Fakiflerin Ihtilaf Etme Sebeplerinden Önemli Bir Sebep

Kur’an ve sünnette çoğu zaman hükümler bazı vasıflara bağlanır. Ancak nasslarda bu vasıfların tanımına, sınırlarına, içeriğine dair bir bilgi verilmez.

Bu meseleye birkaç örnek verelim:

1. Kur’an ve Sünnet’te, “içnizden âdil iki kişiyi şahit tutun” (Talak, 2) buyrularak şahitlerin âdil [güvenilir] olması gerektiği ifade edilir. Ancak adalet vasfının nasslarda bir tanımı olmadığı gibi dilde de buna dair başı sonu belli bir ölçü bulunmamaktadır.

2. Kur’an’da “hasta ve yolcu olanlar [oruç tutamazlarsa] tutamadıkları gün sayısınca [daha sonra tutsunlar]” (Bakara, 184) buyrulmuştur. Burada hastalığın ve yolculuğun tanımı ve sınırları belirlenmemiştir.

3. Kur’an’da “kadınlarınızdan dikbaşlılık etmesinden endişe ettiklerinize öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın [bütün bunlara rağmen dikbaşlılığa devam ederlerse] onları dövün” [Nisâ, 34] buyrulmuş ancak “dikbaşlılık” ile neyin kastedildiği belirlenmemiştir.

4. Hadislerde Hz. Peygamber’in yolculukta namazları kısalttığı belirtilmiş ancak bu yolculuğun sınırlarına dair herhangi bir açıklama yapılmamıştır.

Bu şekilde hüküm bir vasfa bağlandığında ve bu vasfın mahiyetine ve sınırlarına dair dinde yahut dilde bir belirleme yapılmadığında ne yapılacaktır?

Bu konuda müctehidlerin iki farklı yol izlediği görülmektedir:

a) Kimi müctehidler maslahat, sedd-i zerîa yahut da konuyla doğrudan ilgisi bulunmayan nassların zâhirinden hareketle bir sınır belirleme yolunu tercih ederler.

Mesela Ebu Hanife, “Allah’a ve âhiret gününe inanan bir kadın yanında kocası ve mahremi yokken üç günlük bir yolculuğa çıkmasın” hadisinden hareketle dinde hükme etki eden yolculuğun sınırını “üç gün üç gece yaya veya deve sırtında yolculuk” şeklinde belirlemiştir. Aslında bu hadis oruç tutmamayı mübah kılan yahut namazları kısaltmayı gerektiren yolculukla ilgili değildir.

Bununla birlikte Ebu Hanife burada hükmün üç güne bağlanmasının bir hikmeti bulunduğunu düşünerek bunu diğer meseleye de uyarlamıştır.

b) Başta İbn Hazm ve İbn Teymiyye gibi âlimler ise şu prensibi benimsemişlerdir: “Dinde ve dilde bir meseleye ilişkin bir sınır konulmamışsa bu konuda örfe bakılır.”
Kime yolcu denileceği konusunda dinde ve dilde bir ölçü ve sınır yoktur. Şu halde örfte [halk arasındaki kullanımda] ne kadar mesafeye giden kimseye “yolcu” deniliyorsa bu kişi yolculuğa ait hükümlere tâbi olur.
Dinde ve dilde “adaletli kimse” hakkında sınırlayıcı bir ifade bulunmamaktadır. Şu halde halk arasında hangi vasıflara sahip bir kimse “güvenilir” kabul ediliyorsa o kimsenin şahitliği kabul edilir.

Bir bölge örfünde kadın hangi davranışları gösterdiğinde kocasına karşı dikbaşlılık etmiş kabul ediliyorsa o durumda âyetteki hüküm geçerli olur.

DEĞERLENDİRME

Bu iki yöntemden ilki mükellefleri sürekli bir ikilemde bırakmaması bakımından daha başarılı olmakla birlikte ikincisi mükelleflerin maslahatına ve örfe uygunluk, kolaylık bakımından daha başarılıdır.

Bu iki yöntemden herhangi birine sonuna kadar bağlı kalmak mı yoksa konu bazında değerlendirmede bulunmak mı gerekir? Kanaatimce bu konuda konu bazında değerlendirmede bulunmak maslahata daha uygundur. Vallahu a’lem.

( Soner Duman /9.Cemaziyelâhir.1439/25.02.2018/
Pazar)

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.