Ezansız Semtlerde Ezan Sesleri

RAMAZAN’IN SON GÜNLERİNDEN biri. Kitap fuarına gelmiş birkaç arkadaşımla, Sultanahmet Camiinin geniş avlusunda sohbet ediyorum.Sözüm ona ‘gözlemde bulunmaya’ gelmiştim. Kulağım arkadaşlarımda, ortalığı gözlüyorum.

Derken, onca kalabalığın arasında beyazlatılmış kotu, pembe tişörtü, spor ayakkabısı ve at kuyruğu saçları ile, o kalabalığa hiç de denk düşmeyen birini seçiyor gözüm. Bana, fakülte yıllarında anfinin sağ-alt bölümünü işgal eden‘ezansız semt’sakinlerini hatırlatıyor. Bakıyorum; her standı didik didik dolaşıyor. “Nasıl bir kitap arıyor acaba?” Sonra standları aşıyor. Caminin avlu girişinde duruyor. Gireni, çıkanı seyrediyor. Dönüp git…miyor, geri dönüyor, birdaha seyre koyuluyor ve hemen oracıkta örtü satan ihtiyara birşeyler diyor.“Annesine Kadir Gecesi hediyesi alacak galiba” demedeyim ki, sağ ayağını eğip örtüyü dizine dayıyor, üçgen yapıyor ve evet, başına sarıp camiye giriyor.

Hem seviniyor, hem de onu o halde başka bir yerde görsem ‘özenti tip,’‘kompleksli kız’ gibi yaftalara mahkûm edecek üçbeş sene evvelki kafayapımdan dolayı utanıyorum. Ah peşin hüküm!

* *

Şimdi otobüsteyim. Yanımda o birkaç arkadaştan sadece biri var. ‘Körüklü’nün yığma insan dolu ön kısmından, in-cin top oynayan arka kısmına doğru ilerliyorum. Bir de ne göreyim! Elli yaş civarında, Ruh, İnsan ve Cin’i okuyan bir sakallı amca. Yanında onaltı-onyedi yaşında gösteren bir mesture hanım kız. Kızı olmalı. Elinde kitap yok. Kitap arıyor da değil. Sağ elinde tığ, sol işaret parmağına iplik dolanmış; oya örüyor.

Aklıma, iki saat önce camide gördüğüm manzara takılmış. Arkadaşıma, “Hangi gerçeğe daha yakın?” diyorum. “Galiba bu değil” diye cevap veriyor. Üzülüyorum.

Bu zıtlığın ışığında, bunca sene hep geleneğin üstüne kurulu Anadolu İstanbul’unda birer Yunan kolonisi gibi yer etmiş ‘ezansız semtler’i ve o semtlerin insanoğlu insanını birazcık daha tanımaya ahdettiğim bir gün, akşam üzere işten çıkar çıkmaz doğru eve değil, ‘oralara’ yolum düşüyor. İlk adım: Taksim. Durak o biçim kalabalık. Ama ne Beyazıt, ne Şehremini, ne de Bayrampaşa durağındaki kalabalığa benziyor. Sûretler ayrı, sîretler başka; elbiseler ayrı, eldeki eşyalar başka. Konuşmalar da öyle.

Az ötede, kolejli yüzlü birkaç genç—birinin elinde gitar var—şamata ediyorlar. Saçı ağarmış, dudağı allı 70’lik ‘hanfendi;’ 40’ındaki takım elbiseli, cilâlı siyah ayakkabılı, kıravatlı âmir ‘beyfendi;’ yaşlı ve bastonlu ve de ‘dinç’ edalı albay emeklisi tip; henüz 30- 35’inde, ama saçının yarısı kalmış, elinde bir çanta ile sırtında bir diğer çantaya sarı-yeşil-kırmızılı yığınla muhasebe defterini yüklemiş yönetici kılıklı biri; ötede gömleğinin yarısı dışarıda, sarı sakalından karışık iki ‘entel.’

Benim yakınımda üç parlak delikanlı var. Pek neşeli gibiler. Havadan-sudan değil, ayakkabıdan konuşuyorlar. Biri birinin ayağına basmış kazara. “Hooopsana oğlum. Ayağımda kaç milyon lira var, biliyor musun?” Ya sırtında? Pek mutlu olmalılar, diyorum. Kulağım yine onlarda. “Geçenlerde” diyor biri, “anneme giderken…” Hımm. “Anadan ayrı, babadan ayrı.” Dönüp yüzüne bakıyorum. Neşeli yüzün ortasında, gözler hüzün okuyor.

Onların da arkasında, billboard’a dayanmış, ayağında pembe spor ayakkabı, siyah pantolon, lacivert mont, pembe çizgili beyaz gömlek, göğsüne yaslanmış iki kitap, büyücek bir defter—üstünde Morten Harket, Pet Shop Boys ve Charlie Sheen var—başı önde, yüz hatları pek kasılmış, gözü kırkbeş derece açıyla bir noktaya dikilmiş, gömleğinin yakası dik bir hanım kızı tanıyorum.

O ara, bir otobüs geliyor: 59N. “Etiler, Narin Sitesi.”

O üç delikanlı arabaya atlıyor. Hanım kızımız da. 70’lik teyze de. Albay emeklisi tipli ihtiyar da.

Ben de atlıyorum.

* * *

Otobüste bir genç, dudağı allı yaşlı hanıma yer veriyor. Cevap: ‘cevab-ı red.’ Galiba genci kendisinden daha yaşlı sanıyor. Albay emeklisi tipli ihtiyar ise, kendisine yer vermeyen bir diğer gencin başına bastonu indiriyor. “Terbiyesiz! Bizim zamanımızda… Sen nasıl Cumhuriyet çocuğusun?”

Çocuk, bastonu eliyle kavrıyor. “Vermiyorum, anladın mı?” diyor. Pek kızmış. Yüksek sesle söyleniyor: “Çattık be. Manyak mı bu adam?”

Son durağa uzanıyorum.

* * *

Başka günler, başka son duraklara, ara duraklara, ilk duraklara varıyorum. Başka başka günler kâh cadde boyu, kâh sokak arası geziyorum. Sonra o dış dünyaların içine giriyorum. Kâh “Babamın işi şu sıralar iyi gitmiyor. Batsa da, burnu sürtülse” diyen delikanlıyı, kâh paşa torunluğundan miras kalan aristokrat zevkini dubleks mekânın dört bir yanına taşıyan eski hocamın ‘biliyor- yapamıyor’ açmazlarını dinliyorum. Sonra sonra, o tabloları Ankara’nın Tunalıhilmi’sinde, İzmir’in Alsancak’ında, Karşıyaka’sında devşirdiğim manzaralar ile birleştiriyor ve kafamda şöyle-böyle bir ezansız semtler krokisi çiziyorum.

* * *

Benim ilk etapta gördüğüm, sittin senedir tanıdığım İstanbul’un o vıcık vıcık çamuruna, salkım saçak apartmanlarına, kargacık-burgacık sokaklarına hiç benzemeyen çiçekli yollar, lüks apartmanlar, geniş villalar, dubleks daireler, buram buram parfüm, kat kat ağız-yanak boyası, benim aylık harcamamı kat kat aşan manto faturaları, geceyarısına kadar işyerinde çalışmalar, pencereden o ihtişamın içinde umutsuzca dışa bakan yaşlılar, emekli gümrük müdürü Hamdi Bey, en mutlu köşesinin belki de en dipteki kapıcı dairesi olduğu mekânlar, avizesinin ışıttığı geniş odayı cümle âleme teşhir eden apartman daireleri… Aristokratlar, bürokratlar, teknokratlar, akademisyenler, narsistler, megalomanlar, sinik’ler, psikopatlar, Zen’ler, meditasyoncular, ayyaşlar, rötaryenler, papatyalar, devedikenleri, şiş göbekliler, beyaz yakalılar, köşe dönücüler, daha bilmem neler.

Ama bunların hiçbiri beni ilgilendirmiyor. Varsın dolanıp durdukları benlikler, eneler batağında oynaşmayı sürdürsünler. Anlatsam hangisi dinler? Ne omuzu çöktüğü halde dik yürümeye kalkıp 2’ye katlanma gülünçlüğündeki albay emeklisi; ne yaşı altmış vakti geçmiş olduğu halde yüzüne kat kat boya vurup ciltlerine eziyet eden ‘hamfendi’ler beni ilgilendiriyor. O çöplükte, onca olumsuzluğa rağmen temiz, saf, fazilet namına bir yığın şey saklayan çiçek timsali orta yaşlılar, yaşlılar da; ne oraların hayatından, ne de oraların hayatında yadırganan dininden kopan insanlar da esasen beni ilgilendirmiyor. Her ne olursa olsun, iki ayrı dünyanın temsilcisi sakallı hacı emmi ile sakallı entel beyefendi’nin, Fatih ile Harbiye’nin uzlaşacağını da zannetmiyorum. Her ikisi aynı partiye oy verse de, her ikisi ayrıntılar bir tarafa aynı ‘seküler’ hayatı yaşasa da, uzlaşmaları pek zor, biliyorum. İkisi de ‘dediğim dedik’çi; biri Kemalist geleneğin, biri bir başka geleneğin “dediğim dedik”çisi, biliyorum.

Beni onlar değil, Sultanahmet’teki o hatun kız, Taksim durağındaki o hüzün okunan göz ilgilendiriyor. Küçükköy’lü Cihat ile Ataköy’lü Burçak, Çukurbostan’lı Süheyla ile Caddebostan’lı Ela arasında ayrım yapmıyorum, yapamıyorum. Onlar da genç; onlar da genç…

* * *

Teyzeoğlu Serdar, İzmir’in ‘karşıyaka”sına geçmiş, biraz kırgın, biraz da kızgın, mektup yazıyor: “Sadece bu Karşıyaka Lisesi mi; bütün okullar mı bilmem, öğrenciler öyle ki…” Ardından bin şikâyet, binbir suçlama…

İstanbul’un ‘karşı yakası’ndan bir genç, başka türlü yazıyor: “Ben birçok kişinin sahip olmak istediği büyük bir rahatlık içinde yetiştirildim. İstediğim yere gidip, istediğimi de alabiliyorum. Aileme göre, iyi bir anne-baba, çocuğuna çok para veren ve her istediğini yapmasına göz yuman kişilerdir. Oysa benbunların hiçbirini istemiyorum.”

Yolumun üstünde bir başka körpe vicdanla tanışıyorum. Fizik problemiçözdüğü kağıdın arkasında, fiziğin çözemediği problemleri tanıyorum. Pırıl pırılbir vicdan, vıcık vıcık bir dünyaya “Hepimizin yüzüne bencilliğini haykırmakisteyip de, haykırmamak acı veriyor insana” diyor. “Kendime insan demek bilebeni sinirlendiriyor. Çünkü, insan vardır, insan vardır. Acaba içimizden kaç kişikendisinin gerçek bir insan olduğunu iddia edebilir?”

Biliyorum: O bencil, o enaniyet küpü, o menfaatçi, o gösterişin paçalardanaktığı sırılsıklam yağlı dünyanın zahiren mutantan, gerçekte kuru ‘tarz-ıtelâkkî’sine yönelmiş bir isyan bu. “İnsanlık bu ise, insanlığımı size bırakıyorum” deyip ‘istifa’yı düşünecek kadar saf bir kalbin, temiz bir vicdanın dile gelişi.

Ama ötesi var: “O zaman geriye ne kalır? Ne olurum? Boşlukta gezen bir nokta. Sorumsuz, amaçsız, isteksiz, arzusuz, anlamsız bir hiç. Kararsız,anlamsız, tekdüze bir insan olmak da istemiyorum.”

* * *

Ve işte orada ‘arayış’ başlar. Gerçek dünyadan kaçış değildir bu; kağıttan bebekler ile boyadan putlar dünyasından gerçek dünyaya kaçıştır—eğer ille de‘kaçış’ kelimesini kullanacaksak.

Ve işte orada, bir yığın keşmekeş yaşanır. Kalınmayacak yer bellidir.Sığınılacak yerin ise, adresi yoktur. Akıllar dolanır durur, aklın başı döner.Bakarsınız, bir gün Zen’e takılmış, bir gün ruhçulara, bir diğer gün meditasyon’a, ertesi gün varoluşçulara, sonra bir başka yere. Çoğu içinden çıkamaz; kendini uyutmayı seçer. Ya disko’dur; ya ‘Alcoholics’ yazılı, saçma sapan, alkol gezindiren bir tişörtle ‘Bağdat turu’dur; ya da gereğinde, adı üstünde uyuşturucudur. Başka yolları da var: aileye karşı içe kapanmalar,yalnızlıklar, dağınık saçlar, onca paranın ortasında yırtık-pırtık kotlar, pejmürde kıyafetler, bas bas heavy-metal şangırtıları… ya da üşenmeden duvara kazınmış“PLEASE, DON’T TRY TO UNDERSTAND ME”ler: “Lütfen beni anlamaya çalışmayın!”

Gerisinde, beş kelimelik bir diğer cümle: “Çünkü, kendimi ben de anlamıyorum.”

Evet, Burcu da, Soner de, İmge de, Melis de ‘ne istediği’nden emin değildir;ama emin oldukları bir şey vardır: ‘ne istemedikleri.’

Hayatın özüne hiç inilmeyen, insanlığın hep görünüşe mahkûm olduğu,çocukluklarından beri içinde yaşayageldikleri o yaşayış tarzını hep yaşamayı hiç istemezler.

* * *

O gençlerden birisi, “Aslında, zaman zaman onlar da—ailesini kastediyor—
girdaba girerler, şaşırırlar, aranırlar; ama içinden çıkamazlar” diyordu bana.

Bir diğeri, şiir defterini vermişti. Son şiir, “Bir İsyanın Hikâyesi” başlığını
taşıyordu:
“Bir boşlukta yürümüşüm
gitmişim gidebildiğim kadar
gitmişim alabildiğine.

Özgürlük diye
inançlarımı satıp
mutsuzluğu kökünden satın almışım.”

O halde o yaza dursun, anası yetişmiş hemen. Vicdanı ağlamış; ama anası
oğlunun ağlayan vicdanını bir güzel susturmuş. Kalbi ağlamış; anası timsah
şefkatiyle sarılmış o yüreciğe:

Tıpkı, “Pink Floyd’un annesi” gibi:

“Ağlama bebeğim

Annen seni şimdi uyutacak.”

Ve uyutmuş annesi. Bir ara uyanacak olmuş. Babası yetişmiş imdadına. ‘Cat
Stevens’ın babası’ gibi. O çok görmüş, çok şey becermiş, çok şey yapmış adam,
başlamış mağrur çehresinin altındaki üstü tıraşlı çeneyi oynatmaya:

“Sırası değil şimdi bir değişiklik yapmanın
Rahatla biraz, boşver
Çok gençsin daha, senin hatan bu
Bilmen gereken çok şey var daha
Bir kız bul kendine, sakinleş
Evlenebilirsin de istersen
Bak bana, yaşlıyım, ama mutluyum
Ben de senin gibiydim bir zamanlar.”
“Şeyy, bak baba!” diyecek olmuş. Diyememiş. Nasıl söylesin ki?
“Ne zaman söyleyecek olsam
Sırtını dönüp gidiyor yine
Hep böyle oldu, hep aynı eski hikâye
Konuşmaya başladığım andan beri
Dinlemem emredildi.”

* * *

Öyledir, öyledir. Ne de olsa, ‘Cumhuriyet çocuğu’dur babası. Anası daöyledir. 20’lerin, 40’ların o pek ‘cumhurî’ devrinin tek tip insan fabrikasıokullarında ‘yontularak’ bugüne gelmişlerdir. Her sokağa çıkışlarında ikibaşörtülü nine, bir sakallı hacı amca görür görmez, İvan Pavlov’dan miras ‘şartlırefleks’ makinesini işletip “Yobazlar, gericiler, çağdışı kafalar. Memleket nereye gidiyor? Avrupa’yla boy ölçüşmemiz için…” deyip dura dura taassubun,yobazlığın, çağdışılığın en katmerlisine muhatap olmuşlardır. Ama bilmezler.

Buralarda, Hürriyet’in, Milliyet’in yalan üstüne az gerçek formüllü “Çağdışı kafa! İzinsiz dışarı çıkan kızını hastanelik etti” türünden haber salatasını Allah’ın her günü afiyetle yiyen insanlar, “Bu devirde şu kafaya bak” diye diye cıkcıklarken, ‘o kafa’nın yaptığının sekize katlanıp ikiye bölünmüşünü bile yapıverirler.

İşin gerçeği budur. Bakmayın, buralara ‘modern’ falan dendiğine. Siz öyle sanın. Taassup ararsanız, buralarda katmerli mi katmerlisi var. 1930 modelinden;üstelik ‘tek parti’ ilâveli. Ama o ne ceberuttur, o ne despotizmdir, o ne yobazlıktır ki, yazılmaz, çizilmez, konuşulmaz. Taassup, mutaassıbın yanına kâr kalır.

Bir gün o evlere girin isterseniz. Girin de, nasıl ‘çağdaş yobaz’ olunurmuş,görün. Her biri, boş başaklar gibi mağrur ve dik; ve bomboş. Her biri, meyvesizağaçlar gibi sivri ve uzun; ve meyvesiz.

* * *

Aklı olanın tercihi, olgun başaktır. Aklın tercihi, bücür de olsa, meyveli ağaç olur. Ama ne çare! Oraların genci öylesini göremez ki. Boşluğunun farkına varmayacak kadar boş kafalara derdini anlatmaya çalışır. Anlaşılamaz. Eliot,“Çocuk büyütürler anlamadıkları / Ve kendilerini hiç anlamayacak çocuklar”sözünü, oraların insanını düşünüp yazmıştır sanki.

Ve kimi genç, anlaşılmazlığını kaderi bilip, kendi kendine şarkılar mırıldanır:

“Ağladım durdum hep
Bildiğim herşeyi içime gömerek
Kimseyi kırmamak için razı olacağım buna
Ama asla böyle değil, eminim.”

Arayışa 17’sinde başlamıştır. 22 yaşında böyle düşünür ve vicdanına rağmen,
o insanlık öğüten çarkın içinde kalır. Yaş 27 olur, çark kolundan-eteğinden
tutmaya başlar. Yaş 32 olunca, çarkın göbeğinde, girdabın tam ortasındadır artık.
Boğulmuştur. Yaş 42. Bu defa, onun oğlu, mırıldanıyor: “Ağladım durdum hep/
Bildiğim herşeyi içime gömerek…”

* * *

Kimisi o fasit daireyi de görür; ama bir türlü içi ısınmaz. Sevemez, istemez.Sorusu vardır, cevabı yoktur. Cevap bulunur mu, bilinir mi, bilmez. Soru ile cevapsızlık arasında ezilir, büzülür ve sonuçta, çareyi kendini sıfırlamada bulur.Daha üç-beş gün önce onuncu kat’tan atlayan Nil gibi. Analar-babalar bir türlü anlamazlar. “Hiçbir sebep yok, hiçbir sıkıntısı yok” derler. “Arabası var. Dersleri iyi. Kayak yapardı. Yaşadığı toplumda sevilirdi. Neden intihar ettiğini anlamıyorum.”

Özür kabahattan büyüktür hep. Hayatı bunlardan ibaret görmek, sadece bunları çocuğun önüne sürmek, başka herşeyi, ama herşeyi gömmek, yummak,kapatmak intihar için yetip de artmaz mı yoksa?

* * *

Ve kimileri, yaşamayı tercih eder. “Madem o değil, bu da değil” yerine, “Hem o, hem bu!” der. Bir ‘seküler’ ve de ‘viskisini de içen, Cuma namazını da kılan’yahut “mini eteği de giyen, mevlid de dinleyen” çelişkinin insanı olarak hayatını sürdürür. Evet, büsbütün zıvanadan çıkmışlara göre bu da evlâ sayılır; ama o çelişkiler yumağı insanı ne öldürür, ne de oldurur.

* * *

Kimileri, orada boğulmaz. Daha saf, daha gerçek olanın peşini bırakmaz.

“Hem o, hem bu” uzlaşmacılığı yerine, aklıyla, kalbiyle, vicdanıyla sorar durur:

“İnsan ne? Hayat niçin? Dünya ne?”

Sorular, insanı başka iklimlere götürür.

* * *

Bir başka ‘kimileri’ ise, ‘Mevlâ’yı bulma yollarında Leyla’dan geçme faslına geçer. Vicdanı güneşi arar iken, ışığı kendinden olmayan ay’lar ile buluşur. Olsa olsa bir ‘ara durak’tır ay; ama takılır kalır. Işığı bulur gerçi, ama o ay’ın yansıttığı kadarı ile bulur. Işığı görür, ama aynanın verdiği renk ile görür. Kimisi, oralara uğrasın ya da uğramasın, aramayı sürdürür. “Şimdi bir yol var”der. “Ve biliyorum / Gitmeliyim tâ uzaklara / Gitmeliyim, biliyorum.”

Ve gider.

“Öfkemi
duvarlarla birlikte parçalayacağım
And içiyorum
Bu karanlıklar ülkesinden
Bir tek yol bile olsa
Bulup kurtulacağım”
diyerek, gider.

Mâlûm: “Erişir menzil-i maksûduna âheste giden.”

* * *

Kimisini siz de tanırsınız. O bir türlü söküp atamadığımız Fatih-Harbiye ikiliği içinde sizden ayrı, size yabancı, başka dünyanın insanı gördüğünüz birisidir esasen. Belki aynı sınıftasınızdır. Ama ayrı ayrı yerlerde oturursunuz. Meselâ, Filoloji’den arkadaşım Mustafa’nın arkadaşı gibi, senelerini yurtdışında geçirmiş, ‘asortik’ bir genç kızdır. Bir sene, iki sene öyle geçer. Üçüncü senenin bir günü, başına bir örtü almış görür, şaşarsınız. Sonra duyarsınız: Aradaki yirmi iki yaş farka rağmen kızıyla güzellik yarışına giren annesi Kadıköy-Bostancı dolmuşunda, o pek medenî, pek modern, özgürlükçü ve çağdaş hanımefendi ve beyefendilerin huzurunda kızcağıza etmedik hakaret bırakmamıştır. “Hadi, devam et bakalım. Her yerde rezil ederim seni. Görürsün sen. Bakırköy’e kapattırırım vallahi.”

Kimsenin de gıkı çıkmaz, iyi mi?

Yahut, Halis’in Sosyoloji’deki sınıf arkadaşı gibidir kimi. Birinci sene pek bilmezsiniz. İkinci sene, ummadık bir anda ‘asortik’ diye tepeden veya dipten baktığınız hanım kızın o haliyle beş vakit namaz kıldığını, sizin tutmadığınız altı gün orucunu bile ihmal etmediğini, sizin 11’de yattığınız kandil gecesinde sabahladığını öğrenirsiniz. Önyargıları mosmor eden, peşin hükümleri utandıran hoş bir sürprizdir bu. Ertesi yıl, bir sürpriz daha: Daha ilk derse, mesture gelir.

Veya, tipine ‘gıcık olduğunuz’ bir delikanlıdır. Kolej mezunudur. ‘Şımarık’tır.Bir gün, namaza başlamış diye duyar, şaşırırsınız. Sonradan öğrenirsiniz. Hem de, Sibirya şartlarında namaz kılmaktadır. Babası evde namazı yasaklar. Rükua eğilir, arkadan tekmelenir, yüzüstü yere düşer. Abdest alamasın diye odaya kilitlenir. “Bu çocukta bir bozukluk var” galiba diye ruh doktoruna götürülür, normal çıkar. “Oğlum böyle olursan, ben intihar ederim” tehditleri eder anası.Babası “Bu işin başka yolu yok. Kenan Evren’e gitmek lâzım” diye söylenir.

* * *
İşte böyle bir hengâmedir sürer gider. Kimliğini arayanlar ile despot taslakları,
arayış gençleri ile kaşarlanmış yobazlar arasında, bir hengâmedir sürer gider.

Bir yanda kendi iç dünyasındaki zıtlar savaşını iyinin, güzelin, doğrunun
lehine kazananlar olur; diğer yanda, iç dünyasının savaşını çoook seneler önce
‘eksi’nin yönünde kaybetmiş olup, evladına karşı da baştan kaybedilmiş bir
savaşı kazanma gayretini sürdürenler…

Ama sonuç değişmez. Sular tersine akmaz zira. Sadece akıntıya kürek çekenin
küreği kırılıp sandalı parçalanır.

Öylece bire iki, üçe beş eklenir; onbir, yirmiiki… derken, ezansız semtlerde,bir süreçtir yaşanır.

Bu sayıya her bir yeni ilâve, ‘ezansız semtler’de yaşamış Yahya Kemal’in o
talihsiz “Minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk
çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacak” hükmüne indirilen ve galiba onu da
sevindirecek yeni bir darbe olur.

Hükmü yanlıştır gerçi, ama mazurdur Yahya Kemal. Bilmez ki, insan her yerde insandır. Doğduğu yer neresi olursa olsun, fıtratı aynı hamurdandır. Şu semt, bu ülke, şu ev, bu aile, pek farkı yoktur.

* * *

İşte böyle Yahya Kemal Bey! Siz, bir büyük sırdan gaflet etmişsiniz.

Ezan semtlerde değil, kalblerde okunuyor…

* * *

Metin Karabaşoğlu – Medeniyetin Arka Sokakları,syf.84,93

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir