Düşünmenin Engelleri

Düşünmenin Engelleri

Düşünmenin pek çok engelleri vardır. Bu engelleri şöyle sıralayabiliriz:

Sathi Bakış

Düşünmenin en büyük engellerinden birincisi, sathi bakıştır. Sathi bakışta, kavrama, anlama ve derinliklere inme merak ve heyecanı, aşk ve iştiyakı yoktur. Sathi bakış, olaylara, nesne ve objelere dikkatle bakamaz, süzüp, matlup mesajı alamaz.

Uzak mesafelerden bakanlar bir yıldızı mum ışığı gibi görürler. Olaylara uzaktan bakanlar da olayların arkasın­daki ilişkileri, derinlikleri ve ayrıntıları göremezler. Göre­medikleri için de olaylara karşı ilgisiz, lakayt, hissiz ve duyarsız kalırlar.

Sathi bakanlar, işin özüne ve hakikatine inemedikleri için, hep zevahirde dolanıp dururlar. Hep sığ bir dünyayı temsil ederler; bakışları kısa, idrak ve intikalleri dardır; engin deryalardan, derin ufuklardan haberleri yoktur. On­ların psikolojisi, uyku moduna giren insanların baygın ba­kışlarına benzer. Fersiz, ferasetsiz, ruhsuz ve kıvamsız.Sathi bakış, insanları zaman içerisinde zihnî tembelliğe götürür. Dimağ yeterli ölçüde çalışmadığı için hayat bir dünyaya münhasır kalır. Matematik bakışla ifade edersek, tabiri caiz ise, onların dimağlarının hesap işlemleri kuruşa alıp, beş kuruşa satan basit bir bakkaliyenin hacmi kadar olur. Onlar cebir ve geometriden, limit ve türevden anlamazlar. Tanjant ve kotenjantı hiç bilmezler Fonksiyonlar teorisi, diferansiyel denklemler, soyut cebir hayallerini bile ıslatmamıştır.(1)

Ülfet

Ülfet, düşünce ufkunu körelten, gözleri miyoba çeviren salgın bir marazdır. Ülfetle insan, baka baka bakar kör olur, bakar ama görmez. Dokunur ama hissetmez. Anladığını sanır ama anlamaz. Bildiğine inanır, ama hakkıyla bilemez. Hissettikleri, duydukları, zevk ettikleri, gün geçtikçe dün­yasında tesirini kaybeder, zihninden silinip gider.

Evet, baş belamızdır ülfet. Uyutucu gıdamızdnr ülfet. İnsanları uyutan sinekler misali, gaflet uykusunu şırınga eden sineğimizdir ülfet. Gaflet devletimiz, lakayt hükü­metimiz, rehavet otağımız, tembellik karargâhımız, sathî çadırımızdır ülfet.

Bayramlarda gül suyu ikram edilir. Dökülen gül suyu üç beş dakika sonra kokusunu kaybeder; tesiri hissedilmez. Ülfet ile zihne dökülen manalar da “gül suyu” gibi olur; çabuk uçup kaybolur. Önem verdiğimiz değerler, ruhumuza hoş gelen güzel kokulu manalar tefekkür derinliği içinde emilerek alınırsa, onlar gül suyu gibi olmaz; “gül yağı” gibi olur. Öyle kolay kolay uçup gitmez, tesiri silinmez. Ülfet idrak tarlasının erozyonudur. Erozyona uğramış tarla­larda arzu edilen semerelere ulaşılamaz. Ekinler canlılığını kaybeder, verim düşer.

Ülfet, idrakin kaymağını alıp götürür. Tatsız, tuzsuz, kı­vamsız bir coğrafyaya insanı iter. Ülfetin girdabına düşen­ler, kendilerini doğru dürüst bir şekilde yenileyemezler. Muhteşem tasanmlara, mükemmel açılımlara omuz ve­remezler.

Mektubat’taki şu ifadeler çok düşündürücüdür. Fevka­lade ibret verici ve tefekküre sevk edicidir:

“Senin levhanda gördüğün ikinci parçanın sahih sureti şudur ki; ben başımın üstünde onu bir Ievha-i hikmet olarak ta’lik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:

-Dost istersen Allah yeter. Evet, o dost ise, her şey dosttur.
-Yâran istersen Kur’an yeter. Evet, ondaki enbiya melaike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder.
-Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden, iktisat eder- iktisat eden, bereket bulur.
-Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen, belayı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur rahmete gider.
-Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddî çalışır.”
Hz. Üstad’ın “Her sabah ve akşam ona bakarım, der­simi alırım.” ifadesi gösteriyor ki, yüksek ehl-i hakikati ülfet vurmamaktadır. Her sabah ve akşam aynı levhaya bakıp dersini almak; bizi, levhanın derununda gizli olan mana tabakalanna götürebilmelidir. Bir seyahat-ı kalbiye, bir hareket-i fikriye ile, derinlik boyutu içerisinde, bir seyr-ü seyahate çıkartabilmelidir. İnsan iç dünyasında böyle bir açılım yaşayamazsa, her gün aynı olan ve hiç değişmeyen o levha bir müddet sonra ülfetle küllenir, örtülür. Bir zaman sonra, o levhaya bakanlar levhanın içindekilere bakmaz, belki, çerçevesine nazar eder:
“Maşallah! Bu levha ne güzel çerçevelenmiş! Kime yaptırdınız? Ben de böyle bir çerçeve yaptırmak isterim.” Yahut “Şu salonu kim tertip etmişse, mükemmel dizayn etmiş. Yahu! Şu levhaya bak! Ne kadar hâkim bir yere asıl­mış! Bu tabloyu şu yere kim yerleştirmişse, bin maşallah, hakkını vermiş. Maharetini sergilemiş!” cümleleri ağızlar­dan dökülür. Levhanın içindeki mesaj, zihinlerden silinip gider. İşte ülfet bu!

Evet, değişim, derinlik ve yeniden yeniye bakış insanın içinde olmalıdır; sürekli ilgi ile izlenmeyen, iştiyak duyulmayan, hasret ve hararetle ilgi bağı kurulmayan hikmetli sözler, ibretli levhalar; nefs-i emirde birer elmas kıymetinde iken, ülfetle kırık dökük cam parçalarına dönerler.

Uzun vadede, en ziyade korkulması gereken hastalık, ülfettir. Eğer bir insanın iç dünyasında hakikatler gittikçe “önemlilik değeri”ni kaybediyorsa, nükte çiçekleri soluyor­sa, meyvedar hakikatler pürsüyor, tadını yitiriyorsa, mari­fet iklimine iştiyak ve hasret sönüyorsa, bilinsin ki, o insan ülfet vadisine girmiştir. Ülfet vadisi, yürüdükçe derinle­şen, insanı içine çeken sisli, bulanık, kaygan bir çukur; düşük, kör bir vadidir. Çukurlara inmek kolaydır. Güç ve enerji istemez. Ama yükseklere tırmanmak azim ve irade, cehd ve gayret, güç ve enerji ister.

Ülfet vadisinden sıyrılıp çıkmak isteyenler, yeniden ye­niye bir gayretin içine girmeli; hizmete ciddi bir devamla, “Şu risaleleri ilk defa dinliyorum, ilk defa okuyorum.” psiko­lojisi içinde yeniden dikkatle, teenni ile mütefekkirane oku­maya gayret göstermeli; gönül dostları, dava arkadaşlarıyla irtibatını iyice perçinleştirmeli; hizmet eksenli seyahatlere iştirak etmeli ve halis ve muhlislerle daha ziyade beraber olabilmenin tedbirini almaya gayret göstermelidirler.

İnsanlar, çoğu zaman bilinçli veya bilinçsiz olarak belli düşünce kalıplarıyla; ya da ön yargılarla yahut belirli var­sayımlarla olay ve nesnelere bakar; kendi düşünce kalıp­larının içinde tıkanırlar. Bakış ufuklarını daraltır; kendi kendilerine engeller koyarlar.

İnsanların içine düştükleri birçok yanlışın kaynağı ön yargılar ve peşin hükümlerdir. Ön yargı ve peşin hükümler zihinlerde engeller oluşturur. Ön yargı ve peşin hükümlerle yürüyenler, bu bariyerleri aşamazlar, düşünce disiplininde tufeyli kalırlar.

Öte yandan bir kısım insanlar da kendi zihnini ve intikal kabiliyetini her şeyin ölçüsü görür, büyük yanlışlara imza atarlar. Kendi düşüncelerinin dışındaki fikir ve görüşlere itibar ve iltifat etmezler.
Bazı fıtratlar da sorulara tek bir cevap verme eğilimi içine girer, birden fazla cevap verme şeklindeki tarz ve yaklaşımlara sıcak bakmazlar. Hâlbuki düğümlenen meseleleri, ihtilafa medar konulan daha kolay bir biçimde çözmenin yolları vardır. Mesela bunlar: “Çözümlemeye dayalı teknikler” ile “önermelere dayalı yaklaşımlardır.

Önermelere dayalı düşünce sistemlerinde, birden fazla cevap arama eğilimi vardır. Bu arayış için değişik alternatifler, farklı dağılımlar, farklı sembolleri kullanarak daha semeredar sonuçlara ulaşmak, daha kapsamlı, daha derinliğine analizlere girişmek mümkündür. Bazen çözüm çok yakınımızdadır,bazen de çok uzağımızda. Miyop ve hipermetrop olanlar net göremezler; çare de üretemezler.

İç dünyamızın engelleri aynalara benzerler, insanlar, nesneleri yansıtmaktan ziyade, kendi iç dünyalarını yan­sıtırlar. Herkesin aynası düz ve pürüzsüz, net ve parlak değildir. İçbükey, dışbükey aynalar misali, olaylar dünya­mızda ya olduğundan ziyade büyütülür ya da küçültülür. Herkes hakikat dünyasını net algılayamaz, net göremez, net gösteremez.

Öte yandan, nefis, madde ve menfaat, makam ve rütbe sevdası gibi istikbal vaat eden unsurlara göz dikmişse, bu unsurlara ulaştıracak fikir ve düşünceleri filtre etmeden ka­bule meyil eder; aksi durumlarda, güzel düşüncelerin, ma­kul fikirlerin karşısına geçer, “Dur!”der, set çeker.

Klişeleşmiş Davranış Standartlarına Uyma Eğilimi

Her toplumda belirlenmiş statüler, hiyerarşik kademe’leşmeyi esas alan yaşam kültürleri ve o kültürlerin yansıması olan bir takım davranış kalıpları, teamül ve uygulamalar vardır. Bu uygulamalar da düşünmeyi engelleyen faktör­ler arasındadır. Özelikle firma kültürü içinde belirlenmiş kurallar, rutin kalıplar, kendi pozisyonlarını muhafaza adına üst tepe yönetimin yukarıdan İnme tasarruf ve icraatları da düşünmeyi engeller; zaman zaman mantık ve muhakeme ile de çatışır. Ekonomik hayatta ve çeşitli sevk ve idare kurum ve kuruluşlarında, genellikle üst yöne­tim, kendi istihsalleri olmayan “önermelere dayalı düşün­celerde sıcak bakmazlar. Fazla itibar ve iltifat etmezler. Rutin uygulamalar, çoğu zaman değişim ve gelişimin, sağ­lıklı düşüncenin önünde ciddi bir engel oluştururlar.

Öte yandan, statü olarak daha aşağı pozisyonda olan­lar ise, önlerinde olan kişilere ya saygılarından; ya da on­ları aşmamak gerektiği düşüncesinden hareketle genel eğilime muhalefet etmek istemezler. Daha güzel, saha fay­dalı veya daha pratik işlere kafa yormazlar; belirlenen normları sorgulamazlar; mekânı, olayları, eylemleri daha ziyade güzelleştirebilecek çarelere başvurmak istemezler. Klişeleşmiş davranış kalıplarının duvarları içinde kalır, bu sudan aşamazlar, fikir üretemezler. Bu psikoloji ve davra­nışlar, yeni fikir ve oluşumların, kaliteli yapılanmaların, tutarlı ve sağlam dayanışmaların ve sistemli büyüme ve gelişmelerin önünde bir engel teşkil ederler.

Yeniliklere Karşı Tepki

Tarih boyunca insanlar, toplum ve fert psikolojisinin bir refleksi olarak, yeni düşünce ve tasarımlara genellikle sıcak bakmamış; çoğu zaman hiçbir değerlendirmeye tabi tutmadan tepkilerini sergilemişlerdir. Aslında, insanları daha güzele, daha mükemmele; daha ziyade huzur ve sükûna; adalet ve hikmete; muvaffakiyet ve başarıya; yüksek ideal­lere götüren düşünce ve fikirlere kapılar açmak, onların intişarına kuvvet vermek, akıl ve mantığın, hikmet ve mü- debbiriyetin gereğidir.

Ülfeti kıran, hamiyet hissini uyandıran, akla kuvvet, kalbe itminan veren, ruhu ateşleyen, fıtrata mutabık ve düşünceler güzeldir, faydalıdır. Bu güzelliklere karşı“red ve tard” ile karşı çıkmak da düşüncenin önündeki muzır engeldir. Yeni yaklaşımlar geliştirmek ve yeni fikirler üretmek için ortaya atılan düşünceleri hiç süzmeden, tetkik etmeden yargılayan sözler; “işe yaramaz”, “faydasız” “kim bunları denemiş” gibi peşin hükmü yansıtan beyanlar sağlıklı düşünceleri bertaraf eden psikolojik ve tepkisel engellerdir. Bu tepkisel engellerin en dehşetlisi, asabi olan fertlerde daha ziyade kendini gösterir. Hz. Üstad “Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zira her şeyi haddinden geçirmekle aks-ül amel yaptırır. ” buyurmaktadır.

Bu engellerin psikolojisini ve gerekçelerini şöyle sırala­mak mümkündür:

1.Mevcut statüsünü kaybedeceğinden korkanlar, kurduğu dünyasının elinden alınacağını vehmedenler; saltanat ve sultasının yıkılıp gideceğinden şiddetle endişe duyanlar, şöhret-i kazibesinin söneceğinden rahatsız olanlar,

2.Bürokrasi çarkı içindeki menfaat-ı maddiyesinin uçup gideceğinden, kurduğu çıkar tezgâhlarının kuruya­cağından, sömürdüğü düzenin bozulacağından korkan ve panik yapanlar,

3.Yeni fikirlerin kendilerine rakip olabilecek biri veya birileri tarafından ortaya atılmasına tahammül edemeyen­ler,

4.Yeni fikirleri ortaya atan kişilerin genç ve birikimsiz olduklarını gerekçe gösterenler,

5. Kıskançlık, rekabet, haset, çekememezlik gibi duygular taşıyanlar,

6.Rahatını, rehavetini bozmak istemeyenler,

7.Değişim ve gelişime ayak uyduramayacak derecede yetersizler, kabiliyetsizler, yaşlılar, yorgunlar, bitkinler, tüke­nenler.

Aklın yolu, yeni fikir ve düşüncelere açık olmaktır. Yar­gılamaktan ziyade o fikir ve düşünceleri anlamaya çalışmak­tır. Yeni fikir ve düşüncelerin “kuluçka dönemleri” vardır. İşin püf noktasını, esprisini, nüktesini yakalamaya ciddi gayret gösterenler sadece zihinleriyle değil, belki his, hayal, şuuraltı mekanizmasıyla işin içine girenler, orijinal fikirler yakalayabilir, o fikir ve düşünceleri insanlık âleminin isti­fadesine sunabilirler. O gayret ve himmetler, bazen birden ani ve defi olarak insanın içine doğabilir. Ya da bir olay veya düşünce, umulmadık bir anda çağrışım yolu ile yeni düşüncelere kapı açabilir.

Yeni düşünceler ile ilgili değerlendirmelerde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus şudur:

Gündeme gelen her “yeni fikir” orijinal değildir, her zaman ve her yerde her yeni fikir “kurtarıcı kahraman olamaz. Hiçbir keyfiyeti içinde barındırmayan, uygulama noktasında yetersiz, kılıksız, çiğ, ham, kaba ve fıtrata muta­bık olmayan fikirler, hikmete ve maslahata uygun düşme­yen fikir ve düşünceler yeni olmuş olsalar bile, vicdanlarda makes bulamazlar; kalb-i küllide tutunamazlar.

Gülünç Duruma Düşme Korkusu

Fikir ve düşüncelerinin toplumda paylaşamayacağı, alay konusu olacağı, kendisinin aptallıkla itham edileceği şeklindeki algılamalar da düşüncenin önündeki engeller­den birisidir.Çevrenin alaylı bakışları, küçük düşürücü tavır ve ha- reketleri, mizansız tenkit ve tecessüsleri yeni fikirlerin do­ğuşunu engeller. Özellikle genç dimağlar, yeni fikirler ortaya atmak istediklerinde kıdemli yöneticiler, kendilerinden yaş ve konum itibariyle daha üstte olanlar ve değişim ve gelişime henüz hazır olmayan kişiler onları şapşallıkla ve düşüncesizlikle suçlarlar. O suçluluk psikoloji sebebiyle, onlara orijinal fikir ve düşüncelerini gizler, içlerinde kilitler, dışarıya vurmazlar.

Özellikle kuşak farkının yaşandığı kültür ortamlarında,cehalet, kaba kuvvet ve tahakküm rüzgârlarının estiği coğrafyalarda yeni fikirler üretmek ve onları gündeme taşımak bûyük yürek ve cesaret ister. İçine kapanık, birçok
dahiler, fikirlerini üretebilecek bir ortam bulamadıklarından orijinal düşüncelerini fiile dönüştüremezler.

Dipnot:

1)-Matematik sahasında profesör olmuş, yurt dışında çalışmış bir zat, yıllar sonra doğup büyüdüğü köyüne gitmiş. Eş ve dostları ile görü­şürken, bir mecliste ilkokul öğretmeni ile karşılaşmış, hemen yanına yaklaşmış elini öpmüş:

“Hocam sizin sayenizde okuduk, siz elimden tuttunuz. Size min­nettarım. ” demiş ilkokul öğretmeni bu iltifattan memnun olmuş, göğsü kabarmış. Sohbet esnasında “Söyle bakalım, sen şimdi ne iş yapıyor­sun? Görevin ne?” diye sormuş.

Profesör cevap vermiş:

“Hocam ben şimdi üniversitedeyim, matematik kürsüsünde profe­sörüm. ” demiş. Öğretmeni “Maşallah, bin maşallah, işte bizim talebele­rimiz böyle!” demiş, çok sevinmiş. Sohbet esnasında bir ara:

“Merak ettim. Söyle bakalım, Matematik derslerinde neler anlatı­yorsun? Hangi konuları öğretiyorsun?” diye sormuş.

Profesör de lisans, yüksek lisans ve doktorada verdiği dersleri tek tek sıralamaya başlamış. Başlamış ama hocası şaşırıp kalmış. Şimdiye kadar isimlerini bile duymadığı dersler. O şaşkınlık ve hayret içinde, kaşlarını da çatarak, ciddi ciddi:

“Ulan oğlum, bunlar da nereden çıktı? Ben 32 sene öğretmenlik yaptım; matematik okuttum. 32 yıl kitap karıştırdım senin anlattıkların^ hiç birine rastlamadım. Sen benimle şaka mı yapıyorsun? Dalga mı geçiyorsun? Okuttuğun altı üstü dört işlem değil mi?” demiş.

Profesör ne yapsın! Ne söylesin! İster istemez, cevap vermiş:

“Özür dilerim hocam! Okuttuğum dört işlem!Fazlası fazla! Fazlalar zaten idraklere sığmıyor. ” demiş.

Prof.Dr.Şener Dilek – Risale-i Nurda Derinleşme,syf;83-100

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*