Güç ve Ahlak

Müslümanlar, son iki asırdan beri iki şeyden şikâyet ediyorlar: Güçsüzlükten ve dinden ayrı düşmekten…Osmanlılar Avrupa tarafından hırpalanmaya başlayınca, kendilerine dönüp o güne dek ciddi bir zaafını görmedikleri sistemlerinin eksiklerini aramaya başladılar. 17. yüzyılda başlayan bu arayış, modernleşmenin yolunu açtı. Aslında Cumhuriyet dönemine kadar yapılan hemen her reform genelde Müslümanların, özelde de Osmanlılar’ın güçsüzlüğünü dinden ayrı düşmeye, dindarlığın azalmasına bağlıyordu.Güçsüzlük algısı önce askerî sahadaki mağlubiyetlerle ortaya çıktı, Frenklerin daha iyi silâhları, daha iyi eğitilmiş askerleri ve daha iyi idare edilen orduları vardı. Osmanlı’nın vardığı sonuç, bu askerî silâh ve yöntemlerin benimsenmesi gerektiğiydi.

Bu yüzden ilk reformlar askerî alanda, Osmanlı’nın Islâm’ın yegâne küresel gücü olma konumunu güçlendirmek için yapıldı. Ordunun düzeltilmesi için bütçenin sağlıklı hâle getirilmesi gerektiği de anlaşıldığı için askerî reformlar hemen her zaman maliye, yani harcama, gelir ve vergi reformlarıyla desteklendi. Yenilikler bir süre olumlu sonuçlar verdi. Ordu düzeldi, savaşlarda galibiyetler elde edildi, hatta kaybedilen toprakların bir kısmı geri alındı, yeni topraklar fethedildi.Fakat bu alınan tedbirler, bir süre sonra Osmanlı’nın hızla güç kaybetmesini engelleyemedi. Bu kez, dikkatler Avrupa’nın hem askerî, hem de malî üstünlüğünün ardındaki esas nedenlere yöneldi. İşte 1800’lerin başından itibaren ortaya çıkan ve bizi hâlâ etkisi altında tutan Tanzimat anlayışı buradan doğdu. Bu anlayışa göre, Avrupa sadece görünürdeki teknoloji ve sistemleri geliştirmemiş, onlara yol açacak bir anlayış, kültür ve medeniyet dönüşümü geçirmişti. Yani iş, alette olduğu kadar o aleti üreten kafadaydı.Silahları, donanmaları, orduları ve idareyi geliştiren şey, ilimdi, fendi. Avrupa’nın zenginleşmesi hep ilim sayesindeydi. Bu ilim, Osmanlı ve kadîm medeniyetlerin tanımladığı gibi İlâhî bilgiye dayanmıyordu. Aklı ve bireyi esas alıyor, gözlem ve tecrübe ile yeni keşifler ve icatları meydana getiriyordu. Asıl güç işte bu anlayıştaydı.

Bacon’ın meşhur “bilgi güçtür” sözü de bunu tasdik ediyordu.Bu tahlilin ve tesbitin ne kadar safça ve -açıkça söyleyelim- yer yer câhilce olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Zaten Osmanlı’yı ve Müslümanları zayıf düşüren esas sebep, tam da bu algı ve anlayış fakirliğidir. Zira Batı’nın “gelişmesi’,’ hakikatte masum ve gerçek aşığı ilim adamlarının bir şekilde mükemmel sonuçlar almasıyla ilgili değildi. Daha çok, katliamlarla süslenmiş vahşî bir sömürgecilik rekabeti ve her kapitalist ve sömürgeci eylemi meş- rûlaştıran İlmî yalanlarla ilgiliydi. Evet, Osmanlı aydınları Batı’yı tanımaya çalıştılar, ama onun gerçek yüzünü Said Halim Paşa gibi çok azı anlayabildi.Osmanlıılar şöyle bir ikilemin içine düştüler: Avrupa mevcut gücüne dinî referansları, hatta dini tümden terkederek ulaşmıştı. Osmanlı böyle yapamazdı. O yüzden bir ara çözüm üretildi:İslâm dini akla ve ilme önem vermekteydi, bu yüzden dine zarar vermeden de ilim ve fen geliştirilebilirdi. Bu da onları yeniden güçlü kılacaktı. Batı’ya karşı rövanşı almalarını sağlayacaktı.Bu ara çözüm, Osmanlı aydınlarını önce Avrupa bilimini bir imkân olarak gören, daha sonraları ise onu merkez alan bir tutuma itti.

Aydınlar önceleri Batılı her terim ve kavramın İslâm geleneğinde karşılığı olduğunu göstermeye giriştiler, Batılı bilim, bizim “ilim” dediğimiz şeydi. Teknoloji, bizim “fen, sanat” dediğimizdi. Demokrasi de bizim malımızdı, adı “meşveret” idi. İlim ve fen de zaten İslâm’ın öz emriydi. Böylece İslâm’ın özgün düşüncesi ve o düşüncenin temeli olan terminoloji, Batılı terminolojiyle eşitlendi.Ama ne Batılı kavramların tamamen sekülerleşmiş, dünyevileşmiş güç odaklı boyutları kavrandı ve araştırıldı, ne de İslâm’ın yenileşmeyi mümkün kılan boyutlarına teksif olundu. Neticede bu eşitleme işi, giderek bir meşrûlaştırmaya döndü. Müslüman dünyasınında en büyük laik devrimleri yapmış olan Mustafa Kemal bile, 1920’lerin başlarında yaptığı konuşmalarda “gerçek din” anlayışına atıfta bulunuyor ve İslâm’ın modernliğe en yakın din olduğunu söylüyordu.Bu meşrûlaştırmanın altında yatan önemli bir neden, bir dünya sistemi kurmuş Osmanlının bütün işlerini dinî referansa dayandırmasıdır.

Bin seneden beri İslâm’ı merkez alan Türklerin neredeyse genlerine kadar işlemiş bu bağ gözardı edilemezdi. Dolayısıyla, geçen asrın başındaki reformlar dine karşı yapılmış olsa bile, dinî söylem hep meşrulaştırıcı olarak kullanıldı. Bu şekilde dinin de içi boşaltılmış oldu.Müslüman aydınlar, çoğunun farkında olmamasına rağmen bir süre sonra Batılı kavramları birincil addedip, İslâm’ı onun söylemi olarak ikincil bir konuma getirdiler. Batılı tahakküme karşı üstünlük ve güç kazanma amacıyla başlanılan yol, İslâm’ı tek başına bir referans olmaktan çıkarmaya ve Osmanlı Medeniyetini toptan terketmeye yöneldi. Sonuçta, Müslümanların ve Osmanlı nın gücünü artırma stratejisi olarak başlayan Batılı bilgi ve eylemleri ithal, bir süre sonra ona teslimiyetle son buldu. Yani eşitleme meşrûlaştırmaya, o da teslimiyete yol verdi.Artık İslâmî hükümler ve anlayış, gelenek ve medeniyet tek başına açıklayıcı ve belirleyici olmaktan çıktı. Tam aksine, İslâmcı olduğunu söyleyenler bile kendi görüşlerini Batılı kavram ve terimlerle destekleme geleneğini geliştirdiler. Bu açıdan, kayıtsız- şartsız Batı’ya teslim olmayı savunan Batıcılar kadar İslâmcılar da kendilerini tamamen Batılı söylem içine hapsettiler.

Bu süreç bugüne kadar süregelen bir dizi çelişkinin de kaynağı oldu. İslâm’ın modern bilimlere olan açıklığı, aslında dinî hükümlerin rasyonel (aklî değil) gerekçeleri olduğu, kültürün başka medeniyetin başka bir şey olduğu, dolayısıyla Müslüman kalarak modernleşmenin de mümkün olduğu gibi bir dizi çatışma alanı işte bu süreçte ortaya çıktı.Modernleşme çabaları, Müslümanların “benlik” tasavvurunu değişime uğradı. Özellikle Müslüman aydınlar çelişkili ve hattâ şizofrenik bir kişilik geliştirdiler. Birbiriyle durmadan sürtüşen, ama bir türlü netice ve sentez elde edemeyen iki benlik ortaya çıktı: Kendini parlak geçmişle avutan “üstün ben” ve bugüne bakıp, Batı’ya teslim olan “aşağı ben”Yaşanan kitlesel facialara, yapılan sonsuz sayıdaki taarruza ve kaybedilen değerlere rağmen bu iki benin arasındaki çatışmadan bugüne dek bir hayır çıkmadı.

Aksine dinî anlayış ve gayret gittikçe zayıfladı. İslâm’ın pek çok aslî unsuru Batılıların Oryantalizm, Rasyonalizm ve Modernizm söylemlerine kanılarak çarpıtıldı. İlâhî boyutu önemseyen ve onu hayatın esası hâline getirmeye çalışanlar; düşünürken, eylerken ve kendilerini ifade ederken Batılı gayri-ilâhî unsurlara dayandılar.Fakat bütün bu canhıraşâne benzeme ve eklemlenme çabası maddî güce tahvil edilemedi. Yani Müslümanlar, kendilerine tahakküm eden Batılı dünyevî ve ahlâksız güce karşı bir türlü üstün duruma geçemediler. Bu güçsüzlük algısı özgün arayışları tetikleyecek yerde, Batılı düşünce, eylem ve söylemlere bağımlılığı daha da artırarak, Müslümanları daha da edilgen ve zayıf du-ruma getirdi.En önemlisi ise, kişilerin dinlerine ve dinin yapıcı mânâsına olan itimatları sarsıldı. İslâmcılar dâhil artık Müslümanlar birbirine bitişik iki bataklık arasında bocalıyorlar: Gayretsizlik ve ümitsizlik. öz değerlere dayanıp gayret etmedikleri için durum düzelmiyor, bu da onların ümitsizliğe kapılmalarını ve dolayısıyla maruz kaldıkları baskı ve saldırıları kabullenmelerine, hatta doğru görmelerine yol açıyor. Bu ümitsizlik de geri dönüp gayreti baltalıyor.

Müslümanların başarılı oldukça iftihar duydukları şey şimdi kapitalistleşmede eriştikleri düzey. Bir zamanlar birçok Müslüman akideye, ahlâka ve gayrete sahip olduklarını, bir tek maddî güçlerinin eksik olduğunu söylerler, hayıflanırlardı. Bugün o eksik kısmen giderildi: Dindarların da sermayeleri var ve bu sermaye bir kısmım güçlü kılıyor. Ama gelin görün ki bu kez hâlis niyetin, hasbî gayretin ve ulvî gâyenin yerinde yeller esiyor. Hatta dindar kapitalistler, Batılı sermayedarlar kadar yüzeysel ve asgarî bir “iş ahlâklına bile sahip değiller. Batı’nın dünyevî ve gayri-ilâhî sisteminin ürettiği, acımasız bir güç ve tahakküme dayanan bu başarılar sadece Müslümanların daha da güçsüzleşmesine yol açıyor.Müslümanların gücü de ahlâkî olmalıdır. Yıkmadan, yakmadan, sömürmeden, istismardan geçemez. Osmanlının yıkılmasının bir sebebi de, Batı’nın bilimle desteklediği ve hâlâ yüzsüzce oynadığı bu ahlâksızlık oyununa girmemiş olmasıdır.Gerçek şu: Varlığın ve medeniyetin üç ayağı olan bilmenin, kılmanın ve olmanın üzerine yaslandığı ahlâk zemini olmadan; ne ahlâkî olan bir güç, ne de güçlü olan bir ahlâk elde edilebilir.

Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklıı,syf.29-33

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir