Hakikat ve İdeolojik Çilgınlık

Kişileri efsaneleştirmek, etrafında gelişen olayları kutsamak ve dokunulmazlaştırmak, “kült”leştirmek yeni bir şey değil. 20. yüzyılda bütün totaliter (faşist-komünist) idareler bunu son haddine kadar yapmışlardır. Bunun için muhtelif seviyede teşkilatlar, hatta bakanlık kuranlar olmuştur. Bazıları açıkça adını koymuş, “propaganda bakanlığı” demiş, bazıları bu kadar açık yürekli olamamıştır. Netice olarak, 20. yüzyılın seri üretim yalanları ve efsaneleri, 21. yüzyıla devredememiştir. (Kuzey Kore hariç elbette! Bugün de bu ülkede ölü bir lidere tapınılmaktadır!)3

Türkiye’de, 20. yüzılın başında İttihatçıların efsane ve yalan üretim merkezleri tarafından yürütülen propaganda faaliyetleri ile açılan yol, daha sonra da devam ettirilmiş; tek parti efsaneciliğinin en iptidaî örnekleri ders kitaplarına boca edilmiştir. Üreticilerinin ilk mektep ölçeğinde tasarladığı çarpıtmaların seviyesi, yarım asır sonra, 1980’lerde, yüksek Öğretime mecburî inkılâp tarihi dersleri konularak yükseltilmek istenmiştir.

İnkılâp tarihini romana göçürmek !

Tarihin gerçekliği karşısında, romana veya romaneske sığınma iki binli yılların başında bir hayli rağbet görmüştür. Bu kitaplardan en bilineni Çılgın Türkler’dir. Esasında “tiyatrocu” ve “radyocu’’ olan yazarının “roman” olarak niteleyerek, tarihî bilgi yanlışlarını, çarpıtma, yalan ve saptırmaları eleştiriden kaçırmak istemesi anlayışla karşılanabilir. Fakat bu romana kaçırılmış inkılâp tarihini diğer inkılap tarihi kitaplarından ayıran onların az da olsa kendilerini gerçekle kayıtlı hissetmeleridir. “Çılgın” insanların Öyle hakikatle fılan kayıtlanması düşünülemez elbette! İnkılâp tarihini romana göçürerek at atabildiğin kadar, savur savurabildiğin kadar! Olayların uzağında kalmış zihinlere kafana göre çağdaş hurafeler üret ve gerçek diye bellet!

İsmini andığımız kitap, bize hiçbir ilişkimiz olmayan Ankara’daki bir Özel üniversite tarafından hediye olarak gönderilmişti. 748 sayfalık bir kitap, fıyatı hatırı sayılır olmalı. “Özel Üniversite“, muhtemelen binlerce kişiye bu kitabı satın alıp hediye etmiş…Kitabın bütününü okuyup, bütün cehalet örneklerini aktarmak kolay bir şey değil. Daha “Başlangıç”ta yani eserin, gerçek anlamda ilk sayfasında, Dolmabahçe’nin “şölen salonu”ndan bahsediliyor. Dolmabahçe Sarayı’nda böyle bir salon yok elbette. Bununla “Muayede salonu”nun kastedildiğini tahmin edebiliriz. Bu ille de türkçeleştirilecek idi ise, “Bayramlaşma salonu” denilebilirdi. Eski “tiyatocu”, yeni romancı, tarihe mal olmuş bir adlandırma olan Heyet-i Temsiliye’yi de “yönetim kurulu” olarak türkçeleştirmiş! Buradan da türkçe mantığı ve zevkinin derecesini takdir edebilirsiniz.

İlk dipnot da «bilimsel roman’ın»(!) foyasını meydana çıkarıyor. Padişah-halife, 14 Kasım 1914’te Cihad-ı ekber ilan etmiş… Padişah Sultan Reşad’ın kendi gücü ve otoritesi olmadığını bilmeyen kimsenin değil roman yazmak, okumaya bile iktidarı olmadığı kesindir. Bu <<cihad>>ı, İttihat ve Terakki öndegelenlerinin Alman müttefiklerinin arzusu üzerine ilan ettiğini bilmemek ise mümkün değildir. Bunun ne kadar yankı bulduğu veya bulmadığı bir kalemde halledilebilecek bir şey değildir elbette. Düşman tarafta çok sayıda sömürgelerden getirilmiş müslümanlar olduğu da bilinmez değildir. Bu müslüman askerlerin bir çoğunun kiminle ne uğruna savaştığını bilmediğini, bir kısmının da sözünü ettiğimiz kitabın yöntemiyle «halifeyi Alman gâvurundan kurtarmak» için savaştıklarına inandırıldığını bilmemek için de böyle uydurma romancı olmak lâzımdır.

Aşağıda nakledeceğimiz metin, bir tarih kitabından değil, bir sanatçının hatıralar da ihtiva eden kitabından alınmıştır:

“Bulunduğumuz yer Filistin’de Kalkaya köyüdür. Burası bir makineli tüfek merkezi. Düşmanın saldırıya geçme ihtimali dolayısıyla silah başında siper hayatı yaşıyorduk. Karşımızda Hindli askerler de siperde. Bir ara emir geldi. Bu emirde Hindli müslüman askerlere ateş edilmeyecekti. Sonra Yine fırka kumandanı bölüklerde ne kadar güzel sesli hafızlar, askerler varsa onları bir araya topladı ve en ileri mevzilere yerleştirdi. Bunlar yüksek sesle Kur’an okuyacaklardı. Vakit de Kurban Bayramı arifesi. Bizim siperlerde bir tekbirdir başlıyor, bu kesiliyor, tiz sesle Kur’an okunuyor. Silah sesleri yerine Kur’an sesleri her yeri dolduruyor. Bu arada ‘Allah Allah’ diyerek Hindli müslüman askerlerden ön siperlerde olanlar bizim siperlere geçtiler, Turk askerlerinin boyunlarına sarıldılar. “ (Mâlik Aksel: İstanbul’un Orta Yeri, Kültür Bakanlığı yay. Istanbul 1977).

Sonradan olma romancı, Vahdetdin’e saldırmak için sadece dört sayfa sabredebiliyor. Vahdetdin Türkiye’yi İngiliz sömürgesi yapmak için her yola başvurmuş! Hangi yollar mesela? İttihatçılardan sonra kurulacak ilk hükümeti İzzet Paşa’ya kurdurmak bunlardan biri olabilir mi? Izzet Paşa’nın sadrazamlığının Mustafa Kemal Paşa’nın teklif olduğunu, elbette romanlar yazmaz; fakat bütün ciddi tarih kitaplarında vardır. Hatta kabineye girecek isimler konusunda Padişah tarafından Mustafa Kemal Paşa’nın tekliflerine, büyük ölçüde uyulmuştur.

Paşa’nın Halep’ten Başyaver Naci Bey’e çektiği telgrafta “Muhterem padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetimi (bağlılığımı) ve vatanımın temin-i selameti (kurtuluşunun sağlanması) itibarıyla arz ederim ki” dedikten sonra İzzet Paşa’dan başka, “Fethi, Tahsin, Rauf, Azmi, Ismail Canbulat, Şeyhülislam Hayri ve bendeleri (Mustafa Kemal Paşa) ile kabine kurulması zaruridir.” Sonuçta, Hayri Efendi Adliye nazırı, Fethi Bey Dahiliye nazırı, RaufBey Bahriye nazırı yapılmıştır. Fethi ve Rauf Bey Millî Mücadele’nin önde gelen isimlerindendir. Bu kabine, İngilizlerle Mondros mütarekesini imzalamıştır. Mütarekeyi, Millî Mücadele’nin başlangıcında Mustafa Kemal Paşa’dan sonra ikinci isim olan Rauf Bey Bahriye Nazırı olarak imzalamıştır! “Hain” Vahdetdin ise Mütareke’yi imzalayan heyeti huzuruna kabul etmemiştir! Bu kitapta yazmayan bir hakikat daha: Vahdetdin Sevr anlaşmasını da tasdik etmemiştir!

Son Osmanlı Padişahı ile ilgili, hüküm verirken, çok keskin olan hurafe üreticisi yazar, Mustafa Kemal Paşa ile ilgili olarak Lord Kinros’un meşhur kitabında geçen Mustafa Kemal, Pera Palas’ta İngiliz gazeteci Ward Price ile görüşmesine ne diyecektir? Paşa İngiliz yetkilileriyle ilişkisi iyi olan bu gazeteciye “Eğer ingilizler Anadolu’da sorumluluğu üzerlerine almak niyetinde iseler, tecrübeli valilere ihtiyaçları olacaktır. Bu sıfatla yardım arzedebilceğim bir makamla temasa geçmek isterim” der. (L.Kinı’os: Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu. sf. 231)

Bu cümlelere bakıp Mustafa Kemal Paşa’nın İngilizlerin Türkiye’yi sömürgeleştirmelerine taraftar olduğunu çıkarabilir miyiz? O sıralar, gerçek bir politika oluşturmak için bütün zeminler yoklanmaktadır. Paşa’nın yaptığı da bundan başka bir şey olmamalıdır. Buna rağmen yazar, Kinros’un 1960’larda Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün önde gelenlerinin, İsmet İnönü de dahil, desteği ile hazırlanan meşhur kitabını hayli kalabalık olan bibliyografyasına almamıştır!

