el-Akâidü’l-Adudiyye

KAADİ ADUDÜ’D-DİN EL-İCi; (*)

Abdurrahman b. Ahmed b. Abdu’l-Gaffar, büyük bir âlimdir.(700) Tari­hinde Şiraz nahiyelerinden “îc” de doğmuş, (756) da vefât etmiştir. Hazret-i Sıddık’ın neslinden olduğu rivayet edilmiştir. Rahmetullahi aleyh.

İlmi Mevkiî: Şafiî fukahasından olan Adudud-din> naklî ve aklî ilimler­de büyük bir üstaz idi. Tefsire, Kelâma, Fıkha, Edebiyata dair yazmış olduğu eserleri kendisinin mütefekkir, pek muktedir bir zat olduğunu göstermektedir. Kaadi Beyzâvi’nin talebesi Şeyh Zeynüddin el-Heyki’den ve diğer büyüklerden ilim ve irfan tahsil etmiş. Kendisi de Şeyh Şemsü’d-din el-Kirmani, Seyfu’d-din el-Ebheri, Allâme Tâftâzâni gibi pek fazıl talebeler yetiştirmiştir.

Adudü’d-din, büyük bir servete malik, âlicenaplık ile marûf bulunuyor­du. Talebelerine para yardım eder, servetinden başkalarını da istifade ettirirdi. Sultan Ebu Said zamanında bazı şehirlerde kadılık yapmış, Kaadü’l-Kudat un­vanına ulaşmıştır. Bilâhere vatanı olan “îc”e dönmüş, orada bir mes’eleden do­layı Kirman Hükümdarının zulmüne uğrayarak ölünceye kadar “Direymiyan” kafasında mahbus kalmıştır.

Eserleri: ’Tahkik’ut-Tefsir’’; 1442 sahifeden müteşekkil. Bir nüshası Hamidiye Kütüphanesinde (61) numarada mevcuttur. “Âdâb’ul-Bahs”, ”El- Elhiyat ves-Semiyat vet’tezlil”, “El-Akâid’ul-Adudiy; Kelâma dair muhta­sar bir eserdir. Buraya tercemesini aldığımız eser budur.” ”El-Mevâkıf’; Kelâ­ma dair olup Seyyid Şerif tarafından şerh edilmiştir. ”Er Risâlet’ul Adûdiyeye”, “Şerh’i Muhtasar’ı tbn’i Hâcib”, “El-Kavâid’ul-Gıyasiyye”, “Mukâtebat”… gibi değişik konularda bir çok eseri vardır. Rahmetullahi aleyh.

(*) Bu malûmat Tabakat’ul Müfessirin (Ömer Nasihi Bilmen C.II S.565)den kısaltılarak alınmıştır.

el-Akâidü’l-Adudiyye

(Eş’ari Akadi)

İmanların zelzele geçirmekte olduğu şu dönemde, îslâm Ehl-i Sünnet akidesini okuyucuya akmak yerinde olur kanaatiyla, büyük ülemanın özlü eserlerini sunmak dileriz.

Bu cümleden olarak, aşağıda bir makale boyunda, bir akâid risâlesi oku­yacaksınız. Biz kitaba ilâve veya (birkaç not dışında izah koymadık. Doğrudan aslını. Ama şerhlerinden yararlanarak türkçeleştirdik.

Risalenin ihtiva ettiği mesele ve hükümler Ehl-i sünnet ve cemaatın müşterek görüşleridir. İmanda hak mezhep iki koldan gelmiştir: Maturîdi ve Eşâri. Bu ehlinin malûmudur. Ancak risâlenin girişinde, Fırka-ı Naciye’den bahsedilirken; “Eşarilerdir” deniyor. Bu hem Maturîdi, hem Eşâri demektir. Zaten devamında da bu belirtiliyor. Müellif”Kadı Adudiddin Abdurrahman bin Ahmed el-îci”yi rahmetle anarak (ve­fat Hicri 756) eserini okuyalım:     .     ‘

Resulullah (sav) buyurdu ki:

“Ümmetim ilerde yetmiş üç fırka haline gelir. Biri hariç hepsi cehennem­liktir” Onların kimler olduğu sorunca da; “Onlar benim ve sahabelerimin yolu­na tam uyanlardır.” dedi.

İşte bu risâle de o kurtuluşa eren fırkanın akâidini tesbit ediyor. Bu fır­ka ise, Eşarilerdir. Muhaddislerden ve müslümanlann imamlarından selefle,Ehli sünnet velcemaatin toplu görüşleri şudur:

  • • •

Âlem hadistir. Hiç yokken Allah’ın (cc) kudretiyle halkettiği şeydir. Ve. bu âlem yokta olabilir.

Allah’ı (cc) bilmede istidlâl yolu şerân vacibtir. bu da, ya adetin cereyanı veya tevlid tarikiyle olur. Bunun için muallime de ihtiyaç yoktur. Geleceğe gö­re veya yeni keşif ve istidlallerle…”(1)

  • • •

Âlemin bir yaratıcısı vardır. O kadimdir. Olmadığı bir an geçmedi, geç­meyecek te: Onun varlığı vacib, yokluğu mümtenidir. (Zatına hastır varlığı. Bu­nun aksi de, onun zatına göre mümtenidir.”

Ondan başka ilâh yoktur. Bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf. Bütün nok­san isimlendirmelerden de münezzehtir. O her bilinebileceği bilir. Her varlığı idare eder. Mütekellim, diri, işitici, görücüdür.

O noksan sıfatlardan beridir. Benzeri, dengi, eşi, ortağı yoktur. Ona yar­dımcı yoktur, başka şeye hulûl etmez. Onun zatıyla sonradan olma şeylere (ka­im) dayanmaz (onlara ihtiyaç ve alâka duymaz) bir şeyle birleşmez de….

O cevher değil, âraz değil, cisim değil, mekân tutmaz yönü yok… Orada burada diye ona işaret de olunamaz… Onun hakkında hareket, intikal (yer de­ğiştirme) cehalet, yalan asla düşünülemez.

  • • •

Yüce Mevlâ âhirette kullarına görünecektir. Bu, cihetsiz, mekânsız, cephesiz olarak gerçekleşecektir. (Yüz yüze, karşı karşıya değil).

Allah (cc) ne dilerse o olur, neyi ki dilemedi o olmaz. Öyleyse, küfür ve günah onun yaratması ve iradesi ile gerçekleşir, rızasıyla değil.

O ganidir, zatında ve sıfatında bir şeye ihtiyacı yoktur.

Onun üstünde hükmeden yoktur. O halde, onun lütfetmesi, uygunu ya­ratması, birine çektiği eleme karşı taviz vermesi gerekeceğini tasavvur etmek caiz olmaz.

Yani: İtaatli olana sevap vermek, kusurundan ötürü azabetmek ona va­cip değildir.

Aksine sevap verirse fazlındandır. Azabederse adaleti icabı olur… Kötü­lük ondan sadır olmaz. Onun işleri ve hükümleri çevre, zulme nisbet edilemez.

Allah (cc) dilediğini yapar istediği gibi hükmeder. Onun işlerinde garaz yok. Ama, yarattığında ve emrinde hikmeti gözetir. Bu ise, lütuf ve rahmeti; gereğidir; onu zorunluluktan dolayı emretmez… Onun dışında hüküm koyan yok.

  • • •

O halde akılda eşyanın iyisi veya kötüsünü kavrama yetkisi yok­tur. İşleri de sevap ve azaba vesile oluşu da; iyilik (Hüsn) şeriatın iyi görüp gösterdiği, kötü (Kubh) da şeriatın kötü dediğine bağlı olduğun­dadır.

Bir fiilin iyi veya kötü oluşu yönünden gerçek veya itibari sıfatı yoktur. Eğer durum aksi olsa, mesele de ters olurdu (Fiil aslında iyi olunca şer’in tesbiti gerekmezdi. Veya iyiye kötü, kötüye iyi demek mümkün olurdu.)

  • • •

O bölünmez, parçalarına ayrılmaz, sınır ve sonu yoktur. Sıfatları zat yö­nünden birdir, taalluku yönünden ise sonsuzdur.(2)

Onun takdir ettikleri arasında azlık çokluk, aralarında bir nisbet değil­dir. Onun için, ziyade ve noksan mahlûkatındadır.

  • • •

Allah’ın (cc) dişilik erkeklik düşünülmemek kaydiyle melekleri vardır. Onların kanaatları iki, üç veya dörtlü alabilir… Onlardan Cebrâil, Mikâil, Az­rail ve İsrafil belli vazife ve derecelere sahiptir. Onlar âsi olmaz, hep Allah’ın emirlerini yerine getirirler.

  • • •

Kur’an Allah’ın kelâmıdır. Mahlûk değildir. Mushaflarda yazılmış, dille okunur. Yazılı olmak, yazıdan ayrı; okunur olmak, okumaktan ayrıdır. Ezber­lenmiş olan da hıfzdan başkadır.

Allah’ın (cc) isimlerine gelince, onlar tevkifi (nasla sabit)dir izafi değil. (Ve gerçektir.)

  • • •

Âhiret hayatı haktır. Cesedler haşrolunur, ruhlar yerine döner… Ayni şe­kilde ceza, hesap, sırat ve mizan’da haktır. Cennet, cehennem de yaratılmış haldedir. Yani cennet ehli cennette, kâfirler ise cehennemde ebedi kalırlar. Müslim olan ise, büyük günah işlemiş olsa bile ebedi cehennemde kalmaz, en sonunda cennete gider.

Küçük günahların bağışlanması ise tevbesiz de olsa caizdir.

Allah’ın (cc) izin vereceği herkesin şefâatı da caiz olup, Resulûllah’ın (sav) şefâatı ise ümmetinden büyük günah işleyenleredir. O, bu insanlara şefa­at eder. O’nun isteği de reddedilmez inşaallah…

Kabir azabı haktır. Münker ve Nekir’in suali haktır.

• • •

Peygamberlerin mucizelerle desteklenerek gönderilmesi haktır ve Adem’den son Peygambere (sav) kadar bu olmuştur. Ondan sonra da peygam­ber gelmiyecektir.

Peygamberler, küfürden ve büyük günahlardan beri ve korunmuşlar. Va­hiy gelişinden önce de sonra da… Onlar meleklerin hepsinden de üstündürler.

Rıdvan bey’atı(3) ve Bedir savaşında bulunanların hepsi öbür ashabdan daha üstündürler.

Evliyanın kerâmetleri haktır. Allah (cc) bu nimetiyle dilediği kimseye ikram eder, dilediği kulunu da rahmetiyle seçip üstün kılar.

Resulûllah’tan (sav) sonra hak imam Ebubekir Sıddık (ra)dır. İmâmeti (Halifeliği) îcma ile sabittir. Rasulullah’tan (sav) ise herhangi bir kimsenin (imamete tahsisine) dair nass yoktur. Ondan sonra Omer-Faruk, sonra Osman Zin-nureyn ve Aliyy’ül-Mürteza (ranhüm) gelir…

Üstünlük sıraları da aynı sı­raya göredir. Üstünlük ise Allah (cc) indindeki sevaba göredir.

Yoksa, şöhret, neseb ve benzeri şeylere değil…

  • ••

Küfür, imanın zıddı ve yokluğudur. Öyleyse, hiçbir kıble ehli küfürle it­ham edilemez. Ancak: Alim, kadir, muhtar olan Haliki inkâr ile olabilir…

Bir de, şirk, peygamberliği inkâr. Resulullah’ın (cc) bildirdiği ve ister is­temez herkes tarafından bilinecek şeylerden(4) birini inkâr, veya üzerine icma ümmet vaki olan (kesinleşmiş esaslardan) bir şeyi inkar… Ya da haramları he­lâl saymakla…

Bunun dışındaki şeyleri inkar eden ise, bid’atçı olur, kâfir denmez. Mese­la, Allah’a (cc) cisim demek gibi… Ama tevbe şarttır tabii. Ve onun ihsanı lütuf ve rahmeti icabı, bu tevbe makbuldür.

  • • •

Emribil-maruf ta emredilen şeye göredir. İş vacipse o da vacibolur, mendupsa emri bil-ma’ruf ta mendup olur, ancak, fitneye götürücü bir tutum ve du­rum olmamalı…

  • • •

Makbuliyet umulur, tecessüs caiz olmaz… Allah (cc) seni bu sağlam aki­de üzre sabit kılsın.

Gerektiği ve kendisinin razı olacağı şekilde de ameller na- sibetsin… Amin.

 

Ali Nar – Akaid Risaleleri,syf;126-129

 

NOTLAR:

1-Talimiye mezhebinin iddiasına cevaptır: Onlara göre her donemde masum bir mu­allime ihtiyaç vardır.

(2) Zaı tek olduğundan sıfatı da tektir. Ama eşya ve olaylan yaratış yönünden, tecel­li ediş sonsuzdur.

(3) Hudeybiye’de ki, Bey ata katılanlar.

(4) Zaruriyat-ı diniye açıkça bildirilmiş olan; farzlar, haramlar, helâllar; namaz, oruç gibi.

 

 

 

Yazar: Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*