Harun Reşid ile Imam Şafii Sohbeti

Abdullah b. Muhammed el-Belevî anlatıyor: Ebû Abdillah eş-Şâfiî Irak’a getirilince gece vakti huysuz bir katırın üzerinde şehre soktular, üzerinde her tarafını örtmüş bir Acem giysisi ve ayaklarında ise demir kelepçeler vardı. Abdullah b. el-Hasan’ın arkadaşlarından olduğu için bu muameleye maruz kalmıştı.

Yüz seksen dört yılında Şaban ayının onunda pazartesi günü Ebû Yûsuf, Hârûn er-Reşid’in kadısıydı. Kadılar kadısı ise Muhammed b. el-Hasan idi. Hârûn onların görüşüne başvurur ve onların fedalarıyla bilgi sahibi olurdu.

O gün, ikisi de Hârûn’a gidip Şâfıî’nin yerini bildirdiler ve sohbet etmeye başladılar.

Muhammed b. el-Hasan: “Memlekette iktidarı, haddi aşan olsun, inatçı olsun bütün kulların orumluluğunu eline veren Allah’a hamd olsun. Hâlâ senin sözün dinlenir, sana itaat edilir. İslam davası yükseldi ve kafirler istemese de Allah’ın dediği üstün geldi. Abdullah b. el-Hasan’ın arkadaşlarından bir grup bir araya geldiler, ama onlar birlik değil birbirinden kopuktur. Onların hepsini temsil edebilecek olan birisi geldi ve şu an kapındadır. ismi ise Muhammed b. idrîs b. el-Abbâs b. Osmân b. Şâfıî b. es-Sâib b. Ubeyd b. Abdiyezîd b. Hişâm b. Abdilmuttalib b. Abdimenâftır. Bu kişi idareden senden daha çok hak sahibi olduğunu iddia ediyor. Onun iddiasından Allah’a sığınırım, ama yaşından umulmadık bir ilme sahip olduğunu iddia ediyor. Halbuki onun şekli pek öyle olduğunu da göstermiyor, öyle bir dili, mantığı, ikna kabiliyeti var ki seni tatlı diliyle kandırmasından korkarım. Allah işlerinde yardımcın olsun ve hatalarını affetsin” deyip sustu.

Hârun Reşîd, Ebû Yûsuf a dönüp: “Ey Yâkûb!” deyince, Ebû Yûsuf: “Buyur ey müminlerin emiri!” karşılığını verdi. Reşîd: “Muhammed’in söylediklerinden katılmadığın bir şey var mı?” diye sorunca, Ebû Yûsuf: “Muhammed’in söylediklerinin hepsi doğrudur. Adam da tarif edildiği gibidir” cevabını verdi.

Reşîd: “İki şahitten sonra artık araştırmaya gerek yoktur. Sınamaktan da açık bir ikrar olmaz. Kişinin, hasmı hakkında şahitlik edip ondan bunu gizlemesi eksiklik olarak yeterlidir. Yavaş olun ve burada bekleyin” deyip Şâfiî’nin getirilmesini emretti. Şâfiî, ayaklarından demirle bağlanmış bir şekilde huzuruna getirildi. Şâfiî meclise girip oradakilerin kendisini gözleriyle süzdüğünü görünce Reşîd’e döndü. Kolunu kaldırıp eliyle de işaret ederek: “Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey müminlerin emiri” dedi.Reşîd: “Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi senin de üzerine olsun. Sana yerine getirilmesi emredilmeyen bir sünnetle başladın. Biz de sana farzı yerine getirerek karşılık verdik. Şaşılacak olan şey benim meclisimde iznim olmadan konuşmandır” deyince, Şâfiî şöyle karşılık verdi: “Ey müminlerin emiri! Allah, iman edip salih amel işleyenlere şunu vaad etmiştir: “Allah, içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir”1 Allah, söz verdiği zaman da sözünü yerine getirir. Beni yeryüzünde güç sahibi yapıp korkumdan sonra emin kıldı.”

Reşîd: “Doğru dedin. Eğer ben sana eman verirsem Allah da seni emniyette kılar” deyince, Şâfiî: “Bana, kavmini ele geçirdikten sonra öldürmediğin, onları zorla uzaklaştırarak küçük düşürmediğin ve sana özürlerini beyan etmeden yalanlamadığın söylendi” karşılığını verdi.

Reşîd: “Dediğin doğrudur. Gerçi durumunu, Hicaz’ından Allah’ın bize fethetmeyi nasib ettiği Irak’ımıza getirilişini görüyorum. Arkadaşın isyan etti, halkın ayak takımı ona oydular ve sen de onların başısın, tleri süreceğin bahanelerin sana ne faydası olacak? Pişman olman bunların olmadığı manasına da gelmez. Buna rağmen ne mazeret beyan edeceksin?”

Şâfiî dedi ki: “Ey müminlerin emiri! Eğer konuşabilirsem sana sadece dürüstçe ve insafla konuşacağım.”

Reşîd: “Konuş bakalım” deyince Şâfiî şöyle devam etti: “Vallahi ey müminlerin emiri! Eğer bulunduğum durumda konuşabilsem şikâyet etmezdim, ama şu demirlerin ağırlığı üzerimdeyken eksik konuşabilirim. Dilersen emir ver de ayaklarımdaki zincirleri çözsünler. Bu şekilde daha rahat konuşurum. Ama istemezsen de yapacağım bir şey y; zira sen benden daha güçlüsün. Allah da zengindir ve övgüye layıktır.”

Reşîd, hizmetçisine: “Ey Serrâc! Üzerindeki demirleri çöz” dedi. Bunun üzerine Şâfiî’nin ayağındaki demirler çıkarıldı.

Şâfiî sol dizinin üstüne oturup sağ dizini dikti ve konuşmaya başlayıp şöyle dedi: “Vallahi ey müminlerin emiri! Allah’ın beni kıyamet günü Abdullah b. el-Hasan’ın sancağı altında hasretmesi — bildiğin gibi insanlar ihtilaf edip görüş ayrılığına düştüler- benim ve her mümin için Kıtrî b. el- Vecâ’a el-Mâzinî’nin sancağı altında hasredilmekten daha sevimlidir.”

Yaslanmış olan Reşîd doğrulup oturdu ve: “Doğru ve güzel söyledin. İnsanlar ayrılığa düşünce Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) Ehl-i beytinden olan birinin sancağı altında olman, Allah’ın aniden alacağı bir Hâricinin sancağı altında olmandan daha hayırlıdır. Ey Şâfiî! Kureyş’in hepsinin imam olduğuna ve senin de onlardan olduğuna delilin nedir?” diye sordu.

Şâfiî şöyle karşılık verdi: “Ey müminlerin emiri! Eğer nefsimin bunu istediğini söylersem Allah’a iftira etmiş olurum. Ben daha önce böyle bir şey söylemedim. Bunu sana söyleyenler, sözümün manasını değiştirerek söylemişlerdir. Benim sözlerimden kasdım da budur.”

Müminlerin emiri, Muhammed ve Ebû Yûsuf a bakınca onların konuşmadığını gördü ve Şâfiî’nin sözlerini kendisine yanlış aktardıklarını anladı ama bir şey söylemedi.

Sonra Reşîd: “Doğru söyledin ey İdrîs’in oğlu! Allah’ın Kitab’ına bakış açın nasıl?” diye sordu.

Şâfîî ona şöyle karşılık verdi: “Allah’ın hangi kitabını soruyorsun? Allah yetmiş üç kitabı beş peygambere indirdi. Bir peygambere de nasihat içeren bir kitap indirdi ve bu da akıncısıdır. Bunların ilki Hz. Âdem’dir ve ona hepsi mesellerden oluşan otuz sahife indirdi. Ahnûh’a yani Hz. İdris’e on altı sahife indirdi. Bunların da hepsi hikmetli sözler ve melekûtla ilgili bilgilerdi. Hz. İbrâhîm’e ayrıntılı bir şekilde anlatılmış hikmetlerden oluşan sekiz sahife indirdi. Bunların içinde farzlar ve adaklar da vardı. Hz. Mûsâ’ya hepsi korkutma ve nasihat içeren Tevrât’ı indirdi. Hz. İsâya Îsrâîl oğullarında Tevrat konusunda ihtilafa düştükleri şeyleri açıklamak için Incil’i indirdi. Hz. Dâvûd’a hepsi hatasından kurtulması, kendisi için hikmet, Dâvûd ve kendisinden sonra gelecek akrabaları için dua ve nasihat olan kitabı indirdi. Muhammed’e (sallallahu aleyhi vesellem) ise Furkân’ı indirip diğer kitapları onda topladı ve şöyle buyurdu: “Sana her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, rahmet ve müjde olarak Kuran’ı indirdik…”1, “Hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.”2

Reşîd: “Çok güzel ve ayrıntılı bir şekilde açıkladın. Sen bütün bunları biliyor musun?” diye sorunca,

Şâfiî: “Evet vallahi ey müminlerin emiri!” karşılığını verdi.

Reşîd: “Ben, Allah’ın, amcamız oğlu Resûlullah’a indirdiği ve Resûlullah’ın da bizi ona davet edip hükümleriyle amel etmemizi, müteşabih âyetlere de iman etmemizi emrettiği kitabı soruyorum” dedi.

Şâfıî ona şöyle karşılık verdi: “Bana hangi âyeti soruyorsun? Muhkem olanı mı, yoksa müteşabih olanı mı? Önce nazil olanı mı, yoksa sonra nazil olanı mı? Nâsihi mi, yoksa mensuhu mu? Hükmü kalıp lafzı neshedileni mi? Tilaveti kalıp hükmü neshedileni mi? Allah’ın misal olarak verdiği âyetleri mi, ibret olarak bildirdiklerini mi? Yoksa önceki ümmetlerin yaptıklarını bildiren âyederi mi? Ya da Allah’ın yapmamız konusunda bizleri uyardığı âyetleri mi?” Şâfiî bu şekilde Kur’ân’dan yetmiş iki hükmü saydı ve: “Hangi âyeti soruyorsun?” dedi.

Reşîd: “Vay sana ey Şâfıî! Sen bütün bunları biliyor musun?” deyince,

Şâfiî: “Ey müminlerin emiri! Bunları söyleyeni denemek, iyisini kötüsünden ayırmak için gümüşü ateşe koymak gibidir. İşte ben de önündeyim imtihan et” karşılığını verdi.

Reşîd, Şâfiî’ye şöyle dedi: “Ben senin dediklerini tekrar edemem. İnşallah bu meclisten sonra sana onları soracağım. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sünnetine bakışın nasıldır?”

Şâfiî ona şöyle karşılık verdi: “Sünnet konusunda benim bildiğim şudur: Bazısının yapılması istenir ve tıpkı Allah’ın Kur’ân’da emrettiklerini terk etmenin caiz olmadığı gibi bunların da terki caiz değildir. Kimisi de edeb olarak çıkmıştır. Kimisi ise özeldir ve herkesin ona uyması istenmez. Kimisi de herkesi kapsar ve özel olanlar da bunu yerine getirir. Kimisi de soru sorana cevap olarak söylenmiştir ve sadece soranı bağlar. Kimisi Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) içindeki ilmi birikimin taşması sonucu dışarıya çıkmıştır. Kimisini Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sadece kendisine has olarak yapmış, ancak onu gören özel ve genel herkes yaptığını yapmaya başlamıştır. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) kendine has kıldığı ve diğer insanları bundan yükümlü tutmadığı şeyleri ise dile getirmemek gerek. Zira Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) insanları bundan sorumlu tutmamış ve sadece dile getirmekle yetinmiştir.”

Reşîd: “Ey Şâfiî! Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sünnetini düzenli bir şekilde açıkladın ve çok güzel vasfettin. Bunu tekrar etmene ihtiyacımız kalmadı. Biz ve burada bulunan herkes biliyor ki; sen bunları hakkıyla biliyorsun ve meseleye hâkimsin” deyince,

Şâfiî: “Bu, Allah’ın bize ve bütün insanlara olan olan bir lütfudur. Şu anda senin vasıtanla da Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi vesellem) anmamızı ihsan etmiştir” karşılığını verdi.

Reşîd: “Arap lügatine bakışın nasıldır?” diye sorunca, Şâfiî şöyle karşılık verdi: “Bizim kaynağımız ve tabiatımız onunla doğrulmuş dilimiz onunla konuşur olmuş ve Arapça bizim için ancak hayat gibi olmuştur. Arapça ancak Arap olanlar tarafından hakkıyla kullanılabilir. Ben doğduğumdan bu yana yanlış telaffuzu bilmem. Bu sebeple, çocukluğumdan bu yana, ilacın kendisine fayda verip hastalıktan kurtulmuş ama ve rahat hayat süren biri gibiyim. Bu konuda, Kur’ân bana şahitlik etmektedir: “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik…”1 Buradaki milletten kasıt Kureyş’tir. Ey müminlerin emiri! Ben ve sen onlardanız. Asıl temizdir. Kökümüz erişilmez ve şerefli bir köktür. Sen asıl, biz ise dallarız. Bu apaçık ortadadır. Bizim soyumuz burada birleşmiştir. Biz İslam’ın çocuklarıyız ve böyle çağrılır ve adlandırılırız.”

Reşîd: “Allah sana bereket ihsan etsin! Doğru söyledin” deyip, “Şiir hakkında bilgin nasıl?” diye sordu.

Şâfiî, ona şöyle karşılık verdi: “Ben şiirin uzununu, hasını, hızlısını, zorunu, basitini, hafifini, aruz vezniyle yazılmışını, recezini, hikmetini, gazelini, geçmiş toplumlar hakkında bilgi verme ve meseller getirme yönü ile hakkında yapılan eleştirileri, aşıkların şiiri söylerken neyi kasdettiğini, öncekilerin sonradan gelenlerin ibret almaları için söylediklerini, gevezelerin yöneticileri övmek için söylediklerini ve bunların da genelinin yalan olduğunu bilirim. Aynı şekilde hocasının öğüderini ve ahlakını anlatmak için söylenen ve söyleyenini yücelten şiirleri, nefsi duyguların coşması ile dile getirilen ve pek de ustalık istemeyen şiirleri, söylendikten sonra halk arasında hikmetli sözler gibi dillendirilen şiirleri de bilirim.”

Reşîd: “Yeter ey Şâfıî! Şiir hakkında o kadar çok söyledin ki bunları bilenin olduğunu ve dediğine bir harf bile ekleyebileceğini zannetmiyorum. Şiir hakkında fazlasını bile söyledin” ve: “Peki, Araplar hakkındaki bilgin nasıldır?” diye sordu.

Şâfiî ona şöyle cevap verdi: “Ben, atalarını, soylarını, neseplerinin şeceresini, geçmişte yaşadıkları olayları, yaptıkları savaşları, hükümdarlarını, bunların yönetim şekillerini ve görevlerinin dağılımını en iyi ben bilirim. Aynı şekilde evlerini, mahallelerini, seçkin kişilerin bir araya geldikleri meclisleri bile bilirim. Teba’, Himyer, Cüfne, Estah, îyas, Uvays, İskender, İsfâd, Astatavis, Savt, Sokrat, Aristo gibi onları etkileyen kavim ve şahsiyetleri bilirim. Bunlarla aynı değerde olan Romalıları, Kisra ve Kayserleri, Nube, Ahmer, Amr b. Hind, Seyyid b. Zi Yezen, Nu’mân b. el- Münzir, Katr b. Es’ad, Sa’d b. Se’fân’ı —ki Satîh el-Gassânî’nin baba tarafından dedesidir— bilirim. Aynı şekilde Kuda a ve Hemdân krallarım, iki büyük kabile olan Rabî’a ile Mudar’ı da iyi bilirim.”

Reşîd: “Ey Şâfiî! Eğer Kureyş’ten olmasan, kendisi için demirin yumuşatıldığı kişilerdensin” derdim. Bir nasihatte bulunur musun?” deyince,

Şâfiî şöyle dedi: “Üzerinden kibir abasını çıkar, başından heybet tacını söküp at, bedeninden zorbalık gömleğini çıkar. Rabbinin huzurunda, nefsini kontrol et, sırrını yay, hayâ örtüsünü yüzünden indir. Ben sana hakkı söyleyen vaiz, sen ise beni hüsnü kabulle dinleyen biri ol. O zaman Allah söylediklerimden dolayı beni faydalandırır, sen de dinlediğinden faydalanırsın.”

Reşîd: “Dediğini yaptım ve Allah ve Resûlu nün emirlerini ve ondan sonra gelen iki nasihatçiyi dinledim. Nasihat et ve kısa tut” deyince, Şâfıî izarını çıkarıp kollarını sıvadı ve şöyle dedi:

“Ey müminlerin emiri! Şunu bilki Allah seni nimetlerle imtihan edip, şükredip etmeyeceğini sınamaktadır. Nimetin fazileti, onun azıyla çok şükür etmendir. Allah’a devamlı şükreden, nimetlerini aklından çıkarmayan biri ol ki; ondan daha fazlasını hak edesin. Gizlide de, açıkta da Allah’tan kork ki; itaatin kâmil olsun. Hakkı söyleyeni, senden başkası olsa bile dinle ki Allah katında üstün birisi olasın ve idaren altındaki değerin artsın.

Şunu bil ki; Allah senin gizline bakıp onu açıktan yaptıklarının aksine olduğu görürse seni dünya dertleriyle meşgul eder ve seni sıkıntıya sokacak şeyler gönderir. İhtiyacını sadece Allah’tan iste, çünkü Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ve hamd edilmeye layıktır. Eğer gizli halinin açık olan halinle aynı olduğunu görürse seni sever ve dünya derdini kalbinden uzaklaştırır, senin başkasına olan sorumluluğunda yardımcın olur, senin nefsini kontrol etmene yardım eder ve işleri çekip çevirmende sana kuvvet verir. Sen ancak Allah’a itaat ettiğin zaman sana itaat edilir. Allah’a boyun eğ. Böyle yapmakla dünyada selamete erersin, âhirette ise huzuruna güzel bir şekilde çıkarsın. Allah takva ve iyilik sahipleriyle beraberdir.

Allah’tan, düşmanının yerini bilen ve bu sebeple gece uyuyamayan, baskından korktuğu için uyanık kalan kişinin sakınması gibi sakın. Allah’ın sana peş peşe verdiği nimetler sebebiyle onun cezasından emin olma. Bu senin bozulmana, dininin gitmesine, öncekilerin ve sonrakilerin de sana saygılarının kaybolmasına sebep olur. Sayesinde doğru yola gitmek isteyenlerin yanlış yola sapmadığı, ona tutunduğun müddetçe helak olmayacağın Allah’ın Kitab’ına sarıl.

Allah’a bağlan ki o da seni muhafaza etsin. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesellem) sünnetine de bağlı kal ki, Allah’ın hidâyet verdiği kişilerin yolunda olasın. Onların gittiği yoldan git. Doğru yola iletilmiş halifelerin; haraç ve araziler, insanların geneli ve miskinler, manastırlar konusunda nasıl davrandıklarına bak ve sen de, gönül hoşluyla onların yaptığı gibi yap. Bunlar konusunda güçlük çıkarmaktan sakın, çünkü sen idaren altında olanlardan sorumlusun. İman diyarını yurt edinen Muhacir ve Ensar’ın hakkını gözet. Onların iyilerinin iyiliklerini kabul et ve kötülük yapanları affet. Onlara Allah’ın sana verdiği malından ver ve onları hak olan bir şeyi söylememe, batıla dalma konusunda zorlama. Çünkü sana bu memleketlerde güç sahibi olmanı sağladılar ve kulların sana bağlanmasını sağladılar, senin için karanlığı aydınlattılar, üzerindeki tasayı dağıttılar, yeryüzünde güç sahibi olmana vesile oldular, insanları idare etmeyi öğretip idareciliği sana verdiler.

Sen zayıflıktan sonra (bu saydıklarım sebebiyle) bu ağır yükü kaldırdın ve başarılı oldun. İffet bakımından onların benzerleri de bu gün senden onların yolundan gitmenden başka bir şey istememektedir. Onun içindir ki genele zulmetme pahasına, seçkin kişilere yaklaşma maksadıyla itaat etme. Seçkin kişilere zulmetme pahasına da halkın geneline itaat etme ki devamlı selamet içinde olunsun.” Bunları dinleyen, nasihatin başından itibaren ağlıyordu, ama sesi duyulmuyordu.

Bu kısma gelince Reşîd ağladı ve hıçkırık sesi duyuldu.

Bunun üzerine yanındakiler, Muhammed ve Ebû Yûsuf da ağladılar.

Vali: “Ey adam! Dilini müminlerin emirinden çek, üzüntüden kalbini parçaladın” dedi.

Muhammed b. el-Hasan ayakta durup şöyle dedi: “Ey Şâfiî! Dilini müminlerin emirinden çek. Çünkü sözlerin kılıcından daha keskindir.” Reşîd hâlâ ağlıyordu ve kendine gelmemişti.

Şâfiî, Muhammed ve oradakilere dönüp: “Susun! Allah sesinizi kessin. Hikmet nurunu götürmeyin. Ey köle ve idareciler topluluğu! Ey kırbaç ve sopanın kulları! Siz hakkı kendisine farklı gösterdiğiniz içindir ki Allah müminlerini emirini helak edecek! Sizin gibiler ondan uzaklaştırıldığı müddetçe hilafet hayır üzeredir. Sizin gibilerin elinde olduğu müddetçe ise hilafet kötü durumdadır” dedi.

Reşîd başını kaldırıp onlara: “Bırakın!” diye işaret etti ve bir kılıçla bana dönüp: “Şunu elimden al da kullanmak zorunda kalmayayım!” dedi. Sonra Şâfiî’ye dönüp: “Sana bir miktar bağışta bulunulmasını emrettim. Onu kabul etmeni istiyorum” dedi.

Şâfıî: “Hayır vallahi! Allah’ın, bir hediyeyle nasihatlerimin yüzünü kara çıkarttığımı görmesini istemem. Allah katında değersiz olmasına rağmen kendini büyük gören bir yöneticiyle bir araya geldiğim zaman, belki Rabbini hatırlar umuduyla ona Allah’ı hatırlatmak üzere Rabbime sözüm vardır!” dedi ve çıkmak üzere kalktı.

Şâfıî çıkınca Reşîd, Muhammed ve Yâkûb’a dönüp: “Bu gün gibisini görmedim. Siz bu gün gibisini gördünüz mü?” deyince, onlar: “Hayır demekten başka bir şey söyleyemeyiz” cevabını verdiler.

Reşîd: “Siz beni bununla mı kandıracaktınız? Siz bugün büyük bir kötülük yaptınız. Eğer Allah Onun durumunu teyit etme ihsanını bana vermeseydi, beni Rabbim katında kurtuluşum olmayan bir durumdan nasıl kurtaracaktınız?” dedikten sonra ayağa kalktı ve oradakiler gittiler. Bu olaydan sonra Muhammed’in sıkça Şâfiî’ye gittiğini gördüm. Bazen gider, ama girmesine izin verilmezdi.

Daha sonra Şâfıî, Reşîd’in yanına girdiğinde, Reşîd ona bin dinar verilmesini emretti ve Şâfıî bunu kabul etti. Reşîd gülerek: “Allah iyiliğini versin! Ne kadar da akıllısın! Allah düşmanını yok etsin. Artık senin de (benim gibi) bir dostun var!” dedi. Hârun hizmetçisi Serrâc’ı Şâfıî’nin peşine taktı ve parayla ne yapacağını öğrenmesini istedi. Şâfiî aldığı parayı avuç avuç müslümanlara dağıtmaya başladı. Evinin kapısına geldiği zaman elinde sadece bir avuç kalmıştı. Onu da kendi hizmetçisine verdi ve: “Bunu kendine harca!” dedi. Serrâc dönüp de olanları Hârûn’a anlatınca, Hârun: “Bunun içindir ki dünyadan yana tasası az ve metanetli biridir” dedi.” Hârun Reşîd bu sözleri devamlı söylerdi.

Ebu Nuaym el Isbehani – Hilyetü’l Evliya ve Tabakatu’l Asfiya,cild.6,syf.647-656

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*