Vahdetdin meselesi çok önemlidir aslında. Sonraki sayfalarda Mustafa Kemal Paşa’nın askerlik mesleğinden çıkarılması, taşıdığı nişanlar ve fahrî yaverlik rütbesinin kaldırılması yönündeki padişah buyruğu ve Divan-ı Harp tarafından idama mahküm edilmesi kararlarına yer verilirken, bunların sonradan iptal edildiği, belirtilmiyor! Osmanlı sistemi, bu kararların yanlışlığını, usule uymadığını tescil etmiş ve ortadan kaldırmıştır. Bu süreç, 28 aralikta (1919) Harbiye nezaretinin yazısıyla başlamış, 29 aralıkta Bakanlar kurulundan geçmiş ve 3 şubatta (1920) Padişah tarafından yayınlanan fermanla tamamlanmıştır.

Böyle bir kitabın yanlışlarını, saptırmalarını ve yalanlarını bütünüyle yazmak, aynı uzunlukta hatta daha büyük bir yanlışlar, saptırmalar kitabı hazırlamak demektir. Buna vaktimizi harcamak niyetinde değiliz elbette. Mustafa Kemal Paşa’nın, İstanbul’da bulunduğu süre içinde Vahidetdin’le en çok görüşen Osmanlı paşası olduğunu kaydetmek istiyoruz.
1919 yılı 13 kasımında İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa 14 kasımda Cuma selâmlığından sonra Padişah tarafından kabul edilmiştir. 19 Kasımda M. Kemal Paşa Padişahla görüşme talebinde bulunmuştur. 22 Kasımda Cuma selâmlığından sonra tekrar görüşme vukubulmuştur. 29 Kasımda yine Padişah Mustafa Kemâli kabul etmiştir. Bu durumda, İstanbul’da bulunduğu süre içinde Paşa’nın Padişah’la neredeyse her hafta görüştükleri anlaşılmaktadır.

Bu hiç şaşırtıcı değildir. Vahdetdin’le Berlin seyahati dolayısıyla veliaht iken kurulan ilişkilerin derecesini, Mustafa Kemal Paşa, Karlsbad’da kaphca tedavisi görürken Sultan Reşad’ın ölümünü duyduğunda açıklamaktadır. Sultanın ölüm haberi kendisine duyurulunca çok üzülmüştür. Bu üzüntünün sebebini şöyle açıklar: “Ne ölen padişaha acıdığımdan ve ne de yeni padişahın ömrünün uzun veya kısa olacağından müteessir değildim. Teessüf ettiğim Cihet İstanbul’da bulunmayışımdandı…Ben veliahd hazretlerini Almanya seyahati münasebetiyle pek iyi tanımıştım. Aramızda bir dereceye kadar hususiyet ve samimiyet hâsıl olmuştu. . .Kendisi ile başlamış olan münasebeti azami derecede ilerletmek fırsatı elimde iken, müstağni davrandım. Bir defadan maada ziyaretine gitmedim. Hatta bu defa istanbul’dan ayrırken veda dahi etmedim. İşte teessürüm bundan ileri geliyordu…Doktor geldi, yatak odasma girdi. Ona Padişah’ın vefatını ve yeni padişahın bana muhabbetini söyledim” (M.Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara 1983 Tabii bu önemli kitap da “bibliyografyah roman”ın kaynakları arasında yoktur!)

Paşa Başmabeynci Lütfi Simavi aracılığı ile Padişah’a tebrik mektubu gönderir, tedavisini yarıda keser ve Türkiye’ye döner. Vahidetdin’le görüşür, Padişah onu 7. Ordu kumandanlığına tayin eder. Bir ay sonra da fahrî yaveri yapar. Bu, bugünkü tabirle “onursal” bir görevdir. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra, bütün unvanlarının önünde bu unvanı kullanır: Fahri Yaver-i Hazreti şehriyari…Yüce padişahın Fahri Yaveri!

Mustafa Kemal Paşa’nın Vahdetdin’le ilişkileri, askerlikten istifa edip sine-i millete döndükten sonra de kesilmez. Istifasının ardından “Kulları Mustafa Kemal” imzası ile bağlılıklarını bildirir. “Yüksek saltanat ve hilafet makamıyla, asil milletlerinin hayatımın son noktasma kadar daima koruyucusu ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı tam bir bağlılıkla arz eder, bu hususta teminat veririm” (Belgelerle Türk Tarihi dergisi, nisan 1985). Daha sonraları da, Padişah’a aynı minval üzere yazıları, telgrafları vardır. Mesela, Ankara’dan gönderdiği 19 ocak 1920 tarihli mektup bunlardan biridir. Mektup şöyle bitmektedir:

“Acizleri de bizzat atebe-i felek-mertebe-i hilafet penahilerine (halifeliğin sığınağı yüksek eşiklerine) yüz sürmek şerefinden mahrumiyetimin daha fazla imtidad etmeyeceğinden (uzamıyacağından) ümidvar ve her zaman teyid ettiğimiz hiss-i sadakat ve merbutiyetin (bağlılığın) lâyezal (sonsuz) olduğunu huzur-ı humayunlarına bir defa daha tekrara muvaffakiyet fikriyle bahtiyar olarak tazimat ve tevkirat-ı müeyyedemi (güçlendirilmiş saygılarımı) takdim…” (Murat Bardakçı: Şahbaba. İstanbul 1998, sf. 540 Bu kitap da bibliyografyada yer almamaktadır.)

Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş asla son padişah Vahdetdin’e haksızlık edilerek doğru anlaşılamaz ve anlatılamaz. Ucuz kampanya kitabının ilk sayfalarında verilen hüküm, Mustafa Kemal Paşa’nın Vahidetdin’in vefatından sonra söyledikleriyle karşılaştırılırsa, nasıl bir sonuca vanlabilir? Mustafa Kemal Paşa Vahdetdin’in Ölümünden Adana seyahati sırasında haberdar edilir (17 mayıs 1926). Reisicumhur Mustafa Kemal, Son padişah Vahideddin için şunları söyler: “Çok namuslu bir adam öldü. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür ve öyle bir ordu kurup geri dönerdi ki…”

(Şahbaba, 413). Kampanya kitabı hangi boşluğu dolduruyor? Bu kitabın kazandığı satış başarısının izahı gerekmez mi?

Bazı derin veya yüzey devlet kurumları kitabın topluca alınıp dağıtılması için hayli gayret ve bütçe sarfetmişlerdir. Bu, satışı tetiklemiştir. Bunu bir tarafa bırakalım, okuyucu nezdinde kitabı okunur kılan bir marifeti yok mudur? İnkılâp tarihi konularını hep ders formatında okuyan ve bıkkınlık getirenler hayata atıldıktan

sonra önlerinde roman hafifliğinde bir kitap görünce, daha önceki öğretilenleri doğrulayan bu metne dört elle sarılmışlar, inkılâp tarihi bıkkını çoluk çocuğa da tavsiye eder olmuşlardır. Bu kitabı en iyi anlatan ibare de şudur: Jön türklerden bön Türklere estirilen son yalan rüzgârı!

Gerçek romancı ne diyor?

Tarihi didiklemeyi iş edinen, bütün eserlerini tarihi perspektife oturtan büyük romancımız Kemal Tahir bu sonradan olma romancı gibi düşünmüyordu elbette. Onun değerlendirmeleri romanları dışında ölümünden sonra yayınlanan Notlar/Çöküntü adlı kitabında açık seçik yer almaktadır. Bu görüşler Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’ne Giriş adlı kitapta sıralanmış ve inkılâp tarihi uzmanlarından cevaplarının beklendiği belirtilmiştir. Kitap 1998’de yayınlanmış, o tarihten bu yana cevap veren olmamıştır. Esasen Kemal Tahir’in kitabı da ortada duruyor. İşte Kemal Tahir’in tartışılması gereken iddiaları:

İngilizler Vahdetdin’e karşı Mustafa Kemal’i tuttu. Mustafa Kemal Ingiliz çıkarlarına hizmet etti.

İngilizlerin halifelikten yana olduğu yalandır. Halifelik dış anlaşmalara uyularak kaldırıldı.

Atatürk ilkeleri halka karşı, bu ilkelerin arkasına saklanarak namussuz dolaplar çevrildi.

Ingilizler Mustafa Kemal hareketini tuttu, geliştirdi ve zafere ulaştırdı. Mustafa Kemal İngiliz Entelicans servisine hizmet teklif etti, Anadolu’ya geçtikten sonra İngilizlerle halifeliği kaldırmak şartıyla anlaştı.

Emperyalistler ve bilhassa ingilizler için hilafetin kaldırılması zorunluluktu, bunun Hıristiyan güçlerle yapılması, İslâm dünyasında tepki uyandıracağından, uygun bulunmadı; “işi içerden kıvıracak adam arandı’ buna da “Mustafa Kemal ve arkadaşları talip oldu.”

Misak-ı Milli’yi Ingilizler hazırladı. İngilizlerin biricik şartı laik bir devlet kurulması idi. ..

Kemal Tahir’e, bugüne kadar tarihçiler cevap veremedi. Sonradan olma romancıdan da tahmin edilebileceği gibi, tık çıkmadı!

4 Patronu ve rektörü olan zat bilhahire Ergenekon dâvasından tutuklandı.

D.Mehmet Doğan – Bir Savaş Sonrası Ideolojisi Kemalizm,syf.66,72

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir