Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir

Ehli Sünnet vel Cemaat Hak Yol Üzerindedir

İsrâil oğullarının başına zaman zaman gelen belalar ~iki ayak­kabının birbirine hizâdarlığı gibi- ümmetimin başına da gelecektir. Şayet onlardan biri alenen anasına gelmişse, ümmetim de o İşin aynısını İşleyecektir. Şübhesiz İsrail oğulları yetmiş iki millete ay­rıldı. Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır. Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.”

Ashab: “Bunlar kinlerdir ya Rasûlallah?” dediler.

“Beytim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey(itikad, amel ve ahlak)dır.” buyurdu.

İttiba’ Ehli Sünnetedir’ adlı eserde, bu hadîs-i şerifin üzerinde durulmuştur. Denilebilir ki bu eserimiz, sadece bu hadîs-i şerifin şerhidir “Ehli Sünnetin Nazarı” adlı eserimiz, sadece Ehli Sünnet vel-Cemaat- itikadının zabtedilmesi üzere yazıldığı için, bu meselede yine bu hadîs-i şerifin üzerinde duralım.

1-Zaman zaman riyâset, şöhret, servet, şehvet puttan insanların ruhlarına hükümran olmuştur.

Allah Teâîâ bu nimetleri bazı kullarına vermiştir. Kimisi, bunların emanet ve Allah Teâlâ’dan bir nimet olduğunu idrak etmiş, herhangi bir peygamberin davetine ulaştığı veyahud davetin ona ulaştığı zaman da, peygamberlerin davetine icabet etmiştir. Bu icabetle şereflenen insan­lara Ehli Tevhîd ve İslam milleti denilir. Din de budur. Mûsâ aleyhiselam’ın, İsâ aleyhisselâm’ın, Dâvûd aleyhisselâm’ın ve Hazreti Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in daveti de bu dînedir.

“Gerçekte Allah nezdinde (Allah Teâlâ’nın hoşnut olup kabul edece­ği) din İslamdır…” [Âli imrân/19]

Dikkat edilirse, ‘el islamu’ kelimesi, ma’rifedir. Yani din = millet, Allah Teâlâ’nın peygamberlere bildirmiş olduğu ve yüz yirmi dört bin pey­gamberin ittifakla tebliğ ettikleri din, doğrusu onlarca tanınmış olan din, onların tarif ettiği İslamdır. Bunun dışında din diye bir şey yoktur. Bunun dışındaki inançlar, insanların hislerine kapılıp ihdas ettikleri ekollerdir.

İşte bu hisse kapılanlar, Allah Teâlâ’nın bildirmiş olduğu dîni terk ederek, Allah Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu şöhret, servet riyâset şehvet nimetlerini kendilerinden bilerek put edindiler; ve ona taptılar. Peygamberlerin davetine mukabil isimler buldular; ve anlamsız yahud sahibsîz isimlere taptılar. Böyle olunca yahudi ve hristiyan bilginlerinden birçoğu, reislerinden yahud ellerindeki sen/etten yahud tasladıkları şöh­retten korktular, egoizme girdiler, dinlerini, korktuktan veya sevdikleri kimselerin istek ve arzularına uydurdular. Bu uydurmayla yetmiş iki fırkaya ayrıldılar, ki Allah’ın Rasûtü sallallâhu aleyhi ve sellem:

“Şübhesiz İsrail oğulla­rı yetmiş iki millete ayrıldı.’ cümlesiyle beyan buyurdu.

2 –Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra, yine şeytan ve şeytan kalbli insanlar hemfikir olup, Tevhîd dînini yani İslâmî, hevâ ve heveslerine uydurmak istediler. Fakat gerek zalim reisler olsun ve gerek başkaları yani İslam dîninden hariç düşmanlar otsun, Hulefâi Râşıdîn’in hayatında muvaffak olamadılar. Ne kadar saldırdılarsa da ya­hud birtakım yaldızlı ılkaatlarıyla fitne ve fesadı çıkardılarsa da, Tevhîd dinini bozamadıkları gibi, Ehli Tevhidi de Tevhitden uzaklaştıramadılar. Çünkü ashab ve tâbiîn, tebe-i tâbiin; Hulefâi Râşidîn’in anlayışlarıyla ve ashabdan fakih olanların istınbaî ve ictihadlarıyla ‘ amel ettiler. Benliklerini, onların benliklerinde yok ettiler. Doğrusu, benliklerini ortadan kaldırıp halkı onlara davet ettiler.

Üçüncü asrın sonlarından itibaren bugüne kadar, Ehli Tevhidi, tevhidden ve İslamdan uzaklaştırmaya çalıştılar. Derken Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in buyurduğu gibi, onun ümmeti de yetmiş üçten fazla fırkalara ayrıldılar. Onun buyurmuş olduğu gibi de oldu. Nitekim bunu da  “Halbuki ümmetim de yetmiş üç millete ayrılıp parçalanacaktır.” cümlesiyle beyan etti.

Görülmez mi, bugün müslümanlar, yahudi ve hristiyanların Örf ve âdetlerine uymaktadırlar. Onları örnek almaktadırlar, işte Örnek alanlar ve almayanlar arasında büyük bir mücadele meydana gelmiştir. Fakat işin kökü, yine de riyâset ve servete göz dikmekten başka değildir.

Tefrikaya düşenler, kök itibarıyla yetmiş üç, teferruatıyla üçyüz küsur fırkanın hepsi ateştedir, biri müstesna. O da Rasûlullah’ın tarif bu­yurduğu üzere, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiînce ma’rûf olan Ehl-i sünnet Cemaattir. Yani, ashabın ve ashabın ardınca gidenlerin itikadında, ahlakında olup, onlar gibi ibadet edenler, yasaklardan sakınanlardır.

Bu cemaat müstesna olmak üzere, bunlardan başkası, hepsi ateştedir. Nitekim bu da “Hepsi ateştedir, bir tek millet müstesnadır.” ifadesiyle buyrulmuştur. “Ateştedir” kelimesi, ebediyetle kaydedilmediği için, birçok ehli ilim dediler ki: Ateşe girenler de iki kısımdır:

Birincisi, Tevhid ve inancını bozmaksızın, iç ve dış düşmanların ilkaatına kulak verip, yahudi ve hristiyanlara örf ve âdette uyup günah işle­yenlerdir. Bunlar muvakkat olarak ateşe girecekler; ya şefaatle yahud mücerred afuv-u İlâhîye ile ateşten çıkacaklar veyahud cezalarını çek­tikten sonra çıkacaklar. Bunlar dahi Ehli Sünnetten sayılıp, islâmın sapık kolları yani kebâir işleyen; yahud bid’ate dalıp, bid’atiyle tekfir edilme­yen müslümanlardır.

İkincisi, Tevhidde bile gayrı müslimlerin telkin ve ilkaatlarına aldanıp imanını kaybedenlerdir. İşte bunlar ebediyen ateşte kalacaklardır. Hakîkî cehennemlikler de bunlardır. Bunlardan bir kısmı, İslam dînini reddet­mekle; bir kısmı, istihlâl-i ma’siyet yani Allah Teâlâ’nın yasaklarını helal saymakla; bir kısmı da istihfaf, yani şer’î hükümleri hafife almakla, iman­la şereflendikten sonra tekrar küfre dönenlerdir. Allah Teâlâ bütün müslümanları bundan korusun.

Demek, Ehli Sünnet velCemaate düşmanlığın iki sebebi vardır:

Birincisi, riyâset, servet ve şöhret gibi istek ve arzulara göz dikerek, Ehli Tevhidi kendilerine uydurmak arzusudur. İşte bu arzu kendilerinde hükümran olanlar, fitne fesadı çıkarırlar, müslümanları birbirine düşürür­ler, hak mezheblere saldırırlar, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiînin ölçülerini ortadan kaldırıp benliklerini ve ölçülerini ortaya koyarlar. Ekseriyet bu fitneciler, İslam kisvesiyle müslümanlara saldırırlar. Nitekim Havâricîler bu kisveye bürünerek Şîr-i Hudâ Hazreti Ali kerremallahu vecheh ve anhu’nun karşısına geldiler. Kendilerini hak üzerine ve Pey­gamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in maiyetiyle üstün şerefi kazanan Hazreti Ali radıyallahu anhu’yu bâtıl üzerine gördüler. Şuursuz insanlar her zamanda böyle yaparlar.

İkinci sebebi, gayrı müslimin debdebelerine, hayat ve felsefelerine, fen ve sanatlarına, istidrac mesâbesinde olan terakkiyelerine göz dikip, kısmen veya büsbütün Allah Teâlâ’nın insanlara sevk etmiş olduğu dîni = kanun ve nizamlannı ortadan kaldırıp, beğendikleri nizam ve kanunları ortaya koyarlar. Bunlar da, müslüman görünen fâsıklardır veya kafirler­dir. Bunlar dahi İslam fikriyle yani “Müslümanım” demekle fitne ve fesadı çıkarırlar.

İşte bu iki sebebden dolayı Ehli Sünnet velCemaate saldırırlar. Bu saldırı, Hazreti Osman radıyallâhu anh’ın zamanından başlayarak ve şimdiye kadar devam etmektedir. Demek Ehli Sünnet vel-Cemaatten olmayanlar veyahud Ehli Sünnet vel-Cemaatten olup cehalete sapla­nanlar, Selef-i Sâlihîne saldırırlar. Böyle saldırıcı kim olursa olsun, Ehli Sünnetten ayrılmıştır. (1)

Şu bir kaidedir: Bir fikri ortadan kaldırmak için, mutlaka başka bir fik­ri yerine getirmek gerekir. Elbette Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikadını orta­dan kaldırmak için, müslümanlardan sapık kollar da, bazı düsturları, kai­de ve usulleri ihdas etmişlerdir. Müslüman her zaman uyanık olmalıdır.

Ehli Sünnet vel-Cemaat denildiği zaman, Eş’arîler ve Mâturîdîler kasdedilir. Nitekim Hayâlî, Şerh-ul-Akâid’in hâşiyesinde diyor ki: «Bizim diyarımızda, Horasan’da, Irak’ta, Şam’da Ehli Sünnet velCemaate Eş’arî denilir. Bunlar Ehli Sünnet vel-Cemaattir. Maverâunnehir ve birçok ülke­lerde ise, Ehli Sünnet vel-Cemaate Mâturîdî denilir. Mâturîdîlerde, İmam Ebû Mansûr’un ashabıdır. Bu iki taife arasında, tekvin ve başkası gibi bazı meselelerde ihtilaf olunmuştur.» Kestelî de buna ilaveten şöyle der: «Horasan, Irak, Şam ve birçok ülkelerde, Ehli Sünnet vel-Cemaate Eş’arî derler. Eş’ariler de, Ebu-l-Hasen el-Eş’arî’nin ashabıdır. İlk kez muşârun ileyh, Ebû Ali el-Cebbâî’ye muhalefet ederek, mezhebinden Ehli Sünne­te, doğrusu Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine dönmüştür. Bu takdirde Ehli Sünnet vel-Cemaat, ashâb-ı kiram radıyallâhu anhum’un yolu demektir. Ki Maverâunnehir’de bunlara Mâturîdî denilir.»

İmam ibnu Subkî, Şerh-u Akîdet-i ibn-il-Hâcib adlı eserinde diyor ki: «Ehli Sünnet vel-Cemaat, bir tek akîde üzerinde ittifak ettiler. Allah Teâlâ’ nın hakkında vacib, caiz ve muhal olan sıfatlarda ihtilaf etmediler. Ancak bu itikada ulaşabilecek bazı meselelerde ihtilaf ettiler. Yani delillerde ihtilaf ettiler.

Uzun araştırmadan anlaşılıyor ki, Ehli Sünnet velCemaat üç taifedir:

Birincisi, ehli hadistir. Bunlar, sadece Kitab ve sünnete dayanırlar; bundan başkasına iltifat etmezler. Bunların delilleri, Kitab, sünnet ve içmâı ümmettir.

İkincisi, fikir, sanat ve aklî delillerle meseleleri muhkemleştiren taifedir. Bunlara Eş’arî ve Hanefî denilir. Eş’arîlerin imamı, Ebu-I-Hasen el-Eş’arî; Hanefîlerin imamı ise, Ebû Mansûr el-Mâturîdî’dir. Bunlar aklî delillerde ve maksadlarda müttefiktirler. Sem’î delillerden aklın mümkün gördüğü meselelerde de müttefiktirler. Ancak maksad olan bazı itikadî meselelerin delillerinde, mesela tekvin ve taklid meselelerinde ihtilaf ettiler.

Üçüncüsü, keşif ve ehli vicdan taifesidir. Bunlara söfiyye denilir. So­filer de bidayette, ehil nazar ve istidlal, yani Eş’arî ve Mâturîdîler gibi­dirler,. Nihayette ise, keşif ve ilhamla hükmederler.»

Hafız Zebîdî diyor ki: «Malum olsun ki, İmam Ebu-l-Hasen ve İmam Ebû Mansûr radıyallâhu anhumâ, İndî meselelerden son derece sakın­dılar. Bir bid’ati ihdas etmediler. Mezhebleri, ashab, tâbiîn ve tebel tâbiî- nin yolundan ayrılmamıştır. Bilakis Selefin itikadlarını, aklî ve naklî delil­lerle esaslaştırdılar. Mesela İmam Eş’arî, İmam Şâfiî’nin görüş ve ictihadlarını, açık nasslarla teyld ederek mezhebine yardım etmiştir. İmam Mâturîdî ise, aynı yolla İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini aklî ve naklî delillerle takviye etmiştir. Her ikisi de ehli bid’atle savaşmışlar; ve Allah Teâlâ onları muvaffak kılmıştır. Filhakîka cihadın aslı da, bunların yaptık­ları cihaddır. Bu takdirde bunlara intisab, ashab, tâbiîn ve tebei tâbiîne intisabdır. Bunlara bağlanmak, onlara bağlanmaktır. Nitekim Izzeddin Abdisselam diyor ki: “Şâfiîler, Mâiikîler, Hanefîlerin kısm-i a’zamîsi ve Hanbelîlerden ehli fazîlet, İmam Eş’arî’nin itikadı üzere icmâ’ ettiler. Ni­tekim imam Eş’arî’nin muasırlarından Ebû Amr-u ibn-ul-Hâcib, Mâlikî ol­duğu halde ve Hanefîlerin şeyhi olan Şeyh Cemâleddîn de Hanefî oldu­ğu halde, Eş’arî’nin itikadı gibi eser yazdılar.” İmam Takyeddîn İbnu Subkî, ibnu Abdisselâm’ın bu naklini tasvib etmiştir.»

Onların zamanından şu ana kadar, onlardan hiçbir âlim, hiçbir âlimi tekfîr, tebdî’ ve tefsîk etmemiştir. Bu da onların hak yol üzerinde olma­sına delildir.

İmam Takyeddîn-is-Subkî, nazmen ve neşren yazmış olduğu “Ehli Sünnet Arasındaki İhtilâfî Meseleler” risâlesinde şöyle der: «En faydalı ilim, Kur’an, sünnet, fıkıh, usûl-u fıkıh ve nahuv ilimleridir. Bu iiimieri, akidesi sağlam, kelam ve Yunan felsefesinden ictinab eden zevattan öğrenmelidir. Aslında kelam ve Yunan felsefesi gibi zarar veren hiçbir ilim yoktur. Hakîkatte ikisi de birdir; İlâhî ilimlerdir. Ancak Yunanlılar, ilâhiyat ilimlerini mücerred akıllarından çıkarmaya çalıştılar. Ehli kelam ise, hem akıl ve hem nakil yoluyla çıkarmaya çalıştılar. Ehli kelam da, üç fırkaya ayrıldı. Birincisine, akıl ciheti galebe çaldı. Bunlara Mutezile de­nilir. İkincisine nakil tarafı galebe çaldı. Bunlara Haşeviyye denilir. Üçün­cüsü, aklı ve nakli bir arada tutarak, akıl yoluyla nakilden, yeril yerinde delilleri çıkarttılar, işte Ehli Sünnet velCemaat de bunlara denilir. Ashâb-ı Kiram, tâbiîn ve müslümanların kısm-i azamîsi bu itikaddadırlar. Mutezililer, üçüncü asrın başlarında devlet mekanizmasını ele geçirdi­ler. Halîfe ve padişahların gazabî kuvvetlerini tahrik ettiler. Onlarla Eş’a-rîler arasında birçok nizâlar meydana geldi. Onlar, Yunan felsefesine dayanarak aklî delilleri muhkemleştirdiler. Eş’arîler ise Kitab ve sünnete dayanarak aklî delilleri muhkemleştirdiler. Kitab ve sünnet üzere işi tesis ettiler. Adaletle hükmettiler. Mu’tezileler, Yunan felsefesine hayran kal­dıklarından dolayı, ümmet İçerisine birçok şerleri, fitne ve fesadı soktu­lar.Haşevîlere gelince, bunlar da rezil ve cahil bir taifedir.

İmam Ahmed’e nisbet edilirler, imam Ahmed bin Hanbel, onlardan beridir. Bunla­rın İmam Ahmed’e nisbet edilmesinin sebebi de, İmam Ahmedin, Mute­zilenin zulmüne karşı baş kaldırarak, işkencelerine tahammül gösterme­si ve delillerini reddetmesidir. Haşevîler, Imam’ın bazı sözlerini nakle­derler; cehaletlerine kapılıp kötü itikadları yayarlar. Her sonra gelen, Ön­cekisine uyup gidiyor. Şu ana kadar onlar içerisinde muayyen bir imam yoktur. Bunlar devlet reislerine tâbi’ olurlar. Matteessüf bazı Şâfiîler, bazı ehli hadis, onların dalâletine girmektedir. Bunun için Ibnu Asâkir, böyleleri meclisine sokmaz; ve tâbi’lerini onlardan sakındırırdı.»

İmam Takyeddîn-i Subkî’nin naklinden anlaşıldığı üzere ve şu anda müşahade ettiğimiz gibi, tahrifçilerin kısm-i â’zamîsi, Avrupa ilimlerine hayran kalarak, felsefî, mücerred aklî görüşlerle yola çıkmaktadırlar. Neredeyse ayet ve hadisleri, zan ve tahminlerine uydurmaya çalışırlar. Diğer bir takım, bunlara karşı çıkarak, ayet ve hadis meallerini zâhirine hamledip müslümanların itikadını bozmaktadırlar. İşte Ehli Sünnet vel- Cemaatin bu iki yoldan da sakınmalarından dolayı, dâhilî olarak da bunlar düşmanlık yaparlar. Gavurların müslümanlara saldırmaları bir taraf, bunların saldırmaları bir taraf… Onun için bu eserde, Ehli Sünnet vel-Cemaatin haricinde yetmişten fazla sapık itikadları nazar-ı itibara alarak, Ehli Sünnet velCemaatin yolunu tesbit etmeye çalıştım.

Ebû Bekr-il-Varrâk, va’zederken bir adam soru sormuş; “Bunu bil­miyorum.” deyince, soru sahibi: “Bilmiyor musun, minbere çıkmakla in­san yükselmez.” demiştir. Bunun üzerine Ebû Bekr-il-Varrâk kuddise sırruh da: “Bilgim nisbetinde şu minber kadar yükseldim. Eğer cehaletimin nisbetinde yükselseydim, göklere kadar çıkardım.” Evet, fakir de, ilmi nisbetinde Ehil Sünnet velCemaatin görüşlerini ortaya koymuştur. Eğer cehlim nisbetinde ortaya çıksaydım…

Hâsılı, Ehli Sünnet velCemaate, sapıkların düşmanlığının yegâne sebebi, tatbîk-i islamdan aciz kalmalarıdır. Onların acizlikleri, onları sev­giden çevirip düşmanlığa saptırmıştır, önüne gelen kitab yazar; karalar, çizer. Kimisi “bilim adamı” der; kimisi “ayet, hadis” der. Buna çok dikkat çekmeliyiz. Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikâdî ve amelî ölçüleri, tevâtür senedlerle zamanımıza ulaşmıştır.

Fırka-i Nâciye de, Ehli Sünnet vel-Cemaattir. Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, bu fırkayı:

 “Benim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey (itikad, amel ve ahlak)dır.” cümlesiyle beyan etmiştir, Ashâb-ı kirâmın itikadı, ahlakı üzere olup, ma’rûfu emreden, münkerattan sakındıran ve kebâir-i terk eden, onlar gibi ibadet eden, Ehli Sünnet vel-Cemaattir.

Onların yolunda olmak farzdır, işte bu itibarla İbrahim Hakkı şöyle dedi;

Hep ashâb-ı güzîn u tâbiîn u müctehidînin
Ne ki var Ehli Sünnet vel-Cemâat cümle Ehlullah

Tüm ashâb-ı güzîn, tâbiîn, müctehidler, hepsi, Ehli Sünnet velCemaattir; Allah’ın dostlarıdırlar.

Kamûnun i’tikâdı bu yüzon beyt içre bil Hakkı!.

Budur hak mezheb ancak bunda sâbit eylesin Allah

Ey Hakkı!.. Artık onların itikada dair ölçülerini, yukardaki yüzon beyt içerisinde bil.Budur hak mezheb. Allah Teâlâ bizi bu itikad üzere sabit etsin.

İbnu Abdilberr’in Câmiu Beyân-il-İlmi adlı eserinde, İbnu Esîrin Câmiu-I-Usûl adlı eserinde tahric ettikleri bir hadîs-i şerifte İbnu Mes’ûd radıvallâhu anh şöyle buyurmuştur:

“Kim bir âdeti yol edinmek isterse, vefat edenin yolunu yol edinsin. Çünkü muhakkak diri üzerindeki fitneden emin olunmaz.Onlar (ölüler) Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabıdırlar. Bu ümmetin en üstünleridirler. Kalb olarak en doğrudurlar. İlim olarak en derindirler. Zorluğa en az katlananlardır. (Yani, ibadetleri, yemek içmek gibi tabiî; ve başkalarının vebali altına çok az girenlerdir.) Allah Teâlâ onları Nebîsi sallallâhu aleyhi ve sellem’in sohbetine ve dînini ayakta tutturmaya seçmiştir. Öyleyse onların şereflerini biliniz. İzlerine tâbii olunuz. Gücünüz yettiği kadar ahlak ve sîretlerine tutunun. Şübhesiz onlar dosdoğru hidayet üzerindedirler.”

İbnu Mes’ûd’un bu sözü, Rasûl-u Muhterem (a.s)’ın: “Ashabımın şerefini koruyun.” sözünün tefsiridir.

Veyahud “Benim ve ashabımın da üzerinde bulunmuş olduğu şey(itikad, amel ve ahlak)dir.” cümlesinin tefsiridir.

Ebû Dâvûd, Tirmizî, İbnu Mâce ve İmam Ahmedin tahric ettikleri bir hadiste İrbad bin Sariye radıyailâhu anh şöyle anlatır;

Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, birgün bize namaz kıldırdı. Sonra yüzüyle bize yöneldi. Bunun üzerine en açık bir sûrede öğüt verdi. Ondan benizler sarardı, gözler yaşardı, kaibler korktu. Bir adam: “Ey Allah’ ın Rasûlü, sanırım ki şu öğüdünüz, vedalaşmanın öğüdüdür. Ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz bize?” dedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Size Allah Teâlâ’dan korkmayı, habeşî bir köle olsa dahi (âmi­rinize) kulak vermeyi ve boyun eğmeyi tavsiye ederim. Gerçek şu ki, Benden sonra sizden yaşayan, elbette birçok ihtilafları görecektir. Bu takdirde size Benim sünnetim ve Benden sonra rüşd ve hidayet yolunu gösteren halîfelerimin sünneti gerek; ona tutunun, (aç kimse bütün dişleriyle ekmeğe sarıldığı gibi) sımsıkı sarılın.. Sizi yeni çıkan modalardan sakındırırım. Çünkü yeni çıkan her moda bid’attir. Ve her bid’at dalâlettir.”

“Bütün dişlerinizle ısırın.” cümlesi, istiare olarak beyan buyrulmuştur. Yani: “Aç bir kimse, elleriyle, dişleriyle, ruhen ve bedenen yiyeceğe yapıştığı gibi, ashabdan sonra gittikçe kıtlık başladı­ğında, sizler de sünnetime ve Huiefâi Râşidîn’in sünnetine yapışın, tutu­nun. Bunu “Külliyyetiniz ile ona tutunun.” diye tercüme ediyoruz. Demek, ashab, tâbiîn ve tebe-i tabiînden sonra, din kıtlığı gittikçe artar. Din kıtlığı arttıkça, emr-i Nebevî üzerine Hulefâi Râşidîn’in sözüne yapışmamız vacib olmaktadır. Evet, itikadlarını kendimize ölçü ederiz. Onlardan ayrıl­mayız. Şereflerini koruruz. Ehli Sünnet vel-Cemaatin bâriz alâmeti bun­lardır.

Yukarda anlatılan esaslara uygun ve gerçek ittibâa başlayan kim­seye, dînin ikâmesi yoluna baş koyduğu için, dîni reddeden kafirler yahud dîni hafife alan müslümanlardan sapık kollara girenler veyahud âdetâ gayrı müslime dellailık yapan ve masiyeti helal sayan kimseler, düşmanlıklarını izhar ederler. Demek Ehli Sünnet vel Cemaate düşman­lığın altı sebebi vardır:

Birincisi, ashâb-ı kirâmı hayrla yad etmek ve hatalarından sükut et­mek; yahud da onların hiçbir hatasını görmemektir. Bu, kafirlerin ve zayıf imanlıların gözünü çıkarır.

İkincisi, gayrı müslimlerin örf ve âdetlerini terk etmektir. Haliyle onla­rın örf ve âdetlerini terk eden ve dünyevî debdebelerine göz dikmeyen, kafirlere hedef olmuş olur.

Üçüncüsü, mezheb İmamlarına saygı göstermek yolunda gitmektir. Kendilerinde benlikleri hükümran olanlar, nefslerini imamlarının yerine koyarak, indî ve felsefî ictihadlarına müslümanları davet ederler. Davala­rına icabet etmeyenlere kinlerini izhar ederler.

Dördüncüsü, emr-l ma’rûf ve nehy-i anil-münkeri tebliğ etmektir. Ehli Sünnet vel-Cemaat, takvâyı, doğru itikadı tebliğ ederlerken, her hususta menhiyata dalmış kimseler, onlardan hased ederek kinlerini izhar eder­ler.

Beşincisi, sadece dört mezhebe ittibâ1 etmektir; müslümanların vah- detini temin eden de, dört mezhebe ittibâ’dır. Müslümanların manevî olan İlâhî desteğinin, nusret ve yardımının, vahdetle meydana geldiğini kendileri de bilirler. Bunun için iki müslüman sevgi ve şefkatle biraraya geldi mi, gayrı müslim mutlaka saldırırlar. Onları razı etmek isteyen mü­tefekkirler, bilerek veya bilmeyerek onlardan aldıkları zehirli soruları, müslümanlar arasında yayarlar ve vahdeti bozarlar. Hâsılı müslümanla- rın biraraya gelmeleri, kafirlerin müslümanlara karşı cebhe almalarına sebebiyet verir.

Bu takdirde müslümanlara, İlmî ve aklî, felsefî sorular sorarlar. He­nüz nefsin ilkaatından kurtulmayan mütefekkirler, onlara cevab vermeye kalkışırken, bilmeyerek birçok hadisleri; veyahud bilerek birçok hüküm­leri inkar etmeye başlarlar. Onlara atacakları sapan taşları, haliyle müs­lüman kardeşlerine dönmüş olur. Bu da Allah Teâlâ’nın sevgisini, Rasûlullah’a ittibâı bozduğu gibi, mü’minler arasındaki eminlik ve sevgi bağlarını kırar, işte bu kırgınlıktan kafirler hoşlanır.

Akıllı müslüman, düşmanın rızasını hedef edinemez. Bu hususta en üstün düstur, Allah Teâlâ için sevgi ve Allah Teâlâ için buğzetmektir.

Nitekim Müslim ve Buhârinin tahric ettikleri Enes radıyallâhu Teâlâ anh’tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Üç haslet kimde bulunursa, imanın tatlılığını bulur:

-Kendisine Allah ve O’nun Rasûlü, başkasından daha sevimli olan kimse;

-Bir kulu severken, Allah'(ın rızasını kazanmak) tan başkası için sevmeyen kimse:

-Allah onu küfürden kurtardığı zamandan sonra, ateşe atıl-maktan tiksindiği gibi küfre dönmekten tiksinen kimsedir.”

Bir şeyi sevmek, diğer bir şeyi terk etmeyi gerektirir. Çünkü iki sevgi bir kalbde birleşmez; gece ve gündüz, küfür ve iman, ateş ve su bir yerde biıieşmediği gibi. Binaenaleyh ya Allah Teâlâ’yı sevmek veyahud gayrını… Ehli Sünnet vel-Cemaat, Allah Teâlâ’nın üstün sevgisini koru­mak istediklerinden; servet, riyâset debdebesinde olanlar, kendilerini sevdirmek ve beğendirmek için saldırırlar.İşte bu saldırıda saldırganlara teslim olmayanlara, küffar düşman olurlar. İmanın temeli, Allah Teâlâ ve O’nnun Rasûlü’nü sevmek ve sevgilerini izhar ederek, başka her şeyi sarfı nazar etmektir.

“İnsan iyiliğin kölesidir.” Gaflete düştüğü vakit,velinimet otan Allah-u Teâlâ’yı unutup, kendisinde nimet gördüğü kimseyi sever. Tıpkı, sahibi zil ile kendisine gıda veren köpeğin, zil sesini duy­makla iştiyak ve arzuları uyandığı gibi, gafil insanlar da, zil mesabesinde olan sebeblerin beraberliğinde görmüş oldukları nimetleri, sebebden zannederler; artık nerede zil varsa, orada yem vardır diye inanırlar. Ki­misi annesini babasını, kimisi soyunu sopunu, aşiretini, devletini, tarla­sını, mağazasını sever, hayatının bizatihi bunlardan olduğunu zanneder, inanır. Köpek zil sesini duyduğu zaman harekete geçtiği gibi, o da bu sebebleri gördüğü yerlerde oynar. İşte bu sevgiyi yıkıp, sebeblerin fâil olmadığına inanmak, imanın ikinci aslı sayılmıştır. Bunu en veciz, mu­kaddes ve geniş manayla “Bir kulu severken, Allah'(ın rızasını kazan­maktan başkası için sevmeyen kimse.” cümlesi ifade etmiştir. Kul için de en zor, Allah Teâlâ için sevgiyi nefsine kabul ettirmesidir. Doğuşuyla birlikte sebebleri e arkadaşlık yaptığından, bu arkadaşlık alışkanlığından kabul ettiremiyor. İşte Ehli Sünnet vel -Cemaat, büyük müctehid, ulemâ ve diri rehberlerinden bu hakikati anlayıp, sebeblere önem vermedikleri için, sebeblere önem verenler, kendilerine düşman olurlar.

Artık Allah Teâlâ’yı sevmenin ve O’nun için mahlukunu sevmenin kaibde yerleşebilmesi için küfürden korkmak gerekir, dolayısıyla kafir­den kaçmak gerekir. Nitekim bu da, “Allah Teâlâ onu küfürden kurtar­dığı zamandan sonra, ateşe atılmasından tiksindiği gibi küfre dön­mekten tiksinen kimse.” cümlesiyle beyan edilmiştir.

Altıncısı, sosyalizm, kapitalizm, demokrasi… hâsılı Allah Teâlâ’nın izin ve düsturlarına dayalı olmayan her hükümden yüz çevirmektir.

Allah Teâlâ’nın şeriatinden, dîninden, doğrusu peygamberlerin bu­yurmuş oldukları şeriatten yüz çevirenler, Ehli Sünnet vel-Cemaatten bu­nu görünce, hevâ ve heveslerine onları döndürmek isterler. Kendilerine uyduramadıktan zaman saldırırlar. Müslümanların birliklerini dağıtmak isteyenler, en çok bu sebebden isterler. Çünkü bunlann kalbleri gafildir; yemlerini sebeblerden inanırlar. Alışmış oldukları hayatı terk etmek iste­mezler. En güzel ifadeyle:

“Rabb’lerini inkar edenlerin misali (şöyledir): ”Onların amelleri (fen,sanat ve felsefeleri) fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İşte bu sapıklığın ta kendisidir.” [lbrahim/18]

Öyle ya, kalblerinde Tevhid İnancı olmadığı için, huzurdan; aralarında kardeşlik ve Allah Teâlâ için sevgi olmadığı İçin de, bereketten mahrumdurlar. Bu, dünyadaki cezalarıdır. Ahirette de şiddetli azaba duçar olmalarında şübhe yoktur. Müslümanlardan da bir takım, onların hastalıklarına yakalanıp, müslüman kardeş­lerine saldırırlar. Halihazırda müslümanların tefrikaya düşmelerinin sebeblerinden en büyüğü, Allah Teâlâ’nın şeriatinden yüz çevirmeleridir. Halbuki Amentü’de “Ve kütübihi” = Allah Teâlâ’nın kitablarına da inan­dım, deyişimiz: “Allah Teâlâ’nın Kur’an’da beyan buyurmuş olduğu hü­kümlerine, nizamına inandım.” demektir.

İşte bu hükmü reddetmeye küfür; kabul edip hafife almaya yahud yasaklarını mübah saymaya yahud emrlerini yasak saymaya, yani istihlâl-i ma’siyete, mürtedlik denilir. Dinden çıkmak… En çok bundan tevbe etmek gerekir. En çok bunda uyanık olmak gerekir. Ateşten tiksindiğimiz gibi küfürden tiksin­memiz gerekir.

Bu itibarla İbrahim Hakkı Hazretlerinin ifadesiyle:

Eğer benden küfür emden hatâen sâdır olduysa

Ben ol küfrün cemîinden berî oldum Livechillah

Eğer benden, kasden veya hatâen küfür sâdır olmuşsa, hepsinden beri oldum; Allah Teâlâ’ya yöneldim.

Dinden çıkmaya sebeb olabilecek söz veya fiilin meydana gelişin­de, tevbe bu şekildedir. Eğer günah; fısk ve isyan ise, tevbesi şöyledir:

Dahi şer’a muhâiifse eğer akvâl u efâlim

Ben anlardan rücu* etdim ve tubtu kurbeten Liltah

Sözüm, fiilim, şeriate muhalifse, ondan pişmanım; döndüm. İbadet olarak Allah’a tevbe ederim. (Ve)

Ne ki kılmış Habîbullah bize tebllğ-i ahkâmı
Kabul etdim anı âmentu Billah ve Hukmillah.

Allah’ın sevgili kulu, Allah Teâlâ’nın ne gibi hükümlerini bizebildirdiyse,Kabul ettim; ona razı oldum. Allah Teâlâ’ya ve hükümlerine ve Peygamberin getirdiklerine inandım.

İmam Ahmed, Müslim ve Tirmizî’nin de Tahric ettikleri Hazreti Abbas radıyallahu anh’tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

‘Muhammed sallallâhu    aleyhi ve sellem’i Allah’ın elçisi olarak,İslâmî din olarak  ve Allah’ı  Rabb olarak kabul  edip (hükümlerine) ra­zı olan kimse, imanın lezzetini tatmıştır.”

Allah’ım, bunların cümlesine gönül bağladım, razı oldum ve:

Dilim ikrârımı kalbimle tasdîk eyledim candan

Sen’in hıfzında îmânım emânet olsun ey Allah 

Kalbimle candan tasdik ederek, dilimle söylerim.

Allah’ım, bu gönül bağlılığım; tasdik ve itirafım, dönüş ve ibadetle­rim, hepsi, Sen’in hıfzında emanet olsun.

Buraya kadar, bilgim ve gücümün nisbetinde bu kadar yazabildim. Bütün kusur ve taksiratımdan Allah Teâlâ’ya sığınırım. Eğer cehaletim ve cesaretim nisbetinde yazmış olsaydım, bu kitab iki mislini bulurdu. Her hâlukârda hatalarımdan istiğfar ederim. Tâkatim nisbetinde gücümü harcayarak 19741te yazmış olduğum “Ehli Sünnetin Nazariyesi itikadın Ölçüsüdür” adlı eserimi tashih ettim. Tashihimin hitâmı 18.1.1992 ve hicrî 13 Receb 1412 tarihine tesadüf etmiştir. Bazı muasır munakkidlerimin ve Tevhid ilminde aşina olmayan hasedcilerin tenkidlerine mebnî “Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür” diye ismini değiştirdim.

Son söz olarak:

Allâhumme Ente Rabbî lâ ilâhe illâ Ente. Halaktenî; ve ene abduke. Ve ene ala ahdike ve va’dike mesteta’tu. Eûzu bike min şerri mâ sana’tu. Ebûu leke bini’metike aleyye ve ebûu bizenbî. Fağfir lî; feinnehu lâyağfir-uz-zunûbe illâ Ente.

(1)Şeyh Zâhid Kevserî Min ibar-it-Târîh-i fi-l-Keydi Lil’İslam adlı risâlesinde, bu hususta birçok örnekler vermiştir. Özeti: “Riyâsete göz dikip, yaptıkları işleri İslâma malederek kusurlarını gizlemek için, İslam dînini değiştirdiler.” Ihyâu-I-Ulûm’un şârihi Hafız Zebîdî, İthâf-us-Sâddet-il-Muttakîn adlı eserinin ikinci cildinin mukaddimesinde, bu hususta bir­çok nakiller yazmıştır. Arabî bilen kardeşler, Ehli Sünnet vel-Cemaatin itikadının tamamını orada bulabilirler. Tabiî ki, Şerh-ul-Makâsıd, Şerh-ul-Mevâkıf, Şerh-ul-Akâid ve bunların üzerine yazılan hâşjyeler, Ehli Sünnet velCemaatin teferruatıyla itikadını izah etmektedir.

 

İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür

 

Gelen arama terimleri:

  • ahirette kazananlar ehli sünnet vel cemaat
  • Ismail çetin tevessül

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*