Eski Türklerde Fikir Hürriyeti

Medenî seviyenin en sağlam ölçüsü fikir hürriyetidir. Fikre karşı kuvvetle mukabele eden fertlerle cemiyetlerde medenî seviye sıfir derecesine inmiş demektir. Eski Türk toplumunun bu bakımdan tetkiki, dünyanın üç kıt’asına yayılmış muhteşem bir hâkimiyetin yüzyıllarca devam edebilecek bir canlılık gösterebilmesindeki âmillerin en güzellerinden birini meydana çıkaracak önemli neticeler verebilir.

Yabancı dinlerle yabancı imanlarına karşı en geniş müsamaha zihniyetiyle gösterdikleri hürmet ve riâyetin şerefli izlerine yenilmiş milletlerin tarihleriyle destanlarında bile tesadüf edilen eski Türklerin ferdî kanaatlerle şahsî fikirleri de aynı hürmet ve müsamaha ile karşıladıklarını gösteren birçok olaylar vardır. Meselâ bundan üç yüzyıl önce İstanbul’un sultanlar tarafından yaptırılan camilerden birinde kürsüye çıkan bir vaiz insanla maymunun menşe kökeni birliğinden bahsettiği zaman, bu görüşü dine aykırı bulan bazı mutaassıplar Meşihat makamına müracaat ederek vaizin idamına fetva istemişlerse de alamamışlardır.

Eski Türk toplumunda fikir hürriyetinin nasıl ko­runduğunu gösteren bu olay 1956’da üç fasikül hâlinde yayınlanmış olan “Türkiyat ve İslâmiyet Tetkikleri” adındaki eserimizin fetva mecmualarına göre “İslâm Fıkhının Millî Kıymeti” faslında sözünü ettiğimiz vesikalarla sabittir. Muhtelif devirlerde tesadüf edilen bu gibi olaylar, fikir hürri­yetinin eski değerini bütün açıklığıyla meydana çıkaracak büyük bir tetkik sahasıdır. Bunların en mühimlerinde biri de Kanunî Devrindeki “Kaabız Meselesi”nde gösterilir.

Hicretin 934 ve milâdın 1527 tarihine tesadüf eden bu vak’a hakkında Osmanlı ve yabancı kaynaklarının verdikleri izahatın karşılaştırılmasından anlaşıldığına göre, İlmîye mesleğine mensup olan Molla Kaabız Iranlı yahut Gürcü’dür ve İran’dan İstanbul’a gelip Osmanlı bilginleri arasına katılmış şüpheli bir adamdır. Bu adamın bir müddetten beri umumî yerlerde ve hattâ bir rivayete göre bazı meyhanelerde ortaya attığı tuhaf fikirler nihayet İstanbul halkını büyük bir teessür ve heyecan içinde bırakmıştır.

Kaabız Molla’nın fikirlerinde hiçbir İlmî değer yok, yalnız halkın ina­nışlarına dokunacak bir mahiyet vardır. Bu şüpheli adamın ortaya attığı nazariyeye göre Hazret-i İsa bütün Peygamberlerden üstünmüş ve hattâ ulu Peygamberimizden bile. İşin en tuhaf tarafı, Acem Molla’sının bu manasız ve havaî davasını şahsî bir fikir şeklinde sarf etmeyip İslâmî bir şekle sokması ve birtakım ayetlerle hadisleri istediği gibi te’vil ve tefsir ederek meseleyi İslâmiyet esaslarıyla ispat ediyor gibi görünmesidir. Bu duruma göre Kaabız Molla İslâm dinini reddedip Hristiyanlık propagandası yapmış olmuyor Müslümanlığı kabul etmekle beraber Hristiyanlığı ondan üstün tutmuş oluyor demektir.

O zaman İslâm Hilâfetinin merkezi olan İstanbul’da, yani Müslümanlıkla Sünnîlik adına bir taraftan Avrupa Hristiyanlığı ve bir taraftan da Safevî Iran Şiîliğiyle mücadele edip duran bir Sünnî Müslüman devletinin başkentinde böyle bir yalanın ortaya atılması, tabiî memleketin maneviyatını kökünden sarsacak tehlikeli bir oyundur. Bu tehlikeli oyunda Doğunun veyahut Batının ne dereceye kadar tesiri bulunduğu pek belli değilse de çok muhtemeldir.

Aylardan beri birtakım cahillerin fikirlerini çelerek memleketin ruhî ve ruhanî birliğini bozmaya başlayan Kaabız’ın oynadığı fecî rol bazı âlimlerin şikâyetleri üzerine hem Saraya, hem hükümete aksetmiş fakat meselenin fikrî mahiyetinden dolayı Molla birdenbire cezalandırılamayarak Divan­da, yani vekillerin huzurunda nazariyesini açıklamaya davet edilmiştir. Avrupa Katolik âleminde imanlarından en hafif şekilde bile şüphe edilen insanların hâlâ diri diri yakıldıkları bir devirde İslâm Dini’nin en mühim esaslarım aylarca açıktan açığa baltalayan bir kişinin nihayet İlmî bir münakaşaya ve nazariyesinin izah ve ispatına davet edilmesi, on altınca yüzyılda fikir hürriyetini] Avrupa’ya oranla Türkiye’de ne kadar esaslı olduğunu bütün açıklığıyla göstermesi bakımında] bilhassa dikkat edilecek bir noktadır.

Kaabız Molla iki gün üst üste Divana getirilmiş H. 934 = M. 1527 ve o yılın 7 Sefer = 2 Kasır cumartesi gününe tesadüf eden ilk celsede “Sadreyn” denilen Rumeli ve Anadolu Kazaskerleriyle karşılaştırılmıştır. Sadr-i Rum yani Rumeli Kazaskeri Fenarîzade Muhiddin Çelebi ve Sadr-i Anî dolu kazaskeri de Kadirî Çelebi’dir. Kaabız Molla bütün vekil ve vezirlerin huzurunda işte bu il din âlimine nazariyesini uzun uzadıya izah etmiş; Kanunî Sultan Süleyman bu izahatı padişahla] mahsus kafes arkasından dinlemiş, fakat bu mevzuu üzerinde hazırlıksız olan Kazaskerler nazari) sabiyle münakaşaya girişmekten çekinmişler, yalnız:

– Hikmet- ü bikatlihi!

Yani:

–     İdamına hükmettim!

demekle yetinmişlerdir, İslâm dininin en mühim esaslarına saldıran bir Müslüman, Şeriat hükümlerine göre idam edilir. Bilhassa Kaabız’ın yaptığı yalnız din esaslarıyla oynamaktan iba­ret değil, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun Iran Şiîliğiyle Avrupa Katolikliği arasında tutunabilmek için dayandığı sistemi de temelinden baltalamak demektir. Fakat buna rağmen nazariyesinin yanlış İlmî delillerle ispat edilip çürütülmüş olmadığı için, kazaskerlerin ortak karar verdikleri idam hükmünü Divan erkânı kabul etmemiş, Kaabız derhal serbest bırakılmış ve tarihçi Peçevî’nin deyimiyle: “Mülhidi Mülzem” (= Allahı inkâr eden ve bunun için susturulmuş olmayıp) Divan-ı Hümayundan çekilip gitmiştir!

Kafes arkasından bu sahneyi seyredip devletin manevî birliğini bozmaya kalkışmış şüpheli bir yabancının ulemâ tarafından idama mahkûm edildiği hâlde hükümet tarafından serbest bıra­kılmasına ve o müfsidin bozgunculuk propagandasını âdeta hükümetin himayesi altında devam ettirebilecek bir dokunmazlık kazanmış olmasına itiraz eden Sultan Süleyman, Vezirazam İbrahim Paşa’yi çağırtıp:

–     Bir mülhid Divanımıza gelür, hezeyana cür’et kılar ve mülzem olmaz; çıkar gider. Buna bais nedür?

dediği zaman ondan şu karşılığı almıştır.

–     Nice idelüm? Kazaskerlerimüz mesail-i şer’iyyeye âlim degüller ki mel’unu ilzam ve iskât ederler! (Ne yapalım? Kazaskerlerimiz şeriat meselelerini tam bilmiyorlar ki, aykırı iş yapanlan susturabilsinler!)

Bu telâkkiye göre, mukaddesata bile dil uzatmış bir adamın fikri ancak fikirle mağlup edile­bilir, fikre karşı kılıçla mukabele etmek doğru değil yanlıştır.

“Mülhidin mülzem olmadığından” şikâyet eden Padişahla o mülhidi ulemânın “ilzam ve iskât” edemediğinden müteessir olan hükümet arasında bu telâkki bakımından hiçbir fark yoktur. Osmanlı medeniyetinin azamet devrindeki büyük cephelerinden biri de işte bu fikir hürriyetidir.

Bu telâkkiye Sultan Süleyman da katıldığı için ertesi gün, ikinci bir celse akdedilmesini emretmiş, o zamana kadar yaptığı yıkıcı propagandalarla birtakım taraftarlar peyda etmiş olan Kaabız Molla o gece ihtiyaten göz altına alınmış ve Kanunî’nin emriyle ertesi gün, yani aynı yılın 8 Sefer = 3 Kasım Pazar günü akdedilen ikinci Divan toplantısına Hicrî 932 = Milâdî 1525- 1526 tarihinden beri meşhur Zembilli Ali Efendi’ye halef olan ve dine, edebiyata, lisâniyyata ve tarihe ait ikiyüz kadar eseriyle ilim tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden sayılan îbni Kemal lâkabıyla bilinen Şeyhülislâm Kemal Paşazade Şemseddin Ahmed Efendi ile o devrin en büyük âlimlerinden İstan­bul Kadısı Sadeddin Çelebi davet edilmiştir. İbni Kemal o celsede Kaabız Molla’nın nazariyesini “kemâli hilm üzre” dinledikten sonra kendisiyle uzun bir münakaşaya girişip İslâm esaslarım istinat ettirmek istediği davanın çürüklüğünü İlmî delillerle ispat ettiği için, nihayet söyleyecek söz bulamayan Kaabız. “Hatasını iz’an edinüp başın zemine salmıştır.” (Kusurunu anlayıp secdeye kapanmıştır.)

Türk idaresindeki fikir hürriyetinden istifade ederek aylarca menfi propagandalar, yapıp birtakım cahillerin zihinlerini çelmek suretiyle kendi vatanı olmayan bir memleketin birliğini bozan tehlikeli bir entrikacının safsataları birer birer meydana çıkarılıp boynunu bükmekten başka çaresi kalmadığı zaman bile kendisine hatasından geri döndüğü takdirde serbest bırakılacağı hem Şeyhülislâm, hem İstanbul Kadısı tarafından teklif edilmişse de kabul etmediği için nihayet pek doğru ve haklı olarak idamına hükmedilmiştir. Kaabız’ın idamı yalnız bir din meselesi değil, aynı zamanda bir millî emniyet ve selâmet meselesidir. O zamana kadar birtakım cahillerden taraftarlar temin eden bu şüpheli adamın bozuk fikrinde ısrar ettiği hâlde cezasız bırakılması toplumla ilgili bir tehlikenin göz göre göre beslenmesi demektir. Tabii artık bu durumun fikir hürriyetiyle hiçbir alâkası yoktur.

Herhâlde bu bir tek örnekten de anlaşılır ki eski Türkler her sahada olduğu gibi fikir hürriye­tinde de Batı Milletlerini yüzyıllarca geride bırakmışlardır. Bu misâlin önemi fikir hürriyetinin din ve iman sahasına bile şamil olduğunu göstermesindedir. Diğer sahalarda meselâ siyasî sahadaki misaller sonsuzdur. Bilhassa devlet işleriyle adamlarının tenkid ve aşağılatılmasına yığınlarla edebi yazılar ayrı bir çığır teşkil edecek kadar gelişmiştir. Bu siyasi edebiyatın şiddetli tenkidlerinden en büyük Padişahlar bile kurtulamamışlardır. Meselâ Kanunî Sultan Süleyman, Divan şairlerinin “Kehle-i İkbal” dedikleri Vezirazam Hırvat Rüstem Paşa’nın tezvir ve iftirasına kapılarak H. 960 | M. 1553 Nahcevan Seferinde büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı idam ettirdiği zaman şair Yahya Bey’in yazdığı kırk iki mersiyede Rüstem Paşa bu tarihî cinayetin başlıca sorumlusu olarak gös­terildikten başka:

Bunun gibi işi kim gördü, kim işitti aceb

Ki oğluna kıya bir serveri ömür meşreb*

diye padişah bile şiddetle tenkid edilmiş ve elden ele dolaşıp orduda büyük bir heyecan uyandıran bu müthiş eserinden dolayı Rüstem Paşa şair Yahya Bey’in “Nızam-i âlem için” idamını arzetmişse de, fikir hürriyetine kendi aleyhine bile riâyet eden

Kanunî:

– Bu makulelere kulak dutma ve intikam kastın etme!

diye reddetmiştir.

Bu medenî cesaret bazı seçkin şahsiyetlere münhasır sanılmamalıdır. Halkın ölçüsüz sesi şairin ölçülü sesinden çok keskindir ve bunları gösteren misaller ciltlerce eserler doldurulabilir.

İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;490-493

Bilge Oğuz Yay.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*