Hakikatten Mahrumiyet Çağında Teşhire Teşne Olmak..

Hakikatten Mahrumiyet Çağında Teşhire Teşne Olmak:Mahremiyet Versus Teşhir Manzaraları

Simülasyonun Tezahürleri: Göz, Gözetleme ve Gösteriş

Simülasyon kavramı Jean Baudrillard’ın metinlerinde anahtar kavramlardan biri olup, günümüz postmodern dünyasının gerçek bir toplumdan ziyade sembollerle imajların, gerçek ve somut olanın yerini aldığı sanal bir gerçek olduğunu göstermek amacıyla geliştirmiş olduğu bir kavramdır. Kitle iletişim araçları ve reklam, gerçeğin yansıtılmaktan çok yeniden üretilmesi işlevi ile Baudrillard’ın sık sık dikkatini çektiği ve yazılarına konu olan yapılardır. Ona göre iletişim araçları, olayla kişi arasındaki mesafeyi ortadan kaldırarak aktarılan olaya doğrudan katılım izlenimi vermekte ancak bu eylem olayı yansıtmak yerine onu yeniden üretmeye, simüle etmeye dönüşmektedir (Baudrillard, 2011:117-127).

“Gerçeklik gerçeklikten kovulmuştur. Durmaksızın biriktirmeler, toplamalar, değerini abartmalar ile uğraştığımız modernliğin bize unutturduğu şey, gücü bize verenin eksiltme olduğu, yokluktan doğduğudur. Ve yokluğa simgesel olarak hâkim olabilecek yeterlikte olmamamız nedeniyle, günümüzde artık tersi bir yanılsamaya, ekranların ve görüntülerin çoğalmasıyla coşkusunu yitirmiş bir yanılsamaya kendimizi kaptırmış durumdayız. Oysa görüntü gerçeğin kendisi haline geldiğinden, artık gerçeği imgeleyemez.

Görüntü, gerçeğin sanal gerçekliği olduğu İçin artık onu düşleyemez. Sanki şeyler aynalarını yutmuş ve kendilerine karşı saydamlaşmış, tam bir aydınlık içinde, gerçek zamanda, acımasız bir kopya içinde tümüyle kendi kendilerine mevcut gibidir. Yanılsama içinde kendiliklerinden yok olacakları yerde, ufuklarından yalnızca  gerçeğin değil görüntünün de yok olduğu binlerce ekranda yer almaya zorlanırlar. Gerçeklik gerçeklikten kovulmuştur. Gerçeğin dağınık parçalarını, belki yalnız teknoloji bağlamayı sürdürür. Peki, anlamın parıltısına ne olmuştur?”  (Baudrillard, 1995:16-17) Anlamın parıltısı yerini semboller ve imajlarla, sanal gerçeğin bulanıklığına bırakmıştır.

Sembol ve imajın, sanalla gerçeğin birbirinden tefrik edilememesinin yegâne müsebbibi ise gözdür. Göz, görme eylemi sayesinde nesne ile olan ilişkisi ve bu ilişki sonucunda nesnenin zihinde bir imge olarak yer alması bağlamında eşyayı, varlığı ve eşya hakkındaki bilgiye kaynaklık etmesi yönüyle pekçokaraştırmanın konusu olmuştur. Zira görme eylemi bakış gibi rastlantısal değildir. O daha çok nesnelerin anlamlandırılarak insanın varoluş alanına dâhil olması olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda işlev gören gözü, kendisini çevreleyen dünya daki deneyimleri içerisinde yer alan bir varlık olarak ele alabiliriz (Odabaş, 2015: I 1).

Bu varlığın işlevi fizyolojik gibi görünse de arkasında psikolojik ve sosyolojik etkilere maruz kalma veya maruz bırakma söz konusudur. Göz maruz kalır ve maruz bırakır. Gözün varlığı hakikatin varlığından koptuğu anda geriye sadece imajlar kalır. İmajlar ise duyu tecrübemizin, düşünce sürecimizin, duygularımızın ve ideolojimizin günlük besinidir” (Ellul, 2012:1). “Görme, dünyaya sahip olmamı garantiler ve onu bir “benim-için-evren” yapar. Görme bana eylemde bulunma imkânı sağlar. Görmenin gerçeklik konusunda sağladığı kavrayış beni eyleme adar. Nesneleri görürüm ve ellerimi üzerlerine koymaya itilirim. Görülür görülmez kullanılır duruma gelen nesne midir? Görme, egemenliğimin teme­lidir” (Ellul, 2012:14). Gözler gördüğüne hüküm ederek, görerek hüküm verir.

Burada artık ne dil ne de anlam vardır. Zira dilden gözün açıklığı ve kesinliği beklenir artık. Hâlbuki dili der Ellul (2012:24) “içinde her bir sözün matematik sel kesin bir anlam, tek bir anlam bulunan cebir gibi kesin bir şeye indirgemeye çalışmak her bir söze yalnızca tek bir anlamı bulunan bir deli gömleği giydir­mektir; öyle ki, söylediğimiz şeyi bilimsel kesinlikle bilebilelim. Ve mesajımızın alıcısı daima, kastettiğimiz şeyi tam olarak bilebilsin.” Dil göz gibi değildir. Zira “dil daima, özgürlüğün kullanımını içerir. O, asla mekanik değildir; tıpkı bir nesne olmadığı gibi! Ayrıntılı yapısal analizler, gayet tabii metinlerle sınırlıdır; yarı açık-uçlu sözlerden çok sonlu, sabit sözlerle sınırlıdır. Bu tür analizler her şeyi şunlarla açıklıyor gibi görünüyorlar: kodlar, anlam birimleri, morfemler [sozbirimleri] vs. Fakat onlar, bir şeyi göremezler.

Diller, sözlükler, retorikler, söylemler ve tahkiyeler (narratives), muammalarından koparılarak çıplak hale getirilir ge­tirilmez geriye tek bir şey kalır: dilin kendisi. Dil kalır; çünkü dil tarihtir ve bu tur lingüistik analiz tarihi dışarıda bırakır. Söz kalır, çünkü söz, özgürlüğe çağrı ve bu tür analizlerde yapılar ve sistemler kapalıdır. Dil, konuşan biri olduğum­dan, kişiliğimin doğrulanmasıdır; dil, belirsiz özgürlüğe iman, özgürlük arzusu veya özgürlüğe inançla birlikte doğar. İkisi birlikte doğar ve dil özgürlüğüme tanıklık eden işaret ve keza diğer kişiyi özgürlüğe davettir” (Ellul, 2012: 31). özgürlüğün olmadığı yerde ise kişi imajlar evrenince kuşatılmış durumdadır fotoğraflar, filmler, televizyon, reklam, reklam panoları, yol işaretler], resimle­meler vb. “Alışkanlık icabı her şeyi görselleştiririz. Napolyon’un ünlü “bir resim binlerce söze bedeldir” sözü, bizim için apaçık bir bedahettir. Yine de, bunun bir eylem adamının – somut, doğrudan algılanabilir dünyaya atıfta bulunan bir realistin- ifadesi olduğunu kaydedelim.

Apaçıktır ki bir müfrezeye hareketleri bir harita, basit bir kroki üzerinde göstermek, ayrıntılı sözlü açıklamalarla gös­termekten çok daha iyidir. Fakat biz bu doğruyu global bir hakikate dönüştü­rürüz: herhangi bir imajın apaçıklığı başka her ifade etme türünü yararsız hale getirir. Bize gösterilebilen şey yine de zarureten gerçeklik düzeniyle ilgilidir, ha­kikat düzeniyle değil. Temsilin, temaşanın ve enformasyonun dünyası, görsel dünyayla kaynaşmış durumdadır” (Ellul, 2012: 146). Aslında hepimiz, “ızdırabı ve yabancılaşmayı nasıl seyredilecek, bakılacak manzaraya dönüştürmemiz gerektiğini ve dolayısıyla onları nasıl imajlar evrenimize sokmamız gerektiği­ni biliyoruz. Görme bize, nahoş gerçekliği, onu hakikat düzeninden kopararak sahte bir şekilde gizleme yeteneği sağlar. Görme, gerçeklik olarak kabul edilen ve gerçeklikle özdeşleştirilen bir gerçeklik temsiline imkân verir, imajlar, tıpkı gerçekliğin kendisi gibi, sorgulanamaz hale gelirler. Bu gerçekleşir; çünkü imaj­lar, gerçekliğin kendisinden çok daha gerçek hale gelirler.

