Ekonomiye Hâkim Olan Değerler

Ahlaki değerlerle gelişen ekonomik sistemin yetersiz olacağını savunan düşünce, tüketim davranışında bencilliği ve çıkarcılığı ön planda tutar. Kapitalist anlayışa sahip olan klasik iktisatçılardan Adam Smith’in teorisine göre “Ahlakla ekonomi birbirinin zıddıdır.” İnsanı motive eden şeyin, kendi menfaati olduğunu düşünen Smith, ahlakın maddi çıkarlara zarar verdiğini ve bu sebeple ekonominin kayba uğradığını iddia eder.

Modernizm, iş yaşamında rüşveti teşvik edip, yolsuzluğa ve kolay para kazanmaya kapı aralayarak insanlardaki bencilliği körüklemiştir. Parası olanın tembelleştiği ve diğer insanlara karşı duyarsızlaştığı, “bananecilik” düşüncesinin geliştiği bir toplum, paylaşımcılığa da zarar vermiştir. Neticede bireysel sorumlulukla sosyal sorumluluk arasındaki denge bozulmuş, bu da ekonomiye yüksek faiz oranlarıyla yansımıştır. Tembelliğin yaygın olduğu toplumlarda üst gelir grubuna dahil olan insanlar, gelirlerine güvenerek çalışmaktan uzak durdukları için Faiz oranları tepe noktalara çıkmaktadır. Buna karşın alt gelir grubu ise, neredeyse onların yerine de çalışarak, hayatlarını kazanma çabasındadır.

Bu noktada dinlerin getirdiği ahlak yasalarına baktığımızda; bu yasalarda insanlardaki egoizmi gidermeye ve toplumsal yardımlaşmayı tesis etmeye yönelik kurallar olduğunu görürüz. Birçok dinde var olan insaf kavramı, yoksul ve düşkünlere yardım etme gibi davranışlar, kişiye sosyal sorumluluklarını hatırlatmak içindir. Toplumsal alandaki mesuliyetlerin aracı olan kurumların etkin şekilde işlemesi için, toplumun ahlaki tercihlerinin ne kadar önemli olduğu, modern hayatın birçok tecrübesinden sonra ortaya çıkmıştır.

Cemiyetin ahlaki tercihlerinin topluma ait bütün kurumlarda geçerli olmasının yolu, bireyin grup içindeki faaliyetinin nelerden etkilendiğini bilmekten geçer. Çünkü kişisel seçim ler, aynı kara parçası üzerinde yaşayan insanların ekonomik faaliyetlerini, sosyal hareketlerini ve hatta paranın yönünü tesiri altına alır. Bu nedenledir ki genel erik kurallar, piyasa ekonomisi üzerinde belirleyicidir. Emeğin değerini arttıran ahlaki vurgular, ekonomide üretimi hızlandırırken gereğinden fazla tüketim bu değeri zayıflatmaktadır. Örneğin piyango oyunlarının yaygınlığı, insanları kolay yoldan para kazanmaya sevk ettiği için çalışma hayatındaki faaliyetleri zayıflatmıştır.

Şu an içinde yaşadığımız kapitalist sistem, mantığı dışlayarak toplumun kendiliğinden doğan bir düzen içinde bulunduğunu; insani ve etik değerlerin, yapılan işlerin sonuçlanmasını yavaşlattığını söylemektedir. Antikçağ’da geçerli olan toplumsal kurallar, bu yüzyıla adapte edilmeye çalışıldığında ortaya çıkan şey, modernizmin ahlaki bunalımıdır. Fakat bu noktada çoğu kimsenin gözden kaçırdığı bir şey vardır; o da modernizmin ahlak kavramını bilerek dışlamış olmasıdır. Sistem, bilim adına insanlara yön veren davranış ve düşünce kalıplarını bir kenara itmiştir. Ancak deneme-yanılma yöntemiyle elde edilen sonuçlar bu kuralsızlığın nelere mâl olduğunu onaya koyduğunda, etik değerler tekrar gündeme gelmiştir.

Batılıların ve materyalist inanıştakilerin bulanık olduğunu düşündükleri için kabul etmek istemedikleri niyet ve irade gibi mefhumları, bugün yeniden elde etme ihtiyacı hissedilmiştir. Bir davranışın maksadını göz ardı ederek “İyi niyederden sonuç çıkmaz” düşüncesi ve insanın iç dünyasının adeta yok sayılması, davranışların referansı olarak kabul edilen akılcılığın göstergeleri olarak kabul ediliyordu. “Ahlak bilimsel bir kategori değildir” söylemiyle ifade edilen ve toplumun sosyal dokusunu ihmal eden modernist düşünceye karşı, çağdaş ahlakçılar, değerlerin gücünü inkâr ettiklerini fark etmiş ve erdemlerin insanın doğasıyla ilişkili olduğunu söylemeye başlamışlardır. Ekonomideki arz-talep dengeşinin ihtiyaçlar değil, insan tabiatının kimi özellikleri tarafından tayin edildiğinden bahsedilmesi, bu farkındalığa bir örnektir. Eğer gerçekte, ekonomi ihtiyaçların sırtında ilerleseydi, herkesin ihtiyacı karşılanır ve harcama bir noktada biterdi.

Kapitalist sistemin üretimi hızlandırma yolu, tüketimi arttırmaktan geçer. Tüketim modern insan için kutsal bir noktada bulunurken, elindeki sermayesine güvenmekten çok üreterek var olan kişi, ahlaki tercihlerini bu değer üzerinden oluşturacak; neticede yapılan tercihler de piyasa ekonomisini etkileyecektir. Bu konu, kâr etme güdüsünün mukaddes kabul edildiği kapitalist sistemlerde de, bu dürtünün ahlaksızlık olarak nitelendirilip tamamen reddedildiği sosyalist sistemlerde de kısmen yanlış algılanmıştır. “Devletçi” yaklaşımda olanlar, sırtlarını bu güce dayayarak devleti bir geçim kapısı gibi görüp, kendilerini güvende hissetmek isterler. Bu düşünce yapısında olanların girişimci ve çalışkan insanları “üçkâğıtçı” olarak görme eğilimleri vardır.

Diğer yandan kapitalist görüşün savunucuları ise, piyasa ekonomisine “avanta ekonomisi” gözüyle bakmaktadırlar. Piyasa ekonomisinin avanta ekonomisine dönüşmemesi ve devletin sadece düzenleyici olarak kalması için serbest piyasanın, toplumun ahlaki tercihlerini göz önünde bulundurarak geliştireceği bir sisteme ihtiyaç vardır.

Modern felsefenin argümanlarıyla donanmış olan Batı’nın son zamanlara kadar görmek istemediği erdemler, üretimde kalitesiz mala karşılık yüksek fiyat oluşumuna sebep olmuştur. Ancak şimdilerde Batı dünyası, modernizmin bir sonucu olan ”Sen çalış, ben yiyeyim” düşüncesini ortadan kaldırmak ve toplumdaki tembelliğin önüne geçmek için, ahlaki dokunun ekonomide önemli bir belirleyici olduğunu savunmaktadır. Buna paralel şekilde, her kurum kendi ahlak anayasasını vücuda getirmekte ve müesseselerde çalışmaya başlayanlar, dürüst olacaklarına, dışarıya sır taşımayacaklarına ve yalan söylemeyeceklerine dair yemin etmektedirler.

Nevzat Tarhan – Güzel İnsan Modeli,syf.42,45

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir