Ebu Reyye’nin ”Adva Ales’s Sünne el-Muhammediyye”Adlı Eserine Bir Değerlendirme

Giriş

Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri

Kur an-ı Kerîm, Hz. Peygamberin (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetine it- tiba etmenin lüzum ve önemini bariz bir şekilde açıklar: “Rabbin hakkı için, onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılmadıkça, sonra da verdiğin hü­kümden dolayı hiçbir sıkıntı duymadan sana bütün teslimiyetleriyle baş eğme­den imân etmiş olmazlar”(Nisâ 4/79), “Allah ve Rasûl’u bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için, kendi işlerinden dolayı Allah ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur”(Ahzâb 33/36) ve “Rasûl size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da vazgeçin”(Haşr 59/7).

Rasûlullah’ın (s.a.v) da konu ile alâkalı ikaz mahiyetinde hadisleri bulun­maktadır. Burada Kur’an’ın kat’iyyeti yanında, mütevâtir olmayan hadislerin zann ifade etmesi gerekçesinden hareketle ileri sürülen ve “Kur’ân ile yetinme” gibi bir akıma/ probleme işaret eden bir hadisi zikretmek istiyoruz: “Sizden bi­rinizi, karnı tok koltuğuna kurulmuş, benim emir ve yasaklarıma ait bir şey ken­disine geldiği zaman ‘Biz onu bunu bilmeyiz, Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız’ derken bulmayayım!”(1)

Rasûlullah’a (s.a.v) itaatin lüzum ve önemini belirten bu âyet ve hadisler Kur’ândan sonra sünnetin teşride ikinci kaynak olduğunu göstermektedir. Cumhur ulemâ, sünnetin Kur’ân karşısındaki işlevini/ konumunu şu şekilde tespit etmişlerdir: a) Sünnet, Kur’ân ın getirdiğini teyid eder.

b)Sünnet, Kur’ân’da açıklaması yapılmamış mücmel mevzuları tebyin eder.

c)Sünnet, Kur’ân’da hükmü bulunmayan bir konuda hüküm koyar.(2)

Kur’ân-sünnet münasebeti konusunda Fazlur Rahman (v. 1988) da şu gö­rüştedir: “Artık tek gelenek sözlü sünnettir, zira yaşayan sünnet, mevcut olduğu sürece, geçerliliğini artık hadisten almaktadır ve Hz. Peygamber’le (s.a.v), aynı zamanda Islâm ümmetine tebliğ edilip onun tarafından anlaşılan Kur’ân’la, te­melli bir biçimde irtibat sağlamanın tek yolu hadisten geçmektedir. Çünkü ha­dis, bir bütün olarak bir tarafa atılsaydı, Kur’ân’ın tarihiliğine ait olan temel, bir vuruşta ortadan kaldırılırdı.”(3)

Hadis ilmi, tefsir, fıkıh, siyer-tarih ve kelâm gibi diğer İslâmî ilim dalları için bir kaynak durumundadır. Bu sebeple hadis ilimleri, asırlar boyunca en geniş ve şümullü çalışmalara sahne olmuştur.(4)

Rasûlullah’ın (s.a.v) sohbet, talim ve terbiyesiyle yetişen, Rabbânî rızâya mazhar olan ve bir kısmı henüz dünyada iken cennede müjdelenen sahâbe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn, sünneti muhafaza mevzuunda misli görülmemiş hassa­siyeti göstermişler, hadis, fetva ve ictihadların sonraki nesillere intikalinde görev ve sorumluluklarım hakkıyla yerine getirmişlerdir.

Eyyûb es-Sahtiyânî el-Basrî’nin (v. 131/748), “Bir hadis naklettiğin zaman ‘Bırak şunu, bize Kur’ân’dan bahset’ diyen kimse bil ki dalalettedir”(5) şeklinde­ki önemli ikazı, İmam Ebû Hanîfe’nin (v. 150/767) “bırak şu hadisleri” diyerek itiraz eden birine Eğer sünnet olmasaydı hiçbirimiz Kur’ânı anlamazdık!”(6) şeklinde gösterdiği tepki, Süfyan es-Sevrî’nin (v. 161/777) “Hadis talebi ve tahsilinden daha üstün amel bilmiyorum”(7) ve İmam eş-Şâfıî’nin (v. 204/819) “Hadis ehlini gördüğüm zaman, sanki Peygamber’i (s.a.v) görmüş gibi oluyorum (8) diyerek hadis ve hadis ilim dallarına verdikleri önem, söz konusu ilimlerin zabt, tedvin, tasnif ve intikali için birer teşvik unsuru olmuştur.

Katil ve fitnenin zuhurundan önce hadis rivâyeti esnasında sened ve râvilerin durumu sorulmadığı halde, yalan isnad ve vaz’ (hadis uydurma) hareketinin baş­ladığı zamanlarda sened ve râvilerin durumunun sorulması, isnad zincirinin araştırılması, ehl-i hadisin konuya dair ciddiyetinin göstergesidir. Onların bu davranış ve uygulamaları, hadis ilim dallarında cerh ve ta’dîl ilminin doğuşuna zemin hazırlamış, zuafâ, sikât, tabakât, tarîhu’r-ruvât ve tezkira gibi râvilere ait biyografi kitaplarının telifine sebep olmuştur.

Üzülerek kaydetmek gerekir ki hayırlı nesil sahâbe devrinden sonra hadis ve sünnet çevresinde oluşturulan bir takım şüphe ve tereddütler(9), asrımızda da canlılığını muhafaza etmektedir. Söz konusu şüphe ve tereddütlerde, müs­teşriklerin ve onlardan etkilenen bazı Müslüman ilim ve fikir adamlarının payı oldukça büyüktür.

İslâm tarihi çalışmalarıyla temayüz eden Avusturyalı müsteşrik Aloys Sprenger (v. 1893) ve onun halefi olan Ignaz Goldziher’in (v. 1921) hadis il­minin ilk yazılı malzemelerini teşkil eden kitâbetu’l-hadîs ve bunu takip eden tedvin(10) ve tasnif(11) dönemlerine farklı bakışları, bazı çevrelerde sünnete olan güveni sarsacak kadar etkili olmuştur. Başta I. Goldziher olmak üzere müşteşriklerin iddialarından birisi şudur:

“Gerek sünneti tedvine teşvik eden ve gerekse bundan meneden hadisler, bir taraftan ehl-i hadisin,diğer taraftan ehl-i reyin birbirine zıt olan kanaatlerini te- yid eden sözler uydurmak üzere giriştikleri yarışların bir neticesidir. Ehl-i hadis, hadislerin sıhhati ve onlarla ihticac hususunda ellerinde bir delil bulunması için hadislerin yazılmasının cevâzına kâil oluyor. Ehl-i rey ise aksine hadisin sıhhati­ni ve onunla ihticacı inkâr edebilmek için hadislerin yazılmaktan nehyedildiğini ve yapılmadığını ileri sürüyor.”(12)

“Nedense bir defa tasavvur etmiş olduğu neticeye varmak için bazı garip izahları vardır” diyerek, I. Goldziher’in hareket noktasının peşin fikir ve şartlı yaklaşımdan kaynaklandığını tespit eden M. Fuad Sezgin, konu ile alakalı tezat teşkil eden görüşlerini söz konusu ederek onu tenkit etmektedir.(13)

“Genellikle Peygamber (s.a.v), sahâbe ve tâbiîn devrinde yazılmış olan kü­çük çaptaki ve az sayıda hadis ihtiva eden mecmualar” anlamında Sahîfeler, hadis müdevvenâtının temelini teşkil etmiş ve tasnif döneminin mahsûlü olan bazı hadis literatürünün içinde bize kadar ulaşmıştır:

a)    Alî b. Ebî Tâlib’in (v. 40/660) Sahi/esi,(14)

b)   Semura b. Cündeb’in (v. 60/679) Sah fesi, Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde (V, 7-23),(15)

c)    Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın (v. 63/682) Sahîfesı, Ahmed b. Hanbel’in Müsnedinde (II, 158-226),(16)

d)   Câbir b. Abdillah’ın (v. 78/697)sahifesi,Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde(III, 292-400)(17) yer almaktadır.

Müstakil  aslî hüviyetiyle bize kadar gelebilmiş hadis mecmualarının en eskisi, Hemmâm b. Münebbih’in (v. 101/719) sahîfesidir. Bizzat Ebû Hureyre (v. 58/677/) tarafından talebesi Hemmâm b. Münebbihe arzedilen(18) ve yazma birkaç nüshası bulunan Sahife, Muhammed Hamîdullah tarafından Berlin ve Şam nüshaları esas alınarak ilk defa Mecelletü’l-Mecmaı’l-Arabi’de neşredil­miştir. 132 hadis ihtiva eden bu son derece önemli Sahife, Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahîfetü Hemmâm b. Münebbih adıyla dilimize de kazandırılmıştır.

Bu çalışmalar, “sömürgeciliğin keşif yolları” diye tavsif edilen müsteşriklerin ve onların Islâm ülkelerindeki dâî ve sözcülerinin iddia ettikleri gibi, sünnetin, tedvin dönemini içine alan hicri ikinci asırda yalnız şifahî rivayetler kanalıy­la tespit ve takyid edilmeyip aksine birinci asırda sahâbe ve tâbiîn râvilerinin, hadislerin yazıya geçirilmesinde (kitâbetu’l-hadîs) mesai sarfettiklerini göster­mektedir. Nitekim konuya şu bilgileri vermektedir: “İsnadın hadis metinlerinde görülmesi muhtemelen I/VII. yüzyılın sonlarına rastlar. Bu tarih aynı zamanda tedricen hadisin resmen yazdı bir disiplin olarak bütünüyle ortaya çıktığı tarihtir. Bununla birlikte II/VIII. yüzyılda resmî bir disiplin olmadan önce, hadislerin yazılı hale getirilmesi olayının hiç değilse takriben 60-80/680-700 yıllarından itibaren mevcut olduğu hususunda kuvvetli, doğrudan doğruya ve dolaylı deliller bulunmaktadır. ”(19)

Hadis ve Sünnetin Dindeki Yeri” başlıklı bu Giriş’ten sonra konuya geçebiliriz.

“Advâun ale’s-Sünne el-Muhammediyye”

Hadis tarihi ve sünnet konusunda farklı anlayış, yorum ve düşünceleri olan Mahmûd Ebû Reyye’nin bazı iddiaları ve bunlara verilen cevaplara geçmeden önce, yazarın Advâun ale’s-Sünne el-Muhammediyye  adlı eserinden söz etmek yerinde olacaktır.

Arabistanlı genç araştırmacı Muhammed Tahir Hakîm, Ebû Reyye hak­kında şu kısa bilgiyi verir: “Çağdaş Mısırlı bir yazardır. Hür düşünce ve İlmî araştırma adı altında sünneti yermesi ve aşırı derecede sapmasıyla tanınmıştır Yakın geçmişte (1970) öldü.”(20)

Onun hakkında Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî’nin şu tespiti de dikkat çekicidir: “Ebû Reyye’nin, hadis ve hadisin tarikleri bir tarafa, İslâm’ın temel prensip ve kâidelerini de bilmediğini ifade eder.”(21)

Birkaç kez basılan Advâ, yazarı tarafından gözden geçirilerek ilaveli 3. bas­kısı Mısır’da Dâru’l-maârif matbaasında yapılmıştır. Tahâ Hüseyin’in tanıtım ve takdimini yaptığı eser 422 sahifedir. Kitap, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması (Hadis Müdafası) adıyla Muharrem Tan tarafından dilimize de tercüme edil­miştir. Yöneliş Yayınları (İstanbul 1988) arasında çıkan bu kitap 440 sahifedir.

Advâ, ilk neşredildiğinde özellikle Arap-İslâm âleminde büyük yankı uyandır­mış, birçok müellif tarafından hadisi müdafaa adına ciddi reddiyelerin yazılmasına sebep olmuştur. Reddiye olarak görebildiğimiz çalışmaların bir kısmı şunlardır:

1.    Mustafa es-Sibâî, es-Sünne ve mekânetühâfit-teşrîî ’l-lslâmî, Kahire 1961.

2.    Muhammed Abdurrezzâk Hamza el-Mekkî, Zulumâtü Ebî Reyye emâme Advâıs-sünnetıl-muhammediyye, Kahire 1379.

3.    Abdurrahman b. Yahya el-Yemânî el-Muallimî el-Mekkî, el-Envâr el- kâşife limâ fi Kitâb-ı Advâ ale’s-sünnetıl-muhammediyye mine’z-zelel ve’t-tadlîl ve’l-mucâzefe, Kahire 1378. Abdülmün’ım Sâlih el-Alî el-Izzî, “bana göre reddi­yelerin en mükemmeli budur.” demektedir.(22)

4.    Abdülmün’ım Salim el-Alî el-Izzi, Difâ’an Ebî Hureyre, Bağdat 1973.

5.    Muhammed Acâc el-Hatîb, Ebû Hureyre râviyetul-Islâm, Mektebetu Vehbe, 1982.

6.    Muhammed Ebû Şehbe, Difa anıs-sünne ve reddu şübehıl-müsteşrikîn ve’l-küttâb el-muâsırîn ve beyânuş-şübeh el-vâride ale’s-sünne kadîmen ve hadisen ve redduhâ redden ılmıyyen sahîhan, Kahire 1967.

7.    Muhammed Tahir Hakîm, Sünnetin Etrafındaki Şüpheler (çev. Hîüseyin Aslan), Pınar Yayınları, İstanbul 1985.

8.    Muhammed Mustafa el-A’zamî, Dirâsât fi’l-hadis ve târih-i  tedvinib, Beyrut 1980(23).

Ebû Reyyenin Bazı Görüşleri ve Bunlara Verilen Cevaplar:

a)    Ebû Reyye: Sarih aldın kabul edemeyeceği ve sahih ilmin isbat edeme­yeceği birçok hadisin tefsir, tarih gibi kitaplarda bulunması, bu eserin (Advâun ales-sünnetîl-muhammediyye) telif sebebi olmuştur.”(24)

Cevap: Söz konusu kitaplar, hadislerin tedvinini esas alan ana kaynaklar de­ğildir. Hadislerin değerlendirilmesinde ölçü olabilecek kaynak, ihtisas ve tahkik ehli olan muhaddislerin eserleri olmalıdır.(25)

b)   Ebû Reyye: Güçlü Arap dili ve edebiyatçılarının kullandıkları kelime veya cümleleri okuduğum zaman belâğat ve fesahatinden dolayı hayretle sarsıldığım halde, Nebiye nispet edilen bazı sözlerde bu özelliği görmedim. Bu tür sözler, “dâd” harfini en beliğ ve en fasih bir şekilde telaffuz eden, en güzel bir şekilde doğ­ruya davet eden bir Peygamberden (s.a.v) nasıl çıkabilir, diye dehşetle karşıladım.(26)

Cevap: Bu durum garîb, zayıf ve münker rivâyetlerde olabilir. Sahih rivâyetlerde ise fesâhat ve nübüvvet nurları mevcuttur. Bu noktada kriter, Ebû Reyye gibilerin değil, güçlü filologlar, edipler, derin ve ciddi âlimlerin zevkidir. “Ağzı acı olan kimse, tadı ve soğuk suyu acı bulur.” Muallim ve mürebbî olan Nebî, bazı hallerde kabilelerin konuştuğu lehçelerden şâz lafızları da kullana­rak anlayabilecekleri şekilde konuşurdu. Kaldı ki “belâğat” denilen şey, kelâmın muktezâ-i hale mutâbık olmasıdır. Rasûlullah (s.a.v) da bu durumu göz önünde bulundurarak bazen yaygın olmayan mahallî kelimeler kullanırdı.(27)

c)    Ebû Reyye: Peygamber (s.a.v), Kur an vahyi için kâtipler edindiği halde hadisler için edinmemiştir.(28) Sahih hadisler, hadislerin yazılmasını yasaklamak­tadır. Kitâbetü’l-hadîs (hadislerin yazıya geçirilmesi), Peygamberin (s.a.v) vefa­tından 100 yıl sonra II. asırda gerçekleşmiştir.(29)

Cevap: Sahabe devrine ait yazılı bazı hadis mecmuaları zamanımıza kadar ge­lebilmiştir. Hadislerin yazılmasıyla alâkalı aralarında teâruz ve tenakuz görülen sahih rivâyeder bulunmaktadır. Ebû Said el-Hudrî (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyur­duğunu nakleder: “Benden Kur’ân’dan başka hiçbir şey yazmayınız. Kur andan başka bir şey yazmış olan yazdığım derhal silsin. Ama (yazmaksızın) benden hadis rivâyet ediniz. Bunda bir zorluk ve bir sakınca yoktur. Bile bile kim bana isnad ederek yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın.”(30)Bizzat Ebû Said el-Hudrî, “Biz, te- şehhüd ve Kur’ândan başka bir şey yazmazdık”(31) demektedir.

Buna mukâbil Abdullah b. Amr (r.a) diyor ki: “Rasûlullah’tan (s.a.v) işitti­ğim her şeyi ezberlemek maksadıyla yazıyordum. Kureyş beni bundan nehyetti ve “Rasûlullah (s.a.v) gazap ve rızâ (kızgınlık ve sükûnet) hallerinde konuşan bir insan iken sen ondan duyduğun her şeyi yazıyor musun?” dediler. Bunun üze­rine yazmaktan vazgeçtim. Durumu Rasûlullah’a (s.a.v) arz ettim. Parmağıyla işaret ederek: “Yaz, camın elinde olan Allah’a yemin ederim ki bundan haktan başka bir şey çıkmaz” buyurdu.(32) Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.v) “İlmi yazı ile kaydediniz”(33) buyurduğu sabittir.

Hadislerde müteârız görünen kitâbetü’l-hadîs meselesini izah için cumhur, sünnetin sünnetle neshedilmesi keyfıyyeti üzerinde durmuştur. Buna göre ya­zılmasına izin veren hadis, yasaklayan hadisten sonra vârid olmuştur. Nitekim el-Hattâbî (v. 388/998), “Nehyin önce olması kuvvetli ihtimaldir. Son durum yazıya izin vermektedir. Peygamberin (s.a.v) Kur’ân âyetleriyle karışıp okuyanı şaşırtmaması için Kur’ân’la birlikte hadislerin aynı sahîfeye yazılmamasını söyleyenler de olmuştur. Ama bizzat yazıya geçirilmesinin yasaklanması söz konusu değildir. Kaldı ki Rasûlullah (s.a.v) ümmetine tebliği emretmiştir. Bu gerçeği selef’-halef hiçbir âlimin inkâr etmemesi, hadisin yazılmasının cevazını gösterir”(34) diyerek probleme açıklık getirmektedir.

Hatîb el-Bağdâdî (v. 463/1070), Safvân ve el-Evzâî’den “Bu yüce ilmi ağız­dan almak suretiyle müzakere ediyorlardı. Kitaplara geçince nuru gitti ve ehil ol­mayanlara intikal etti” şeklinde sözler naklettikten sonra, hadislerin yazıya geçi­rilmesi ve bunu takip eden tedvin döneminin tabii gelişimini şöyle değerlendirir:

“Hadislerin yazıya geçirilmesi, bir müddet nâhoş karşılandıktan sonra, geniş çapta tatbik sahası buldu ve ehl-i hadis, hadisleri sahîfeler halinde tedvin etmeye başladı. Çünkü rivâyetler yayılmış, isnadlar uzamış, ricâlin isim, künye nispetleri çoğalmış, sened ve metinlerin ifade tarzı muhtelif şekiller almış, netice itibariyle insan hafızası şu saydıklarımızı zabtedebilmekten âciz kalmıştı. Durum böyle olunca şu zamanda yazılı hadis ilminin, sadece hafızaya dayanan ilimden daha sağlam olduğu hakikati ortaya çıktı. Kaldı ki Rasûlullah (s.a.v), hafızası zayıf olanlar için hadislerin yazılması konusunda izin vermişti. Sahâbe, tâbiîn ve bun­ları takip eden nesillerin tatbikatı da bu şekilde devam etmişti.(35)

d)   Ebû Reyye Zehebî’den (v. 748/1347) şu hâdiseyi nakleder:

“İbn Ebî Müleyke el-Mekkî’nin (v. 117/735) mürsel rivâyetlerinden biri de şudur: Ebû Bekir es-Sıddîk, Nebînin vefatından sonra sahâbeyi toplayarak şöyle demiştir: “Siz Rasûlullah’tan (s.a.v) ihtilaf ettiğiniz hadisleri rivâyet ediyorsunuz. Sizden sonrakiler daha çok ihtilaf edeceklerdir. Öyleyse Rasûlullah’tan (s.a.v) hiçbir hadis rivâyet etmeyin. Size bir şey soran olursa ‘Sizinle bizim aramızda (önümüzde) Allah’ın kitabı var, onun helalini helal, haramını da haram kabul ediniz’ deyin.”(36)

Ancak Zehebî bu hâdiseyi verdikten sonra şu değerlendirmeyi yapar: “îbn Ebî Müleyke’nin rivâyeti, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın maksadının rivâyet kapısını kapatmak değil, haberlerde tesebbüt ve taharri olduğunu gösterir. Çünkü Ebû Bekire ninenin (cedde) mirastaki payı sorulduğu vakit, hükmünü Kur’ân’da bulamayınca sünnette olup olmadığını araştırır. Nihayet kendisine ilgili hadisi rivayet eden sika râvi ile yetinmeyip yanında başka birinin bulunup bulunma­dığını sorarak başka bir sikanın da desteğini almak istemiştir.’’(37) O, (hadisi bir tarafa bırakarak) Haricîlerin dediği gibi ‘Allah’ın kitabı bize yeter’dememiştir.”(38)

Bu örnek gösteriyor ki Ebû Reyye kaynaklardan nakil ve iktibasta bulu­nurken daha çok kendi görüş ve anlayışını destekler mahiyette olan rivayetleri malzeme olarak kullanırken, söz konusu haber ve rivâyetleri değerlendirmeye tabi tutan müellifin yorum ve izahını gözardı etmektedir.

e)    Ebû Reyye: “Kim bana bile bile (müteammiden) yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisini okuduğunda doğruluğu emreden ve yalanı şiddetle yasaklayan bir Peygamber’den (s.a.v) sâdır olamayacak şu “bile bile ” kaydından dolayı şaşırıp kaldım. Çünkü “kizb”, bir şeyi vâkıanın hilâfına haber vermektir. Kasden olsun-olmasın değişmez.(39) Bu hadisin ma­hiyetini uzun süre araştırdıktan sonra, “müteammiden” kelimesinin, sahâbe bü­yüklerinin rivâyetleri arasında gelmediğini gördüm. Böyle olunca bu kelime, hata, vehim, galat veya sû-i fehimden kaynaklanan eksik rivâyetlerinde mesned kullanmak üzere (…) ya idrâc yoluyla hadise girmiş ya da hadis uyduranlar tarafından ilave edilmiştir ki onlar bunu, insanların kendilerine güvenmelerine ve sözlerine dayanak olması için kasıtlı olmayan uydurmalarda yaptıklarına delil getireceklerdir.(40)

Cevap: Hadis, “müteammiden” kaydı olmaksızın (*) ve bunu des­tekleyen (*=rivâyetiyle sahâbe büyükleri ve diğerlerinden geldiği gibi, “müteammiden” kaydıyla(*)ve bunu destekleyen(*)” rivâyetiyle de -tevâtür derecesinde- gelmiştir.(41) Hadiste geçen “müte­ammiden” lafzının sahih olduğunu ifade eden el-Elbânî(42), Ebû Reyye’yi şiddetle tenkit eder: “el-Advâ adlı kitabın yazarının, ‘müteammiden’ lafzını inkâr etmesi, yalnız hadisi ve hadis tariklerini bilmediğini göstermez, aynı zamanda şeriatın temel prensip ve kaidelerini bilmediğini de gösterir.”

f)     Ebû Reyye: Buhârî -ki hadis ricalinin şeyhidir, kitabı cumhur nezdinde şöhret bulduğu gibi- Allah’ın kitabından sonra en sahih kitaptır ve ha­disleri mâna yoluyla rivâyet etmiştir.(43) Hatıb el-Bağdâdî, Buhârî’den şunu nakleder: “Nice hadisler var ki Basra’da duydum, Şam’da yazdım; Şam’da duy­dum, Mısır’da yazdım, Buhâri’ye “Ey Ebû Abdillah tamamıyla mı?” şeklinde soru soruldu. Bu soru üzerine Buhârî sükût etti.(44) Halbuki mâna ile hadis rivâyetinde din, dil ve edebiyat açısından büyük zararlar meydana gelmiştir. Böylece onlar, takdim-tehirle nazmı bozulan, lahin veya hata isabet etmiş olan hadisleri rivâyet etmeyi ve hadisin bir kısmını alıp bir kısmını almamayı ken­dilerine mubah gördüler.(45)

Cevap: Mâna ile hadis rivâyetini (er-Rivâye bi’l-ma’nâ) sahâbeden Hz. Alı, İbn Abbas, Enes b. Mâlik, Ebud-Derdâ, Vasile b. el-Eska’ ve Ebû Hureyre ile tâbiînden Haşan el-Basrî, eş-Şabî, Amr b. Dinâr, İbrâhim en-Nehaî, Mücâhid ve İkrime gibi zatlar câiz görmüşlerdir. Tâbiînden İbn Şîrîn, el-Kâsım b. Mu­hammed, Racâ b. Hayve ise lafzan rivâyet hususunda titiz davranmışlardır.(46)

g)    Ebû Reyye: Mâna ile rivâyeti câiz görenlerin gerekçeleri şudur: Sahâbe, yazmaksızın ve tekrar etmeksizin hadisleri dinlerler, birkaç yıl sonra onu rivâyet ederlerdi. Herkes bilir ki bizzat metin (kolayca) zabtedilmez, sadece mânası ka­lır. Bunun yanında, hâdise tek olduğu halde, muhtelif lafızlarla vârid olan ha­disler de çoktur. Bütün bunlar, mâna ile naklin cevâzını göstermektedir. Kaldı ki Kuran lafzında olduğu gibi, hadis lafzıyla ibadet edilecek de değildir. Mâna zabtedilebilirse maksud olmayan lafızların kaybolması zarar vermez.(47) Ebû Reyye, “Acaba zabtedildi mi, heyhat!”(48) diyerek şüphe ve tereddüdünü de izhar etmektedir.

Cevap: Fehim ve idrak seviyeleri farklı olmakla birlikte sahabenin benzeri görülmemiş sağlam/ parlak hafızaya sahip olmaları, nebevi terbiye ve hasletle­rin kazandırdığı şuur haliyle dini kendilerinden sonraki nesillere nakil ve tebliğ gayretleri, söz konusu şüphe ve tereddütlere mahal bırakmamaktadır. Kaldı ki unutan, eksik veya yanlış hatırlayan sahâbî râviler, bilen diğer sahâbîler tara­fından ikaz ediliyordu.(49) Burada, kısmen veya tamamen zabtedilemediğinden dolayı zamanımıza kadar gelememiş hadisler sebebiyle, “din gereği gibi açık­lanamamıştır”, şeklindeki mukadder bir soru veya itiraz da yersizdir. Kur’ân, Allah tarafından muhafaza edildiği gibi, dini anlamamıza imkân verecek kadar kâfi derecede sünnet de muhafaza edilmiştir. Nitekim İbn Hazm (v. 456/1063), “Zikri biz indirdik biz, onu koruyan da biziz”(50) âyetinde geçen “zikr” kelimesinin sünnete de şâmil olduğunu belirterek(51) konunun önemine işaret etmektedir.

h)   Ebû Reyye: Muhaddisler, sened tenkidine önem verdikleri halde, metin tenkidine önem vermemişlerdir.(52) Hadis imamlarının birçoğu metin tenkidi­ne temas etmiştir. Ancak bunlar, sened tenkidine temas edenlere nispetle gayet azdır.(53)

Cevap: Bu konuda Subhî es-Sâlih şu bilgileri vermektedir:

“Muhaddislerin mevzu hadisin alâmetleri olarak saydıkları bütün deliller metinlerle ilgilidir: Gramer hatası ve ifade bozukluğu, aklın prensiplerine ve hisse aykırılık, va’d ve vaîd konularındaki ölçüsüzlük ve aşırılık, hadisin beliğ ifadesinin, usûlcülerin veya kelâmcıların kapalı ve anlaşılması güç sözlerine benzemesi, devlet idaresine hâkim olan zümreye yaklaşmak arzusuyla uydurul­muş olması. İşte bütün bunlar Peygambere (s.a.v) yakışmayan sözlerin onun hadisleri arasına sokulması itibariyle hadis metnini ilgilendiren hususlardır. Bütün bunlar bizi zarûrî bir neticeye götürmektedir: Bu durumlar karşısında muhaddislerin daha çok sened üzerinde mi yoksa metin üzerinde mi durduklarını tayin etmek gerekirse, kesin olarak söylenecek söz, onların metin üze­rinde daha çok durduklarını beyan etmek olacaktır;çünkü sened bizi asıl söze ye metne götüren bir vesileden ibarettir. Bütün bunlara her çağda râvilerin takvaları, hadis öğrenmek için katlandıkları sıkıntılar, hadisin değerini hak­kıyla anlayışları, hadisleri dinin temeli kabul etmeleri ilave edilecek olursa di­yebiliriz ki muhaddislerin icat ve tatbik ettikleri böylesıne hassas bir metodun tarihte bir eşi ve benzeri yoktur.(54)

ibn Şâhîn el-Bağdâdî’nin (v. 385/995) şu değerlendirmesi, metin tenkidi için bir örnek teşkil etmelidir: Rasûlullah (s.a.v), “Sizden biriniz su içtiği zaman bir nefesle içsin.” Enes b. Mâlik ise Rasûlullah’ın (s.a.v) her yudumda besmele çekerek üç defada su içerken ve en sonunda da Allah’a hamdederken gördüğünü rivâyet etmektedir. Burada Enes b. Mâlik rivâyeti, önceki hadisi neshetmiş olsa gerektir. Çünkü bu durum, Rasûlullah’ın (s.a.v) ahlâkına, onun yaşayış ve dav­ranış tarzına daha uygundur. Önceki hadisin isnadı daha sahih olsa da bu böyle olmalıdır.(55)

ı) Ebû Reyye: “Hadis ricâli, Ebû Hureyre’nin sadece 1 yıl 9 ay Peygamber e (s.a.v) musâhabet etmesine rağmen, Peygamberden (s.a.v) en çok hadis rivâyet eden bir sahâbî oluşunda ittifak etmişlerdir. îbn Hazm (v. 456/1063), Bakı b. Mahled’in Müsned inin ihtiva ettiği 5374 Ebû Hureyre hadisinden 446 adedi­ni Buhârî’nin rivâyet ettiğini kaydetmektedir.”(56) “Ebû Hureyre -diğer sahâbîler gibi- muhabbet ve hidâyet için Rasûlullaha (s.a.v) musâhabet ettiğini söyleme­miş, ancak karın tokluğuna onun yanından ayrılmadığını söylemiştir.”(57)

I.Goldziher de Ebû Hureyre hakkında şunları söyler: “Gevezelik etmek­le itham edenlere karşı kendisini bazen müdafaya mecbur kalmıştır. Bu haller münekkitleri büsbütün kuşkulandırmış ve şüpheciliğe götürmüştür. Fakat şunu da hesaba katmamız lazımdır ki kendisine isnad edilmiş olan hadislerin çoğu(58), sonraları uydurularak onun namına izafe edilmiştir.”(59)

Cevap: Muhammed Acac el-Hatîb’in yaptığı anıştırmanın sonucuna göre, Ebû Hureyre, Rasûlullah’ın (s.a.v) sohbetiyle 4 yıl 33 gün müşerref olmuştur.”(60)

Ebû Hureyre hakkında iddia edilen “gevezelik etmeksin kaynaklardaki kar­şılığı el-İksâr kelimesidir. Bu kelime lügatte “gevezelik etmek” mânasına gelmekle birlikte burada “çok hadis rivâyet etmek” anlamındadır. Dolayısıyla ter­cüme eksik ve yanlıştır.

Bizzat Ebû Hureyre (r.a), çok hadis rivâyet etmekten dolayı kendisine yönelik suçlamayı şöyle cevaplandırmıştır: “insanlar, ‘Ebıi Hureyre çok hadis rivâyet ediyor’ deyip duruyorlar. Halbuki Allah’ın kitabında şu iki âyet olma­saydı tek bir hadis rivâyet etmezdim.” Sonra Ebû Hureyre, “Şüphesiz indirdi­ğimiz o açık açık âyetlerimizi ve doğruyu -biz kitapta onu insanlara çok açık bir şekilde bildirdikten sonra- gizleyenler yok mu? İşte onlara hem Allah lanet eder hem de lanetçiler lanet eder. Ancak tevbe edenler, durumlarını düzel­tirler ve (hakikati gizlemeyip) iyice açıklayanlar başka. Ben artık onların gü­nahlarından geçerim. Ben tevbeyi en çok kabul edenim, en çok esirgeyenim”(61) âyetlerini okuyarak şöyle derdi: “Muhâcir kardeşlerimiz çarşılarda alışveriş, Ensâr kardeşlerimiz de malları, bahçe ve arazileriyle meşgul olurlarken Ebû Hureyre, boğaz tokluğuna Rasûlullah (s.a.v) ile beraber olur, onların buluna­madıkları meclislerde hazır bulunur ve onların belleyemediklerini bellerdi.”(62)

Ayrıca Ebû Hureyre, Rasûlullah’ın (s.a.v) huzurunda dua ederken “Allahım senden unutulmayan ilim istiyorum.” niyazında bulunmuş, Rasûlullah (s.a.v) da bu duaya “Amîn” demiştir.(63) Ebû Hureyre’nin kendi sözünde yer alan “ka­rın tokluğu (*) veya (*)” ifadelerinden Rasûlullah’a (s.a.v) mülâzemet sebebi olarak -Ebû Reyye’nin iddia ettiği gibi- karın doyurma mânasını çıkarmak mesnedsiz bir iddiadır. en-Nevevî (v. 676/1277), îbn Hacer el-Askalânî (v. 852/1448) ve el-Aynî (v. 855/1451) gibi hadis otoriteleri, “karın tokluğu”ndan maksat mal ve yiyecek biriktirmek, geçim sağlamak değil, kendi günlük azık ve yiyeceğiyle iktifa (*) etmesidir, şeklinde izah etmişlerdir.(64) Ebû Hureyre’nin “ketm-i ilim” endişesinden kaynaklanan tebliğ şuur ve duygusu, onun gayesinin karın doyurmak gibi maddî bir hedef olmadığını göstermektedir.

Netice

“Ebû Reyye’nin Advâ ale’s-Sünne el-Muhammediyye Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı bu makalede, bir giriş hüviyetinde dinin kaynağı olarak hadis ve sünnetin yeri ve önemine dikkat çekilmiş, yazarın bazı iddiaları “Ebû Reyye’nin Bazı Görüşleri ve Bunlara Verilen Cevaplar” alt başlığı altında değer­lendirmeye çalışılmıştır.

Hadis âlimlerinin gösterdikleri cehdü gayret sonunda elde edilen müsbet neticelere rağmen, hadis ve sünnet etrafında şüphe ve tereddüderin devamlı gündeme getirildiği görülmektedir. Asrımızda da “Hadis Müdafaası” adı altın­da, bazı râvi ve hadis imamlarını yalancılık ve uydurmacılıkla itham edecek kadar aşırıya kaçan Ebû Reyye gibi bazı yazarlar, bu akımı devam ettirmektedirler. Sünnetin iptaline yönelik oryantalist zihniyete hizmet eden bu tür eleştiri ve olumsuz yaklaşımlar, esasen Kur’ân’ın doğru olarak anlaşılmasının ve dolayısıyla Müslüman toplumların yaşayan Kur’ân ve yaşayan sünnet haline dönüşmesinin önünde ciddi bir problem oluşturmaktadır. Çünkü Kur’ân’ın Rasûlullah’ın (s.a.v) şahsında fert ve toplum hayatına aktarılması demek olan sünnetin ihmal edilme­si, Kur’ân’m anlaşılmasında zihnî bir kargaşa ortamının hazırlanmasına zemin hazırlayacaktır.

“el-Masâdır ve el-Merâci” başlığı altında sıraladığı bibliyografyadan da anlaşılacağı üzere Ebû Reyye kitabını, mahtut-matbu çok sayıda kaynağı kul­lanarak hazırlamıştır. Ancak, onun bazı rivâyet ve tarihî vak’aları naklederken bir bütünlük içerisinde değil, daha çok kendi görüş ve anlayışını destekler ma­hiyette olan kısımlara yer verdiği görülmektedir. Dolayısıyla bazı meselelerde tarihî malzemeleri işleyiş tarzı şartlı olduğu gibi, ilmî usûl ve objektiflikle de bağdaşmamaktadır.

Ebû Reyye’nin büyük ölçüde Reşid Rıza (bkz. Advâ, s. 48,86,131,137,174, 201,206,283, 398,410), Ahmed Emin (bkz..Advâ, s. 146,148,177) ve başta I. Goldziher olmak üzere bazı müsteşriklerden etkilendiği açıktır. Mekkeli âlim Muhammed Abdürrezzâk Hamza Zulümât-ü Ebî Reyye adlı eserinde, I. Golziher için “Adüvvullah”, Ebû Reyye için de “Adüvvü’s-sünne” lakabını kullanır.

Esasen kitapta tenkide medar pek çok görüş ve mesnetsiz iddia bulunmak­tadır. Bu itibarla, üzerine yazılan reddiyeler de dikkate alınarak yüksek lisans veya doktora seviyesinde akademik bir çalışmanın yapılması faydalı olacaktır. Hadis tarih ve ricâlinin sağlam temellere dayandığını bir kez daha gösterebilmek için, ağırbaşlı, ciddi ve yeni çalışmalar yapmak üzere özellikle genç akademisyen­lere büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir.

 

Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Tetkikleri,ifav,syf:299-314

 

Dipnotlar:

Selçuk   Üniversitesi  İlahiyat Fakültesi        Dergisi,XA’. 1991, Sayı: 4, s. 187-201. Burada makale başlığın­da eserin adı sehven “Advâ Ale’s-Sünne en-Nebeviyye”şeklinde geçmiştir

1 EbûDavud,Sünnet, 5;îmâre,33;Tirmizî, İlim,10;îbnMâce,Mukaddime,2;Dârimî, Mukaddime, 49; Ahmed b. Hanbel, II, 367; IV, 131,132; VI, 8; Şâfiî, er-Risâle (thk. Ahmed Muhammed Şâkir), Kahire 1940, s. 403,404; Dârekutnî, Sünen, Kahire 1966, IV, 287.

2 Şâfiî, er-Risâle, s. 91-92; İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ılm vefadl’th, Kahire 1968, II, 230-235.

3 Fazlur Rahman, îslâm (çev. Mehmet Dağ – Mehmet Aydın), İstanbul 1981, s. 82-83.

4 Yüksek Lisans Tezi olarak tarafımızdan hazırlanan ve matbu-mahtut yaklaşık 1300 kitâbiyat ih­tiva eden Hadis Bibliyografyası Doğuf ve Gelişimi (I-IV/VII-X) adlı araştırma, bu gerçeği gösteren çalışmalar arasındadır.

5 Hâkim, Ma’rifetu ulûmi’l-hadîs, s. 65; Suyûtî, Miftâhu’l-cenne Ji’l ihticâci bi’s-sünne, thk. Mustafa Abdulkadir Atâ, Beyrut 1987, s. 52.

6   Bkz. Kişimi, Kavâidut-tahdis, s. 307; Keşmîrî, Muhammed Enver, Feydu’l-Bârî alâ Sabihı’l- Buhâri, Beyrut, ts., 1,229. Krş. Şa’rânî, Abdülvehhâb, Mizân, Mısır 1304, s. 53,60.

7   İbn Abdilberr, a.g.e., 1,56; Kettim, er-Risâle el-mustatrafe, İstanbul 1986, s. 219.

8   Kettinî, a.g.e., s. 221.

9    Tarih boyunca eski-yeni hadis inkarcıları veya şüphecileri hakkında bkz. Fazlur Rahman, isâm, s. 78,82,315 vd.

10    Tedvin: Muhtelif sahibîler tarafından rivâyet edilmiş ve dağınık halde bulunan hadislerin, kitap­larda toplanmasını ifade eden dönem.

11-    Tasnif,belli bir sisteme göre düzene konulmamış olan müdevven hadislerin, müsnedlerde oldugu gibî sahibi râvilerinin isimleri altında bir araya getirilmesi veya musanneflerde olduğu gibi beli Bab ve konular, ören telif edilmesini ifade eden dönem.

12 Bkz. Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, çev. M. Yaşar Kandemir, Ankara 1973, s. 28 (Goldziher, Etüdes Sur la Tradition İslamique, p. 245-250’den naklen).

13 Bkz. Sezgin, M. Fuad, Buhârî’nin Kaynaklan Hakkında Araştırmalar, İstanbul 1956, s. 11 vd. Müsteşriklerin İslâm araştırmaları karşısındaki tutum ve davranışlarını tasvir etmek üzere şu Arap şiiri hatırlatılır: “Onlar benden bir sürçme gördükleri zaman sevinçten uçarlar. Din ve millete faydalı gördükleri şahısları da yerin dibine geçirirler..

14 Buhârî ve Müslim tarafından da rivâyet edilen Sahîfe’yi Rif’at Fevzi Abdülmuttalib, Sabifetu Ali b. Talib  an Rasûlillah (s.a.v) dirâseten tevsîkıyyeten fıkhiyyeten adıyla neşretmiştir. (Birinci baskı, Dâru’s-Selâm, 1986)

15 Sezgin, Tarihut-turâs el-arabî (GAS), Mısır 1977,1,120.

16 Sezgin, a.g.e., I, 119. Muhammed Seyfıiddin Aliş’in “Müsnedu Abdillah b. Amr el-As ve Sahifetuhû es-sâdıka” isimli master çalışması mevcuttur, (bkz. Muhammed Acâc el-Hatîb Usûlul-badîs, Lübnan 1967, s. 194,462)

17 Sezgin, a.g.e., 1,120-121.

18 Muhammed Acâc, Hemmâm’ın Ebû Hureyre’den yazdiğın, kaydeder (bkz. Usûlul-hadis » 200-

19; Ebû Hureyre râviyetû İslâm, Mektebetü Vehbe, 1982, s. 115 vd.

20 Bkz. Fazlur Rahman, İslâm, s. 66.

21 Bkz. Sünnetin Etrafındaki Şüpheler, çev. Hüseyin Aslan, Pınar yayınları, İstanbul 1985, s. 68 dn,

22 Elbânı, Silsiletul-ehâdis ed-dâife, 1,11 dn.

23 Bkz. Abdülmün’ım Sâlih el-Alî el-Izzî, Difâ’ an Ebu Hureyre, Bağdat 1973, s. 10.

24 Eserin 20 sayfası (s. 21-41) doğrudan konuyla ilgili olup Abdullah Aydınlı tarafından “Sünnetin Geçmişte ve Günümüzde İhmali Meselesi” adıyla tercüme edilmiştir. (Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 8. Sayı, Erzurum 1988)

25 Ebû Reyye, Advâunale’s-sünneti’l-muhammediyye ev difâul-hadis, Üçüncü baskı, Kahire, s. 19.

26 Sıbâî, es-Sünne ve mekânetühâfıt-teşrîı’l-islâmî, Kahire 1961, s. 283 vd; Muhammed Abdurrezzak Hamza, Zulümâtü Ebî Reyye emâme Advâı ’s-sünneti’l-muhammediyye, Kahire 1379, s. 7.

27 Ebû Reyye, Âdvâ, s. 19.

28 Muallimi, el-Envâr d-kâfifi, Kahire 1378,5.8-9; Muhammed Abdurrezzâk Hamza, Zulumat. s. 8-9.

29 Ebû Reyye, Advâ, s. 20,46,52.

30 Ebû Reyye, Advâ, s. 23.

31 Müslim, Zühd, 72; Ahmed b. Hanbel, III, 12,21,39,65.

32 Ebû Dâvûd, İlim, 3.

33 Ebû Dâvûd, İlim, 3. Ahmed Muhammed Şâkir, hadisin sahih olduğunu söyler.

34 İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilm, I, 86; Hatîb el-Bağdâdî, Takyidul-ilm, thk. Yûsuf el-Iş, Beyru t1974, s. 68-72,88,92,96,97.

35 Hattâbî, Maâlimü’s-sünen şerhu Sünen-i Ebî Dâvûd, İstanbul, 1981, IV, 61. Başka izah ve çözüm yolları için bkz. Râmhürmüzî, el-Mubaddisü’l-fâsıl, Beyrut 1971, s. 385 vd.

36 Hatîb el-Bağdâdî, Takyidü’l-ilm, s. 64 vd.

37Advâ, s.46-53.

38 Ninenin mirastaki 1/6 (südüs) payını rivâyet eden sahâbi el-Muğîra b. Şu’be ile Muhammed b. Mesleme’dir. Rivâyet için bkz. Ebû Dâvud, Ferâiz, 5;Tirmizî, Ferâiz, 10,11; Ibn Mâce, Ferâiz, 4.

39 Zehebî, Tezkiratul-huffâz, Haydarâbâd 1956,1,3.

40 Ebû Reyye, Advâ, s. 19 vd.

41 Ebû Reyye, Advâ, s. 22,61 vd.

42 Hadis için bkz. Buhârî, İlim, 38.

43 Elbânî, Silsiletü’l-ehâdis ed-daife, 1,11 dn.

44 Ebû Reyye, Advâ, s. 21.

45 Ebû Reyye, Advâ, s. 92 dn.

46 Ebû Reyye, Advâ, t. 21-22.

47 Bkz. Ebû Reyye, Advâ, t. 77-80,

48 Ebû Reyye, Advâ, t. 80,

49 Ebû Reyye, Advâ, 8. 80 dn.

50 Zerkeşî’nin (v. 794/1391) bu meseleleri konu alan el-İcâbe li îrâdi mâ istedrakethu Âişe ales-sahâbi adlı önemli bir telifi mevcuttur.

51 Hicr 15/9

52 Bkz. İbn Hazm, el-İhkâm, Beyrut 1985,1, 96-97.

53 Ebû Reyye, Advâ, s. 17,285,289.

54 Ebû Reyye,Advâ, s. 292.

55 Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri, s. 246-247.

56 îbn Şâhîn, Nâsihu’l-hadis ve memûhuh, Reşid Efendi Kütüphanesi (İstanbul), No: 120, v.210a.

57 Ebû Reyye, Advâ, t. 200-201.

58 Ebû Reyye, Advâ, s. 197.

59 Ebû Hureyre’ye isnad edilen bazı hadisler mevzudur.(bkz.Sıbai,es-Sünne,s.339)

60 I. Goldziher,”Ebû Hureyre”, MEB İslam Ansiklopedisi (İA), IV, 32.

61 Acâc, Ebû Hureyr erâviyetü’l-islâm, s. 172.

655 Bakara 2/159-160

656 Buhârî, İlim, 42; İtisâm, 21, Büyü, 1, Hars, 21; Müslim, Fezâilüs-sahâbe, 159-160; Ahmed b. Hanbel, II, 240,274.

657 Bkz. İbn Hacer, Fethul-Bârî el-Mektebe es-selefiyye, 1,215.

658 Bkz. Abdülmün’ım Sâlih el-Izzî, Difa’ an  Ebi Hurevre ,s. 74;Sıbai,es-Sünne,s.314 vd;Muhammed  Abdurrezzâk Haraza, Zulümat, s. 177-178;Muhammed Acac,Ebu Hureyre  râviyetul-islâm, s. 173-174.

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*