‘Temsil (representath on), zihinsel çerçevemiz olarak hizmet görmeye başlar; olgular hakkında kafa yorduğumuzu düşünürüz; ancak onlar yalnızca temsillerdir. Yalnızca, hepsi sentetik [suni] bir imajlar bolluğundan doğan gerçekliğin temsilleriyle kompoze edilmiş bulunan bir haşlama tenceresinde çırpınırken, eylemde bulunu­luyor olduğumuzu düşünürüz” (Ellul, 2012:148).’Kompoze edilmiş bulunan bir Haşlama tenceresinde çırpınırken’ sürekli yenilenen ve gerçekliğin rengini yok edip atan bir muhayyile mutasyonu gerçekleşir, imajlar ekranı, benimle dünya arasına yerleşir – bu öyle bir imajlar çemberidir ki kendi kendime onlardan kur­taramadığını hayatımdan çok daha hakiki bir şeye dönüşür” (Ellul, 2012:153). Konunda”.. .görme zafer kazanır; çünkü faydalıdır. Suni, bol miktarda imaj tufa­nı, bir yenidünya çevresi yaratır. Görme bizi düşünme ve hatırlama derdinden Kurtarır. Görme bizi, temsil (representation) ve vekâlet (substituon) temelinde »aşamaya bırakır. Söz ayırır; oysa imaj (bilinçli olarak organize edildiğinde), ayin örneğinde olduğu gibi birleştirir” (Ellul, 2012:163).

Göz ne kadar çok göstergeler dünyasında dolaşırsa kişi o kadar çok kendi İçine eğilme imkânını kaybeder. Cambazı seyretmenin dimağa sarhoşluk verici [etkisini gözden ırak tutmuyoruz elbette, zaten bu sebepten olsa gerek insanlar [bile isteye sorgulayan ve düşünen taraflarının-beşerle insan olmak arasındaki [o önemli farkı- üzerini edilgin bir seyirci olmanın rahatlığıyla örterler. Gösteri [dünyası bize hazla boğulacak kadar eğlence sunar ama karşılığında istediği bir [bedel vardır o da: kendimiz (Güneş, 2014:61). Zira,”izleyici ne kadar çok seyre­derse o kadar az yaşar; kendini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu o kadar azanlar. Gösterinin etkin insan karşısın­daki dışsallığı, kendi davranışlarının artık bu insana değil, bu davranışları ona sunan bir başkasına ait olması gerçeğinde ortaya çıkar, işte bu yüzden izleyici hiçbir yerde kendini evinde hissetmez, çünkü gösteri her yerdedir” (Debord, [ 2000:45).

Evinde olamama hali kişiliği siler ve buharlaştırır. “Kişiliğin silinmesi, [ gösteri normlarına somut olarak boyun eğmiş ve bu şekilde otantik deneyim­leri tanıma ve dolayısıyla da bireysel tercihlerini keşfetme olanaklarından daha da uzaklaşmış bir var oluşun koşullarını kaçınılmaz şekilde beraberinde getirir. Birey böyle bir toplumda bir nebze dikkate alınmak istiyorsa paradoksal olarak sürekli kendini yadsımak zorunda kalacaktır. Bu var oluş aslında sürekli değişen bir sadakati, sahte ürünlere karşı sürekli hayal kırıklığı yaratan bir dizi kabullenmeyi gerektirir. Yaşamın değersizleşmiş işaretlerindeki enflasyonun ardından hızla koşulmaktadır. Uyuşturucu, şeylerle ilgili bu örgütlenmeye uyum sağla­maya yardım ederken, delilik ise kaçmaya yardımcı olur” (Debord, 2012:191).

Gösteri toplumunda gösteri; mevcut üretim tarzının hem sonucu hem tasarısı olup gerçek dünyaya bir eklenti, ona ilave edilen bir süs değildir, ” gerçek toplumun gerçek dişiliğinin can alıcı noktasıdır. Gerek enformasyon ya da propaganda, gerek reklam ya da doğrudan eğlence tüketimi biçiminde olsun bütün özel biçimleriyle gösteri, toplumsal olarak hâkim olan yaşamın mevcut modelini oluşturmaktadır. O üretimde önceden yapılmış seçimin her alanda onaylanması ve bunun sonucu olan tüketimidir. Gösterinin biçimi ve içeriği,yar olan sistemin koşullarının ve amaçlarının tümüyle doğrulanmasıdır. Modern üretimin dışında geçirilen zamanın esas bölümündeki meşguliyet olan gös­teri, aynı zamanda bu doğrulamanın sürekli mevcudiyetidir” (Debord, 2000: 36). Mevcudiyet vücudu yok sayar.

Heideggerci anlamda artık Varlık yoktur var olanlar vardır (Küçükalp, 2008). Var olanlar üzerine odaklanmış bir gösteri ken­dini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunar. “Görünen şey iyidir, iyi olan şey görünür” der, başka bir şey demez. O modern edilgenlik im­paratorluğunun asla batmayan güneşidir. Dünyanın tüm yüzeyini örter ve ih­tişamını sonsuza dek korur” (Debord, 2000:38). Hakikatin örtüldüğü dünyada ise gerçek dünyanın basit imajlarına dönüşür, “basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline gelir. Zorunluluk toplumsal olarak düşlendiği ölçüde düş zorunlu hale gelir. Gösteri, sonuçta uyuma arzu­sundan başka bir şey ifade etmeyen, zincire vurulmuş modern toplumun gör­düğü kötü düştür. Gösteri bu uykunun, bekçisidir” (Debord, 2000:41).

Bir yerde gözetleme varsa orada teşhir vardır, Gözetleme/ İtiraf ya da ifşa ettirmektir. Bu, bir kimsenin psikolojik mahrem alanına girerek, onun mahrem ol.ırak görmekte olduğu bilgileri, duyguları ve tercihleri, ona İfşa ya da itiraf ettirmek anlamına gelir. Böylesi bir müdahale, “kişinin özerk ve özgür kalması gereken özel yaşam alanına ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Yeni kayıt cihaz­ları ve kameralar sayesinde, kişilerin bilgisi olmaksızın, onların ses ve görüntü kayıtları kolay ve basit bir şekilde elde edilebilmektedir.

Bu, gözetlenen kim­seyle bir arada bulunan bir kimse tarafından gizli dinleme ve izleme yoluyla  da yapılabilmektedir. Bu tür gözetlemenin temel özelliği, gözetleyen kişiye, gözetlenen kimsenin konuşmalarını veya davranışlarını yeniden üretebilme gücünü vermesidir. Gözetlemeyi yapan kimse, gizli yoldan elde ettiği ses ve görüntü kayıtları üzerinde kendi amacı doğrultusunda değişiklikler, eklemeler ve çıkarmalar yaparak yeniden üretebilir ve bunları çok geniş bir coğrafyaya yayabilmektedir” (Yüksel, 2003:186).

Uyuma arzusu insanların bireysel derinliklerini yok ederek onları herkesleştirir. Herkesleşmek bir kitle toplumu haline gelmektir ve kitle toplantıla­rında da hemen hemen aynı şey gerçekleşir. Onların fonksiyonu da aynıdır; fakat onlar, düzensiz ve kendiliğinden ortaya çıkışlarıyla pek katı değildirler… “Grevcilerin törenleri ve Çin’in Kültür Devrimi, insanların kendilerini ifadesi ola­rak kabul edilir. Ne kadar basit bir görüş! Bu, Kültürel Devrim hareketlerinin bale gibi düzenlenme derecelerini hatırlatmak veya herhangi bir kendiliğinden hareket konusunda (mesela, Tien An-Men’deki silahlı saldırı) Çin’de hala pat­lak veren bastırma hareketini kaydetmekle ve Çin’deki kitlesel kutlamalardaki kalabalığın hareketinin hayret verici mükemmelliğini takdir etmekle yetine­lim sadece.

Apaçıktır ki, bu olaylardaki her şey manzara’dır [bakılacak şey] ve ayin bireyin yeni bir gerçeklik içinde ortadan kaybolmasına neden olur. Fakat Komünist Parti ve komünist sendikaların törenleri de keza bakılacak şeylerdir: düzeni sağlayanların kenarlarda mevzilendikleri fazlasıyla disipline edilmiş oluşumlar içinde hareket eden onlarca, yüzlerce ve binlerce işçi. Bu törenler, kitlelerin gücünü göstermek amacıyla düzenlenir; fakat aslında onlar yalnızca kitlelerin edilgenliklerini teşhir ederler” (Ellul, 2012:160).

Bir yerde gözetleme varsa orada teşhir vardır, Gözetleme/ İtiraf ya da ifşa ettirmektir. Bu, bir kimsenin psikolojik mahrem alanına girerek, onun mahrem olarak görmekte olduğu bilgileri, duyguları ve tercihleri, ona İfşa ya da itiraf ettirmek anlamına gelir. Böylesi bir müdahale, “kişinin özerk ve özgür kalması gereken özel yaşam alanına ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Yeni kayıt cihaz­ları ve kameralar sayesinde, kişilerin bilgisi olmaksızın, onların ses ve görüntü kayıtları kolay ve basit bir şekilde elde edilebilmektedir.

Bu, gözetlenen kim­seyle bir arada bulunan bir kimse tarafından gizli dinleme ve izleme yoluyla I da yapılabilmektedir. Bu tür gözetlemenin temel özelliği, gözetleyen kişiye, gözetlenen kimsenin konuşmalarını veya davranışlarını yeniden üretebilme gücünü vermesidir. Gözetlemeyi yapan kimse, gizli yoldan elde ettiği ses ve görüntü kayıtları üzerinde kendi amacı doğrultusunda değişiklikler, eklemeler ve çıkarmalar yaparak yeniden üretebilir ve bunları çok geniş bir coğrafyaya yayabilmektedir” (Yüksel, 2003:186).

Teşhirin Kanatları:Kamusal Alanda Özgürlük ve Bireysellik Mitleri

Teşhir,gösterme ve görülme arzusudur. Bu arzu ise gösterildikçe var olan nev zuhur bir özne tipidir. Bu öznenin ilk tohumu ise Dostoyevski’nin ‘özgürlük teranesi”adını verdiği bir arzunun ortaya çıkışı ile ilgilidir.”İnsanlar, hele şu son zamanlarda bir özgürlük teranesi tutturdular; neymiş bu peşinde koştukları özgürlük?

Yalnızca esirlik ve kendine kıymadan ibaret! Çünkü insanlar,’ihtiyaçlarını tatmin etmeye bak, sen de en yüksek, en zengin kişilerle aynı haklara sahipsin’inancına saplandılar.’İhtiyaçların giderilmesi konusunda hiç çekinme, hatta isteklerini alabildiğine artır!’

Bugün herkesin dilinde bu var, özgürlük böyle anlaşılıyor. İhtiyaçları alabildiğine genişletmek hakkı neler doğurur? Zenginleri yalnızlığa ve manevi çöküntüye, yoksulları kıskançlığa, suç işlemeye götürür. Çünkü hak bağışlanırken ihtiyaçların giderilme yolları gösterilmiş değildir.

Güya mesafeler kısaltılmakla düşüncelerin havadan iletilmesiyle insanlar birbirine yaklaşır, kardeşlik bağları güçlenirmiş… İnsanların bu türlü birleşme araçlarına inanmayın. Özgürlüğü, ihtiyaçlarını genişletmeye ve gidermeye yarayacak bir araç saydıkları için yaratılışlarına zıt giderler, anlamsız, ahmakça istek, alışkanlık ve ipe sapa gelmez hayallere yer verirler. Sırf karşılıklı kıskançlık, şehvet ve kibir için yaşarlar. Ziyafetler, gezip tozmalar, arabalar, rütbeler, buyruk kulu Uşaklar öyle önemli bir ihtiyaç sayılır ki, uğruna hayat, onur, insan severlik her şey feda edilir. Bunları sağlayamayınca kendine kıyanlar bile olur.Zengin olmayanlar arasında da aynı şeylere rastlanır.

Yoksul tabaka ulaşamadığı isteklerini, kıskançlıklarını şimdilik sarhoşlukla körletir. Ama pek yakında şarap yerine kanla sarhoş olacaklar, gidiş o gidiştir. Sorarım size: Böyle insan özgür olabilir mi?Özgürlüğü ihtiyaçlarını giderme hatta düpedüz zengin olmaya bir çağrı olarak gören bir zihniyet zenginliği kendinde bir amaç olarak görmez. Zengini göstermek yani teşhir etmek için vardır. Teşhir etmek ise sonu olmayan bir süreç gibidir. “Gösteri üç gün boyunca bir şeyden bahsetmediği zaman o şey hiç var olmamış gibidir. Çünkü artık gösteri başka bir şeyden bahsediyordun Ve kısacası bundan böyle var olan o başka şeydir” (Debord, 2012:81).

Özgürlük teranesi ve zenginliği teşhir arzusunun ayyuka çıktığı bir zamanda insanlar bir de kamusal alanla tanışırlar. Kamusal alanda görünmenin yollarını ararlar. Habermas, kamusal alanın on sekizinci yüzyılın ortalarında başladığını öne sürer. Bu zaman diliminde basın ve kahvehaneler yeni bir siyasi tartışma biçiminin merkezi haline gelir (Habermas, 1997). Kamusal alanın en önemli alamet-i farikası ise herkesin her konuda bir bilgisinin olduğunu zannetmesi ve kamuoyunu ilgilendiren her konuda özgürce fikrini dile getirmesidir.

Bunun en önemli sebebi ise gündelik basının yaygınlaşması görece bir özgürlük ortamının doğmasıdır. Kişi artık kendisini kamusal tartışmaların bir parçası olarak görmektedir (Dreyfus, 2016: 85). Kamusal tartışmaların bir parçası olan kişi artık kamusal bir kişiliktir. Sennett ise bu yeni durumu bazı sorular sorarak anlamaya çalışır, “ilk olarak, nüfusun ve 19. yüzyıl büyük şehir ekonomisinin yani maddi koşulların kamusal alana ne gibi etkileri vardı? İkincisi, bireysel kişilik nasıl toplumsal bir kategoriye-dönüştü? Ancien regime’de bile, Wilkesçî harekette olduğu gibi, bireysel kişilik sorununun kamusal alanı geçici olsa da oldukça derin bir şekilde sarsabildiğini hatırlayalım.

19. yüzyılda kaba bireycilik, “en uygunun hayatta kalması” ve yeni ekonominin buna benzer acımasız haklılaştırımlarından, toplumun birey için çalıştığına, var olduğuna ve bireyi güçlendirdiğine ilişkin çok daha naif ve sorunlu görüşlere kadar, birey ve onun özel güçleri, arzulan, zevkleri toplumsal bir gösteriş olarak hep kutsanır oldu. Bireysel kişiliğe olan bu inanç, kamusal alan içindeki davranışta kendini nasıl dışa vurdu ve kamusal alanda kişilik nasıl anlaşıldı? ikinci soru akla bunları getirir. Bir diğer soru; insanlar artık kişiliği toplumsal bir kategori kabul ettiklerine göre, kamusal alan içindeki İnsanın kimliğine ne oldu? özellikle aktör-insan imgesine ne oldu? Dördüncü ve son sorumuz şu: Bireysel kişilik, kamusal alanda modern mahremiyet kuralının tohumlarını nasıl attı? ilk üç soru geçen yüzyılın miras aldıkları ve bozdukları ile ilgiliydi; son soru ise bu yüzyılın publica’ma modern anlamda yok edilişine nasıl zemin hazırladığına ilişkindir* (Sennett, 2010:171).

Bu sorulardan özellikle bireysel kişiliklerin kamusal alanda mahremiyetlerini nasıl sağladıkları sorusu en önemli sorudur ve mahremiyetin azalması ile birlikte meydana gelebilecek yeni gelişmelerin habercisidir. Haber verilen şey ise insanların sahiciliklerinin ve samimiyetlerinin kaybolması, bilinmek ve tanınmayı yegane motto haline getirmeleridir. “İtibar; tanınmak, kabul edilmek, seçilmek. Büyük bir şehirde ün peşinde koşmak kendi içinde bir amaç olur; araçları da sahtekârlık, uzlaşılar ve kozmopolit şehirde insanların serbestçe takındıkları tavırlardır.

Yine de bu araçlar şaşmaz bir biçimde hedefe götürürler, çünkü kişi toplum içinde bir Yüce Güç’ün aracı olan devletin dayattığı sabit bir “yeri” yoksa görünümüyle oynayarak kendine bir yer edinmeye çalışır. Rol yapmak yoz bir şey olduğundan kişinin dış görünüşüyle oynayarak elde etmek istediği tek şey alkıştır. Rousseau’ya göre, kozmopolis dinin inanılırlığını [da yıkar, çünkü kişi Yüce Güç’ün ona verdiği kimliğe boyun eğmek yerine kendi [kendine bir yer edinebilir ve kendi kimliğini kazanabilir. İtibar peşinde koşma erdem arayışı ile yer değiştirir” (Sennett, 2010:163).

İtibar arayışı ile erdemin yer değiştirmesi aslında bir bakıma mahremiyetten vazgeçip teşhire yönelmenin de ilk adımıdır. Zira, “On dokuzuncu yüzyılda kişiliğin kamusal alana girmesi mahrem topluma zemin hazırladı. Bunu, toplumsal etkileşimin kişiliklerin açığa vurulmasına yol açtığına insanları inandırarak gerçekleştirdi. Bunu kişiliğin algılanışını öyle bir şekilde biçimlendirerek yaptı ki, kişiliğin içeriği asla billurlaşmadı ve böylece insanları kendilerinin ve ötekilerin,”gerçekten”nasıl olduğu konusunda ipuçları elde etmek için takıntılı ve sonsuz bir arayışa itti. Yüzyıllık dönem boyunca, toplumsal kurallar ve yükümlülükler “Ben ne hissediyorum?” sorusu karşısında geriye çekilmiştir.

Gerçekten de, kişiliğin geliştirilmesi görevi toplumsal eyleme yönelik görevlere aykırı hale gelmiştir. Bir önceki yüzyıl ile çağımız arasındaki fark, önceki yüzyılda kişiliğin belirli görevlerinin, her şeyden önce kendiliğinden duyguların -bu duygular aktif bir toplumsal katılım süreciyle oluşmamış da olsa- uyanmasının yalnızca kişi dışı bir alanda ortaya çıktığına inanılmasıydı. Mahrem toplum iki ilke temelinde kuruluyor, ilkini narsisizm olarak tanımlamıştım…

Anımsanacağı gibi, narsisizm benliğin tatmini arayışıdır, fakat bu arayış aynı zamanda da bu tatminin oluşumunu engeller” (Sennett, 2010:286-87). Benliğin tatmin arayışı olarak narsisizm zamanla tüketime yönelmesi kaçınılmazdı.İnsanların, evlerini ve bedenlerini süsleyebilecekleri mal çeşitlerinin farkına varması ve bunları satın alabilme güçlerinin artması yoluyla, on sekizinci yüzyılın ilk altmış yılı ‘bir tüketim devriminin’ gerçekleşmesine şahit oldu” (Bocock, 2009: 24).

Bocock’un iddia ettiği gibi durum ekonomik seviyenin ilerlemesi ile ilgili bir durum değildir. Belki Bauman’ın öne sürdüğü gibi (Bauman, 2010:54) kamusaldan moderne yeni insan tipinin kendiliğinden felsefesidir. “Günümüz toplumunun sayısı gittikçe artan alanları bir tüketim modeline uydurulduğu için, tüketiciliğin altta yatan metafiziğinin, süreç içinde tüm modern hayatın bir çeşit kendiliğinden felsefesi haline gelmiş olması her halde pek de şaşırtıcı değil.” Modernliğin bu kendiliğinden felsefesi mücessem olarak modern ulus-devlette tezahür etti. Modern ulus-devlette ise; bireysel yaşamın tüm veçhelerini -doğum ve ölüm gibi en mahrem olanlarını bile- düzenlemeye çalıştığından dindar olsun ya da olmasın hiç kimse onun ihtiraslı güçlerinden paçasını kurtaramaz” (Asad, 2007:237).

Bu na-mahrem vasat ise haliyle ortaya maskeler çıkardı. Gürbilek’in ifadesiyle; (Gürbilek, 2011; 38) “Modern bir sezgiden yola çıkalım. Diyelim ki, kamu hayatı bizim dışımızdaki bir zorunluluğa, bir görevler alanına, bizim denetimimizde olmayan ama katlanmak zamanında olduğumuz bir alana işaret ediyor. O halde yabancılarla ilişkiye girmek, belli roller içinde davranmayı, gerçek yüzümüzü saklamayı, maskeler ardında gizlenmeyi gerektirir. Yani şunu varsayıyoruz: Yabancılara gösterilen maskedir; doğal ve sahici olan ise maskenin ardındakidir, başkalarından gizlenendir, kişisel olandır. Eski Yunanlıların oyuncuların sahnede taktıkları maskelere Persona adını verdiğini biliyoruz.

Bugün sözcük, “kişiyi” belirtiyor; yani maskenin ardındakini, maskenin koruduğunu, rolün gizlediğini. O halde şunu soralım: Kişinin kendisi ile kamuya ya da yabancılara dönük yüzü arasındaki ilişkiyi neden hep bir sahicilik-rol, doğallık-maske benzetmesiyle tarif ediyoruz? Ne zamandan beri?” Maskelerle süren bir yaşam güvensiz ve belirsiz bir yaşamdır. İşte tam da bu aşamada güvensiz ve belirsiz bu ortama dayanamayan insanlar teşhire teşne olmaya başlarlar.”

Sosyoloji Divanı – Teşhir Toplumu(sayı.11),syf.62-70

Dr. Mehmet Ulutürk/Gaziantep Üniversitesi

Kaynakca:

Baudrillard, Jean (2011). Simülakrlar ve Simülasyon, (Çev. Oğuz Adanır), Ankara; Doğu Batı Yayınları

Baudrİllard, Jean (1995). Kötülüğün Şeffaflığı, (Çev. Emel Abora- Işık Ergüden), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Gazali ve Jean Baudrillard Felsefsinde Eleştirel Göz Sorunu, Yusuf Odabaş, T1910, Tez, TEZ YÜK LİS O22g, Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı/

Jacques Eliul, Sözün Düşüşü

Debord, Guy. (2012). Gösteri Toplumu, (Çev. Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent), İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Kasım Küçükap,Batı Metafiziğinin Dekonstrüksiyonu: Heidegger ve Derrida,Sentez yay.

Mehmet Yüksel(2003),Mahremiyet Hakkı ve Sosyo Tarihsel Gelişimi,Ankara Üni.,Siyasal Bilgiler Fak.,183-187

Dostoyevski, F.M. (1993). Karamazov Kardeşler, (Çev, Nesrin Altınova), İstanbul: Engin Yayıncılık.

Debord, Guy. (2012). Gösteri Toplumu, (Çev. Ayşen Ekmekçi ve Okşan Taşkent), İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Habermas,Jurgen;Kamusallığın Yapısal Dönüşümü

Dreyfus,Hubert .(2016;İnternet Üzerine,Küre Yayın

Sennett,Richard,(2010(;Kamusal İnsanın Çöküşü,Ayrıntı yay.

Bocock Robert(2009),Tüketim,Dost yay.

Bauman, Zygmunt (2010), Etiğin Tüketiciler Dünyasında Bir Şansı Var mı?, (Çev. Funda Çoban-Inci Kantarcı), Ankara: De Ki Yayınları.

Asad,Talal (2007). Sekülerliğin Biçimleri Hristiyanlık, İslamiyet ve Modernlik, (Çev. Ferid Burak Ayda), İstanbul; Metis Yayınları.

Gürbilek,Nurdan(1988),Vitrinde Yaşamak

 

 

 

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir