Film İcabı

Geçen gün bir arkadaşım anlatıyordu. Yaşlı teyzesi televizyonda seyrettiği yerli filmlerde birisi öldürülürse çok üzülüyor, ağlıyormuş. Oğlu ısrarla bunun gerçek olmadığım söylemesine rağmen onun gözyaşları dinmiyormuş. Arkadaşım bunu anlattıktan sonra çok güzel yorumladı: “Aslında teyzem hak-lı. Çünkü cinayete verilecek tek İnsanî tepki bu olmalı. Ama bak, biz bunlara bile alıştırıldık. Amerikalılar Irak;ı bombaladığında da, her gün onlarca kişi öldürüldüğünde de, biz onu film icâbı gibi görüp susuyoruz.”Yine Karadenizli başka bir dostum anlatmıştı. Dayısı genç iken, sinemada seyrettiği bir filmde “iyi” aktörü öldürmeye çalışan “kötü” adamların göründüğü bir sahnede dayanamamış ve tabancasını çektiği gibi perdeye ateş etmiş.

Perde yırtılmış. Polisler gelip adamı karakola götürmüşler. Niye perdeye ateş ettiğini sormuşlar. “Kötü herifler iyi adami vuracağdiler” demiş. Polisler ise “Oğlum, bu film… Oradakiler gerçek değil ki” diye söyleyince adam cevap vermiş: “Ben de bileyrum film icabı olduğini. Amma perdede de olsa hakkın yanında durduğumi göstermek için ateş ettum.”Fıkra gibi bir olay değil mi? Ama ardındaki anlam hiç de komik değil. Evet, insanlar susabilir, ama insanlık susmamalıdır.Hayatın bir hayal olduğunu söyleyen nice filozoflar tarihte geldi, geçti. Bizim geleneğimizde de bu âleme “âlem-i hayâl” “âlem-i şühûd” denir.

Klasik şiirimizde bu dünya bir “mihnethâne”dir. Yani çile çekilen yerdir. Karagöz oyunumuz da aslında hayatın bu geçiciliğini sergiler. Gölgeler hayatıdır bu.Ama hayatı geçici görmek ile “film icâbı” görmek arasında çok muazzam bir fark var.Bizim için dünya hayati, görünen, görülen, seyr edilen bir hayattır. Fakat haksızlığa ve zulme “olur böyle şeyler, ne de olsa yalan dünya” diye bakan bir anlayış değildir. Hatta o zulümlerin olmaması için gayreti öğütleyen, o yüzden hâlâ hangi ad altında olursa olsun insan kıyımına, sömürüsüne karşı duran, direnen tek gelenektir.”Film icâbı” sözünün kültürümüzde doğmasına vesile olan da, zaten tuluâtin, oyunun, canlandırmanın, hayalin bile sürekli gerçek ile karşılaştırılmasının bir sonucudur. Samimiyet, hasbilik, insancıllık bunu gerektirir.Ahlâk tam da bu bakışın adıdır. Yoksa sadece bazı kurallara göre doğruyu yapma, yanlışı yapmama demek değdir. Hele bazı toplumsal âdetlere “el-âlem ne der” diyerek nâçâr uymak anlamında hiç değildir. Yani ahlâk, gerçeği yerli yerinde tanımak, onu tanıdıktan sonra da onun hakkını teslim etmek demektir.Modern anlayış ve onu doğuran Batı’da ise ahlâk konformizmdir.

Düzene, yasalara ne kadar uyarsanız o kadar ahlâklı olursunuz. Yani hukuk ile özdeşleştirilmiştir. Avukatınız güçlü ise, sizi aklayabiliyorsa ne suç işlerseniz işleyiniz, haklısınız. Yakalanmadıktan sonra her türlü zararı yapabilirsiniz. Batı’da polis, sigorta şirketleri ve mahkemeler diğer insanlara saygının ye gâne garantisidir. İnsanlar birbirinden öyle kopmuştur ki, mesela gürültü yapan komşusunu uyarmak yerine, bu işi yapmak için polisi çağırır.Batı’da kimse “film icâbı” tabirini kullanmaz. Hayatın zaten bir oyun olduğunu, kendilerinin de rol kesen aktörler olduğunu iyi bildikleri için.

Darfur, Tibet, Kürtler, vb. konularda insan haklan nutukları atan Batılı siyasetçiler, diplomatlar ve akademisyenlerden çok azı samimidir. Çünkü hayatı bir sinema perdesi, bir tiyatro sahnesi olarak gören ve oyun bittiğinde her şeyin biteceğine inanan bir kişi, neden başkalarının hakkım kendi çıkan aleyhine savunsun ki? Batı’da insan, çıkarın konusu olarak saygı görür.Halbuki insan olmak inanç ile ilgilidir. Bütün varlığı kendinden, kendi nefsinden ibaret gören bir kişi için geriye kalan bütün insanlar “yabancımdir, hatta düşmandır. İnsanı insan eden, insanı insana dost eden sadece imandır…Ahlâklı bir kişinin temel iki ilkesi var: kendin ol ve kendini karşıdakinin yerine koy. O zaman hayat hayal olmaktan, film olmaktan çıkar. “Film icâbı” yaşanmaz. Adam gibi yaşanır.

Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı,syf.93-95

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir