Gurbetin de Gurbeti (Kısa Bir Felsefe Tarihi)

Gurbetin de Gurbeti (Kısa Bir Felsefe Tarihi)

Dinle bilimi uzlaştırmaya çalışan sentezciler her zaman (Aydınlanma’dan/Galile’den beri) olmuştur, ama, bu çabalar, kabul etmek gerekir ki,kalıcı ve inandırıcı olamamıştır. Bunun nedeninin, bağdaşmaz iki dünyanın her ikisinde yaşamaya çalışanların sorunlu/çelişik halleri olduğu söylenebilir. Bağdaşma bulunmayan, birinin reddi temeli üzerinde kurulmuş bir tartışmayı/yanlış anlamayı/kasti eğretilemeyi yok saymanın sonucunda inanç sisteminin her zaman aleyhine çalışacak bir durumdur bu.
Dindarlar cennetten kovularak zaten gurbete çıkmışlardı. Ama Aydınlanma ile bu gurbetten de kovuldular ve bir nebze sükûnet bulabilmek üzere onlara çarpan şeyin ne olduğunu anlamak yerine, gurbetin gurbetiyle bağdaşma yollarını aramaya başladılar. Kendilerini, geliştirdikleri isbatlarla ne kadar iyi hissederlerse hissetsinler, bu his geçici oluyordu ve aşırı laikleşmiş dünyada bu çabalar şöyle tercüme oluyordu:
“Biz o kadar da tekinsiz, irrasyonel vahşiler değiliz. Bakın hastalandığımızda artık önce doktora gidiyor, sonra dua ediyoruz. (En fazla ikisini aynı anda yapıyoruz.) Bizi artık ne olur aranıza alın ve birazcık da saygı gösterin; en azından saygı gösteriyormuş gibi yapın.”
Geçen hafta biraz bahsettik ama aşırı laiklerin çelişkisi bağlamında ele aldık Descartes’ı…
(A)kılcılar kadar dindarlara çarpan kazanın müsebbibi de odur. Ah Descartes ah!
10. yüzyılın başında bizzat Hıristiyan azizler yasak meyveyi bir kez daha tadarak bilimde tanrısal ve doğal ayrımı yapmışlardı. Göreceliğin de sahneye çıktığı (tamam, Yunan’ı ihmal ediyoruz, ama, arada uzun bir unutkanlık süreci vardır) zamanlardır bunlar.
Tabii Aziz Anselm ve Aziz Abelard vd. bu açılımları yaparken, bir Descartes’ın ortaya çıkıp da yırtığı ters yönde bu kadar açacağını, Kilise’nin de bu yırtıkta kaybolacağını tahmin etmemiş olmalılar. Ama üzülmesinler, bu er veya geç olacak/olması gereken bir durumdu. Seçenekler oluşmadan tercihlerin değerinden bahsedilemez. (Hürriyet/Günah.)
Ne dedi Descartes: Madde özün uzantısıdır… Böylelikle varoluş birkaç kaideye indirgenmiş oldu ve Allah da bu düzenin sponsoru seviyesine düşerek aslında tasfiye edildi.
Bununla da kalmayacaktı tabii… Bu sefer de sahneye Nietzsche çıkacak, sorulmaması gereken tüm soruları sorup, cevap vermeye de tenezzül etmeden sahneden çekilecekti. “Dünya, gördüğümüz kadarı ne ise odur, sondur, ardında bir sır, uzam yoktur. Dünya/birey kendinde başlar kendinde biter ve şeyler de ne iyidir ne de kötü…”
Çıldırmasına şaşmamalı…
Çünkü dünyayı böyle kurup, anlamsızlık bataklığında ruhsuz bir nihilizme saplanınca, amaçsız terakkiciliğin, “yeni toplum” düzeninin adaleti aleladeleştiren (egalitarianizm) sahteliğinin verdiği tiksinti duygusunu birkaç zayıf formülle geçiştiremedi. Eskiyi kendince yıkmıştı ama yeninin temelsizliği, temel diye yutturulan bürokrasinin kötücüllüğünü fark etmişti. Şimdi, Anselm, Abelard, Descartes ve o, konuyu uzun uzun tetkik ediyor olmalılar.
Hegel’e göre, hiçbir çağ kendisini o anda kavramsal olarak kavrayacak yeteneğe sahip değildi. İnsan da kendisini düşünürken, sanki son halini kavramış gibi davranır ama bence hep bir süre önceki kişiyi (o da muhtemelen epey yanlış) anlamıştır. O nedenle, bugünü aslında bugünle aynı olmayan, gerçekte asla tekerrür etmeyen geçmiş üzerinden anlamaya çalışırız hep. Oysa tarihin anlamı, bize kim olduğumuzu anlatmasıdır.
Bize çarpan şeyin çarpmaması beklenemezdi. Aklın aşırı laikleşmesi, yeni bir kavram gibi durur ama, bu bildiğiniz Kutsal kitaplardaki gurbete neden olan önce kendi yoluna gitme, sonra serbest iradenin işlevini/kaynağını yitirecek ölçüde aşkınlaşmasını (köleleşmeyi) ima eden bildik hikayedir.
Hasılı, (A)klın aşkın muhtariyeti çok eski bir hikâyedir, Aydınlanma ile daha ileri bir noktaya taşınmıştır. Olması gereken olmuştur. Dindarların böyle bir muhtariyetle bağdaşma şansı yoktur (olmamalıdır); çünkü bilimi dünyayı ruhsuzlaştırarak geliştiren aşırı laik (A)kıl henüz tövbe etmemiştir. Evrensel bir sentez, ancak bu seküler tövbeden, yol açtığı felaketler, işgüzarlıklar, terakki kamuflajı ardında yaratılan cehennemlerden ötürü bir yüzleşme yaptıktan sonra mümkün olabilecektir.
Bir bilim, kültür tövbesi yaşanmadan, hem dindar olmak, hem de o dünyanın ölçütlerinde saygınlık aramak doğru bir tanıklık olmadığı gibi, özün erozyonu anlamına gelir. Bu çabanın sonucu bazen koloni aydını, bazen de IŞİD şeklinde tezahür eder. Ama formu ne olursa olsun, sürekli olarak savaştığı şeyi güçlendirir.
Sorun bilim, akıl vs. değil, bunların yanlış işlevselleşmiş olmasında. Sorun, aklın ve ruhun birbirine rakip olduğuna, düşman veya en azından aralarında bir ast/üst ilişkisi bulunduğuna dair yanlış çıkarımdır.
Anlamın içi boşalmıştır. Onu doldurmak için hem (a)kla hem de ruha ihtiyaç var.
Bunca laf kalabalığının özü budur.

Markar Eseyan

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*