadar tehlikeli. Tüketim, giyim kuşam canavarı oldu­ğu halde avm’lerden, oradaki hava sirkülasyonuna katlanamamaktan yakınanların küresel kültür ile irtibatı zaten bu mu­tabakat içinde var olduklarını gösterir. Ayrıca, avm kültürünü yaş itibariyle içselleştirmemiş ve belki de birkaç sefer ancak gitmiş kimseler bile avm gerçeğine dil uzatmamaktadır.

Antiamerikancılık, antikapitalistlik, antikonformizm söy­lemlerine sanlanların avm’lerdeki büyük marketlere sipariş Üstesi verip evlerine getirdiği gerçeğiyle rahatlıkla karşılaşa­bilirsiniz. Dolayısıyla avm kültürü aynen banka, fatura, fiş, döviz, faiz oranları gibi herkesi içine alan bir girdap gibidir. Siyasilerin, aydınların insanları avm’lerden uzaklaştırma ya da oraya davet etmesi esasında çatışma alanının bu dar kapitalist simgede kilitlendiğini gösterir. Esas mesele terördür, insanları öldüren canlı bombalar, bombalı araçlarla yapılan intihar sal­dırıları…

Kimse avm’lerde sönen geleceğin, avm kültürü üzerinden kapitalist kültüre eklemlenmenin açtığı büyük yaraları sorgu­lamıyor.

Hayatın bu lokal binalara sıkışması, insanların ufuklarının bu kadar daralması, adeta “hapishane külturü”nü gönüllü, talepkâr, rızaya dayalı ve kapalı mekânla birlikte gerçekleştirmek; ticaretin, iktisadi ortalamanın buralarda korunacağını düşün­mek ülkenin ekonomisi ve geleceği için de büyük tehlikelere işaret eder. Kafelerdeki, oturmalık mekânlardaki hayat algısı, halk adına karar vericilerin konformist bakış açışını ne derece kanıksadığını dahası millet gerçeğine yabancılığı da gösteriyor.

Terörün patlatıp öldüren kimliğine karşı avm çağrısındaki mil­let yabancıılğı, kültürel değer yargıları, itikadi kökenler, dini referanslar, tarihi mücadele sahasının sadece birer retorik kaldığını, gerçek milliyetçiliğin, İslâmcılığın, dindarlığın, muha­fazakârlığın ritüeller boyutunda olduğunu da işaret eder. Artık tarikat ve cemaatlerin de avm’leri “millîleştirmesi, dindarlaştırması” kendi avmsini kurması, kapitalist kültürün benliklerdeki işgalinin, ülkenin işgali hatta terörle hedeflenenden beter olduğunu gösterir. Hayatı avm’lerde görmek, terörün amacına  ulaştığını kanıtlar. Terörden daha tehlikelidir, gerçek hayatın kapitalizmin bu yeni mabetlerinde aktığını iddia etmek.

“Ev”den kafeye, avmye çıkma çağrısı, millet varlığının tari­hi bağlamında iflas ettiğinin delilidir. Oysa millet eve, hayata, kendine, aileye davet edilmelidir. Birazcık da evde oturmak, avm’lerden, sokaklardan çıkarak, kafelerden ve küresel kültü­rün sosyalleşme mekânlarından uzaklaşıp eve hicret etmek, aile ile beraber evde olmak terörün değil ama kapitalizmin en büyük korkusudur.

Kapitalizm evden korkar.

Neoliberal kültür evden nefret eder. Yeni küresel kültür herkesi yaşlısından gencine, kadınına kadar her kesimden in­sanı kamuya davet eder. Kapitalizm kamu demektir, dışarısıdır, ev dışı mekânlardır. Bu yüzden terör ile canlı bombalar vasıta­sıyla bir imkânı; kendimize, evimize, ailemize, değerlerimize dönme imkânını, siyasilerin aydınların çağrılarıyla yitirdik, yitiriyoruz. Gerçek hayat sadelikte, sahicilikte oysa küresel kültür meseleleri, kültürel unsurları çoğullaştırarak onu ken­diliğinden uzaklaştırır. Siyasetin insanların yemesinden içme­sinden, gezmesinden eksiltmesinden meydana gelen korkusu sadece eve çağrıdaki doğallığı karşılayacak nitelikte değil aynı zamanda terör üzerinden olup bitenlerin yorumlanması, ha­berlerin takibi, yerli ve mili! taleplerin gündelik hayat içindeki değeriyle de ilgili.

…..

Banka Reklamlarının Anlattığı Toplumsal Çözülme

Banka reklamlarına bakarsanız Türkiye’nin Osmanlı’dan beri gelişimi, kuruluşu, varlığı bankalara bağlı. Ailenin geleceği de bankaya bağlı. Eskiden Emlak Kredi Bankası vardı;logosu ev şeklindeydi, kapitalizm öyle bir gelecek tasavvur ediyor ki, sanırsınız ki bireyin, topluluğun, ülkenin ve ailenin tüm geleceği bankaların elinde gösteriliyor.

Kapitalizm bilhassa neoliberal iktisadi ve siyasi kültür, kapitalist işleyişi bireyin omuzlarına yükler. O nedenle birey eğer canını dişine takmazsa kapitalizm duracağı gibi kendisi de “rızksız” kalacaktır. Bu nedenle neoliberal kapitalist doktrin iktisadi gelişimi çevreye, hangi dinden, inançtan, kültürden olursa olsun çevre ülkelerine ve bireylerine yükler. Banka reklamları bu açıdan bazı “banka klişeleri”ne dayanır.

Belirtmek gerekir ki banka reklamlarının “sübliminal mesaj” tehdit içerir. Aile, birey, ülke… banka olmazsa katiyen batacaktır‘… Mutluluk, huzur, güven temelli tüm ahlaki erdemler bankada toplanmıştır.

Hele bankalardan birinin yaptığı reklam bir yönüyle haklı olarak Türk milletinin ahlaki kimliğini gayet yerinde anlatırken öte taraftan bankayı yüceltir. İş kurmak isteyen iki kafadar planlar yapar, yakınlarından, akrabalarından, tanıdıklarından bazılarının isimlerini söyleyerek onların kendi işlerine olan maddi, manevi katkılarını sıralarken hemen arkasındaki bu “kuru kalabalık” tek tek sahneden “sıvışır.” Buradaki sıvışma tek güven merciinin banka olduğunu, insanın arkasında sadece bankanın durduğunu bu yüzden bankaya karşı herkesten yani insandan daha fazla itimat beslenmesi gerektiğini “tatlı tehditler”le anlatır. Reklam bir yönüyle gerçeği, Öte yönüyle kendine yontan çağrıyı ve mutlaklığı yaparken esasında Türk milletinin uzun zamandır yaşadığı “içten çürüme” ve toplum bütünlüğünün çözülüşünü de anlatır.

Retoriğe, söze, görüntüye bakarken bir ve beraber gözüken millet varlığı sorumluluğa, paylaşmaya, riski ve yükü paylaşmaya geldiğinde ortalıktan kaybolur; bunu yoğun bireysellikle izah etmek mümkün fakat mesele çok daha ötede bize özgü bütünlüğün, kenetlenmenin kırılmasıyla ilgilidir.

Tam da terör haberlerinin yoğunlaştığı dönemlerde banka reklamlarının gösterdiği bu gerçeklik sorunlu alanların büyüklüğüyle ilgili. Banka reklamlarına bakıldığında müzikler hüzün bile taşısa neşe tonunu ihmal etmeyecek kıvraklıktadır. Reklamların genelinde olduğu gibi yoğun hareketli müzik başka bir hayal âlemine, tüketimin cafcaflı dünyasına götürür kişiyi. Fakat reklamların görünen mesajının karşısında sübliminal art mesajları çok daha etkilidir. Kapitalizmden, tüketmekten, bankaya uğramaktan başka çıkış yolunun olmadığını dikte etmek neredeyse beyne işler. Hastalıkta, savaşta, üretirken toplumun yanında oldugu, bu zor günleri “finanse ettiği” vurgusunu dile getiren bilhassa devlet bankaları, topluma güvenlikle birlikte ontolojik aidiyet ve mecburiyet de dikte eder.

Devlet bankalarının kendilerini kapitalizmle kadim devlet varlığmı birleştirerek “ben yoksam sizde olmazsınız” tavrı üstten, kaba, nobran, zoraki reklam yapıyor havası yaratması endişe verici. Bu süreçte geçmişe, ülkenin zor yıllarına atıflar yapılması dahası, yürüdüğünüz yollar, geçtiğiniz köprüler, tedavi olduğunuz hastaneler, yiyip içtiğiniz ekmeğin suyun tedariki, bindiğiniz arabalar benim paramla yapıldı vurgusu devlet rahatlığının sonucu.

Ercan Yıldırım – Türkiyenin Yeni Kültürü,syf.168-170;172,174

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir