Hakikat Nerede ?

Hakikat Nerede ?

İmam Şâfiî günümüze gelen ilk usul eseri olma özelliğini taşıyan er-Risâle adlı eserinde Arap dili ve sünnet ile ilgili –önemi halâ yeterince kavranmamış olan- iki önemli tespitte bulunur:

a) Arap dili, her bir Arap tarafından bütünüyle bilinmese de bir bütün olarak Araplar tarafından bilinmektedir.

b) Sünnet, her bir âlim tarafından bütünüyle bilinmese de âlimlerin bütünü / ümmet bir bütün olarak sünneti bilmektedir.

Hz. Peygamber Arap dilini bütünüyle bildiği gibi sünnetin de kaynağı olduğu için sünnet bilgisi de bütünüyle onda mevcuttur. Hz. Peygamber’den sonra ise dil ve sünnet bilgisinin tek bir kişide mevcut olması mümkün değildir, ancak bütün âlimler düşünüldüğünde bu bilgiden herhangi bir şeyin ümmete ulaşmamış olması, ümmetten gizli kalmış olması, yok olması da mümkün değildir. Âlimler içinden kimileri sünneti ve dili daha çok bilirken kimileri daha az bilmektedir. (er-Risâle, s. 34)

İmam Şâfiî’nin bu ifadeleri son derece önemli bir takım sonuçlar ortaya koymaktadır:

1-Kur’an’ın orijinal yorumunun iki dayanağı “dil” ve “sünnet”tir. Bu iki dayanak olmadan orijinal anlama ulaşmak mümkün değildir.

2-Kur’an’ın indiği dönemde Arap dilinde o kelimelerin ne anlam ifade ettiği ve Hz. Peygamber tarafından nasıl anlaşılıp hayata aktarıldığı bilgisi ümmetin âlimlerinin toplamında mevcuttur. Tek tek her bir âlim dilin ve sünnetin bütününü bilmese de bütün ümmetin dil ve sünnete ilişkin bilgiyi kaçırmış, gaflet etmiş, unutmuş, görmezden gelmiş olması mümkün değildir.

3-İmam Şâfiî’nin bu izahı, aynı zamanda icmaın niçin hüccet olduğu sorusuna da cevap vermektedir. Zira Hz. Peygamber’in şahsı için söz konusu olan dil ve sünneti bütünüyle bilme onun vefatının ardından tek bir şahsa değil, âlimlerin bütününe intikal etmektedir. Bunun dolaylı sonucu, bütün âlimlerin üzerinde ittifak ettiği bir hususun yanlış olamayacağı düşüncesidir.

4-Ümmetin âlimlerinde dil ve sünnete ilişkin –ve dolayısıyla Kur’an’ın sahih / otantik yorumuna ilişkin- bilgi ilmin yazıya geçirilmesiyle beraber asırlar boyunca yazılan eserlere intikal etmiş olup, sahih bilginin bu eserlere yansımayıp kaybolmuş olması mümkün değildir. Zira söz konusu bilginin ilel ebed şifahî yolla aktarımı mümkün değildir. Tedvin asrından itibaren ümmet içinde mevcut her türlü bilgi yazıya geçirilmiştir.

5-“Arap dili”, “sahih sünnet” ve “Kur’an’ın sahih yorumu” gelenek içinde ve bu geleneğin somutlaşmış hali olan yazılı eserlerde mevcut olmakla birlikte herhangi bir şahıs, kitap, ekol için hakikatin bütününü kendisinde cem ettiği iddiasında bulunmak doğru değildir. Hakikat, ancak parçaların bir araya getirilmesiyle tezahür etmektedir.

Şâfiî’nin bu tespitleri bir yandan İslam’ın nasıl bir koruma altında olduğu sorusuna cevap vererek “sabitesi olmayan, flu bir İslam” algısının önüne geçerken diğer yandan ümmet içinde “hakikat tekelciliği” yapılmasının da önüne geçmektedir. Şu var ki hakikat orada hazır halde beklememekte, elde etmek için cehd etmeyi gerektirmektedir.

Demek ki “hakikat gelenekte mevcuttur”, “geleneksiz İslam olmaz”, “hakikat hiçbir kimsenin tekelinde değildir”, “gelenekteki hakikat sütteki yağ gibidir, elde etmek için çaba gerektirir.” Vallahu a’lem.

Allah, İmam Şâfiî’ye (rh.a.) rahmet eylesin.

Soner Duman Hoca

 

Gelen arama terimleri:

  • hakikat
  • hakikat nerede saklı

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*