Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir

 

Dört Mezhebden Birine Taklid Vacib Birinden Diğerine Geçiş Caizdir

Asrı saadette ashabdan her biri,Râsulullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den işitmiş olduğu Kur’an ve hadisle hükmederdi.Kendileri vahyi müşahade ettiklerinden dolayı,karşılarına çıkan herhangi bir hükümle müşkül çekmezlerdi.

Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve selem de ümmetin, ashabın arkasında gitmesini emretmiştir.Tâbiîn ve tebei tâbiîn devresinde heva ve hevesler çoğalınca,en itimadlı müctehidlerin arkasında gitmenin vacib olduğu hakkında, Ehli Sünnet müctehidleri ittifak ettiler.Müctehidlerin bazılarının mezhebleri tedvîn edilmiştir; bazılarının mezhebi tedvîn edilmedi.Tedvîn edilen mezhebler, sened ile zamanımıza ulaşan dört mezhebdir.Ehli Sünnet velCemaatin ittifakıyla dört mezhebden biriyle amel etmek vacibdir.

İmam Ebû Hanîfe Hicri 80’de doğup 150’de; İmam Mâlik 93’te doğup 179’da; İmam Şafiî 150’de doğup 204’te; İmam Ahmed bin Hanbel 164’de doğup 241’de vefat etmişlerdir.Bunlardan sonra İmam Suyûtî’den naklen İmam Şar’ânî’nin Mîzân-ul-Kübrâ adlı eserinde tesbit ettiği üzere, Muhammed bin Cerîr et-Tabarî’den başka müstakil ictihada dava eden olmamıştır.Fakat kendisi de gayesine ulaşamamış ve maalesef mezhebi tedvîn edilmemiştir.Bu dört imamın mezhebleri ulemâ tarafından tedvîn edilmiş; ve zamanımıza kadar mütevâtir sahih senedlerle gelmiştir.Onun için,dört mezhebden birine taklid etmek vacibdir denilmiştir.

Aslında İmam el-Leys bin Sa’d, İmam Süfyan Servî,İmam İshak bin Râhuveyh, İmam
Muhammed bin Cerîr Taberî, İmam Süfyan bin Uyeyne, İmam Abdurrahman bin Ömer el-Evzâi gibi mezheb sahibi olan imamlar da olmuştur.

Ancak bunların mezhebleri, dört mezheb kitabları içinde naklolunmuş; müstakil olarak nakledilmemiştir. Onun için dört mezhebden birine taklid vacibdir dedik.Nitekim Şerh-u Muhtasar-ı İbn-il-Hâcib’de Adud-ul Milleti ved Dîn diyor ki: <<” Müstakil ictihad mertebesine ulaşmayan kimsenin, âlim olsun avam olsun, müstakil olan müctehidlere taklid etmesi vacibdir.Bunda naklî delilimiz ‘’ … Eğer bilmiyorsanız,ehli ilimden sorun.’’ mealindeki ayet-i kerîmedir.Aklî delilimiz de:

a]Ulemâdan soru sormanın illeti,bilmemektir yani cehalettir.İllete bağlı olan emr, illetin tekrarıyla tekerrür eder. Binaenaleyh müstakil ictihad rütbesine ulaşmayanın, âlim olsa dahi taklîdi vacibdir.

b]Müstakil müctehidler gibi,delilleri izah etmeksizin meselelerde fetva vermek, Asrı saadetten zamanımıza kadar devam edegelmiştir.Tabiî ki bu takliddir. Ve taklid üzerine icmâ’ bağlanmıştır.>>

Muhaşşîsi Allâme Teftezâni diyor ki: << Her ne kadar ittibâın vücûbu üzerine hüküm ikâme edilse de, müctehid olmayan avamın, müctehidin sözüyle tutunmasının vacib olduğunu demek istiyor.Aksi takdirde taklîdin tarifinde bu sûretle hata veyahud cehle mebnî mücerred taklid kasdedilmemiştir.>> Muşârun ileyh, taklîdin ilim olmadığı ve hata olduğunu söyleyenleri reddetmek için bunu söyledi.

İtikada Ebu-l-Hasan el-Eş’arî ve Ebû Mansûr el-Mâtûrîdî, imam olarak kabul edilmişlerdir.Nitekim Ebu-l-Kâsım Muhammed el-Cüneyd Bağdâdî gibi zevat da, tasavvufta imam kabul edilmişlerdir:

Binaenaleyh (amelde) bunlardan birine taklid etmek vacibdir.Ehli Sünnet velCemaat,anlaşılan lafızla bunu hikaye ettiler.Her insan mutlak ictihad mertebesine güç bulamayınca,ashabdan sonra ümmetin en büyükleri olan dört âlimden birine taklid vacibdir.Cumhûr-u ehli hadis,fukaha ve ehli usûlün mezhebi de budur.Bunlar ‘’…Eğer bilmiyorsanız, ehli ilimden sorun.’’ Mealindeki El-Enbiyâ sûresinin 7’nci ayetiyle istidlal ettiler.Ehli zikirden maksadın, müctehid-i kiram olduğunu; ve müctehid-i kiramların arkasına gitmenin vacib olduğu bilicmâ’ tasrih ettiler.

İşte mezhebsizlik fikrine kayanların hesabına bu gelmiyor.Bunlar kendilerini o büyüklere kıyas ederek, iki taifeye ayrıldılar: Bir kısmı büsbütün mezhebleri reddederek bunların ictihadlarının beşerî fikir olduğunu,her beşerî fikrin de ayet ve hadislerle merdud olduğunu ileri sürerler. İkinci bir kısım: ‘’ Şafiî, Hanefî, Mâlikî, ayet ve hadislerden hüküm aldıkları gibi biz dahi buna güç buluruz; hüküm çıkarırız; ve onların arkasına gitmeye mecbur değiliz.’’ dediler.

Bu iki fikir de bâtıldır.Çünkü mutlak ictihad, hemen hemen dördüncü asrın başında kesilmiştir.Bu hususta Şeyh Zâhid Kevserî, bu iki görüşe sapanların reddiyesi olarak, el-Lâmezhebiyye Kantarat-ul-Lâdîniyye = Mezhebsizlik Dinsizliğin Kantarıdır adlı eseri yazmıştır. Eserin ismi, mezhebsizliğin ne olduğunu beyan etmektedir.Ayrıca Profesör Ramazan Butî, el-Lâmezhebiyye adlı bir risâle yazmıştır.

Galiba mezhebsizler,ictihadın ne manada olduğunu bilememişler..
İctihad Arab lugatında,zorluğa katlanarak çok çalışmaktır.Mesela ictihede fî hamlirrihâ ‘’Değirmenin taşını kaldırmaya çalıştı’’ denilir; ictihede fî hamlinnevâti ‘’Çekirdeği kaldırmaya çalıştı’’ denilmez.

Ehli usûlün ıstılahında ise ictihad,şer’î hükümleri bilmek için ilim talebinde var gücünü harcamaktır. Bu itibarla dediler ki: Müctehid var gücünü harcayarak ayet,hadis, icmâı ulemâya bakar ve ona göre hüküm çıkarır.

Ve onların ictihadları,ayet ve hadîse dayanmaktadır;Allah Teâlâ’nın indirdiği ayet e O’nun Rasûlü’nin hadîslerinden başkası değildir.

‘’…Eğer onu,Rasûle ve (mü’minlerden olan) emr sahiblerine (müracaatla) döndürselerdi; onlardan bazıları içinden onu (hükmü) çıkarmayı bileceklerdi…’’ (En-Nisâ’ 83)

İstinbat, lugatta; bir insanın zorluğa katlanarak alet edevatlarla kuyunun altından suyu çıkarmasıdır.Istılahta; müctehidlerin ayet ve hadîsin belâğatli olan manalarından hüküm çıkarmalarıdır. Ayet-i kerîmdeki yestenbitûnehû , bu manayı bildirmektedir. Demek İmam Şa’rânî’nin Mîzân-ul-Kübrâ adlı eserinde dediği gibi,istinbat, müctehidlerin makamıdır; ve Şâriin emriyle hükümleri çıkarmaktır.Hükmü çıkarmakta hatta etse dahi, ictihadı isabetli olur, yani doğru olur; Şâri’ onun hatasını sevaba çevirir.Binaenaleyh ictihad,dördüncü beşinci asırdan sonra çıkmış bir bid’at değildir.Bilakis ashab zamanında da mevcuddu.

Şübehsiz ashabın büyükleri, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in huzurunda dahi sözünden hüküm çıkarıp ictihadlarını beyan ettiklerinde, isabetli olduğu takdirde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selem kabul ederdi. Nitekim Müslim ve Buhârî’nin ittifakla tahric ettikleri Ebî Katâde’den gelen bir hadiste muşarûn ileyh şöyle anlatmıştır:

Bizler Huneyn muharebesinde savaştık.İki ordu karşılaşınca Müslümanlarda bir bozgunluk oldu.Derken müşriklerden bir adam gördüm ki, Müslümanlardan bir zatı alt etmişti. Hemen arkasından yanına geldim ve boynunu vurdum. Ama üzerime dönerek beni öyle bir sıktı ki,bundan ölüm kokusunu duydum.Sonra can vererek beni bıraktı.Müteakiben Ömer bin Hattab’a yetiştim:

-Bu insanlara ne oldu?dedi. Ben de:
-Allah’ın emri.. dedim.Sonra cemaat döndüler. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de oturdu ve:

‘’Bir kimse birini öldürür de onun üzerine şahidi de bulunursa, öldürülenin üzerindeki eşyası onun olur.’’ Buyurdu.Bunun üzerine ben ayağı kalkarak:

-Bana kim şahidlik edecek? Dedim.Sonra oturdum.Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yine deminki gibi buyurdu.Ben hemen kalkarak:

Bana kim şahidlik edecek? Dedim ve oturdum.Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem o sözü üçüncü defa tekrarladı.Ben yine kalktım.Fakat Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

‘’Sana ne oldu ya Ebâ Katâde?’’ diye sordu.Ben de kıssayı kendisine anlattım.Derken cemaatten bir adam:

-Doğru söyledi ya Rasûlallah.Bu öldürülenin üzerindeki eşyası bendedir; hakkından dolayı Ebû Katâde’yi razı ediver.. dedi.Ebû Bekr Sıddîk ise:

-Hayır vallahi.Bu olamaz.Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem,Allah ve Rasûlü’nun yolunda savaşan Allah arslanlarından bir arslanın hakkını vermeyerek onun eşyasını sana vermez.. dedi. Artık Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:

‘’Doğru söyledi.Bunu ona ver.’’ Buyurdu.

İşte görüldüğü gibi Ebû Bekr Sıddîk radıyallahu anh ‘’Bir kimse birini öldürür de onun üzerinde şahidi de bulunursa, öldürülenin üzerindeki eşyası onun olur.’’ Mealindeki Peygamberin sözünü işitip, ictihad edince, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘’Doğru söyledi.Bunu ona ver.’’buyurmakla onu tasdîk etmiştir.Binaenaleyh ictihad bid’at değil, Şâri’ tarafından emredilmiştir.Nitekim başka hadislerden bu da anlaşılmıştır.

Buraya işareten İbrahim Hakkı Hazretleri ıstılâhî tarif üzere şöyle dedi:

(94)

Delîle müctehid evvel bakıb eyler isâbet hak
Ve sonra muhkeme bakıb hatâsın afveder Allah

Müctehidin bir önceki delile bakarak hüküm etmesinden sonra,
Muhkem bir delili görüp yeniden hüküm etmesi halinde Allah Teâlâ önceki hatasını afuv eder..

Müslüm ve Buhârî’nin de tahric ettikleri Amr bin As’tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

‘’Hâkim bütün gücünü harcayarak hükmettiği zaman (görüşü) hakka isabet ederse ona iki sevab vardır.Hâkim bütün gücünü harcadığı halde hüküm ettiği zaman (görüşü) hakka isabet etmezse bir sevab vardır.’’ Yani hatası afuv olur.

Müctehid ayet ve hadîsin manasını anlamak için var gücünü harcar.Sonra ayet ve hadisten hüküm çıkarır.Bir müctehidin daha muhken bir delili bulup da yeniden hükmetmesi halinde, önceki hatası afuv olduğu gibi;aynı delile bakarak birbirinin hilâfına hüküm çıkaran iki müctehidden hangisinin fikri hakka isabetli ise, o iki sevab, fikri isabet etmeyen bir sevab kazanır, yani hatası afuv olur.

İmam Gazâli: <<İctihadın iki şartı vardır:Birincisi, şer’î meseleleri tamamıyla idrak etmektir.Bu takdirde müctehid, takdîmi gerekli olan ilimleri takdim, tehiri gerekli olan ilimleri tehir etmeye mecburdur. İkinci şartı, âdil olmasıdır. Adaleti engelleyen herhangibir günahtan sakınması gerekir.Bu şart,gayrın kendisine itimad etmesi içindir.Zira âdil olmayan bir kimsenin fetvası, gayrı hakkında kabul edilmez.Binaen aleyh ictihadda adalet şatı, gayrın kabul etmesi içindir.Amma birinci şart öyle değildir; yani ictihad edeceği meselede şeraitin, doğrusu ayet ve hadîsin derinliklerine müctehidin vâkıf olması gerekir.>> demiştir.

İmam Gazâli’nin bu ibaresine vâkıf olanlar, ayet ve hadîsin derinliklerine vukûfun kolay olduğunu zannederler.Halbuki iş böyle değildir.Nitekim el-Matâlib-un-Nefîse’nin şerhi Keşf-ul-Esrar’da bu husus uzun uzadı ele alınmıştır.

İmam Beğavî müctehidin beş ilimde bilgin olmasının şart olduğunu söylemiştir:

a)Allah Teâlâ’nın kitabına aid olan ilimleri bilmesidir.

b)Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine,yani hadislere aid olan ilimleri bilmesidir.

c)Kendisinden önceki ulemânın ittifak veya ihtilaf ettikleri meseleleri bilmesidir.

d)Arabî lugata vukûfudur.Mesela sarf,nahuv,meâni ve belağat gibi ilimleri bilmesidir.

e)Kıyas ilimlerini yani Kitab ve Sünnetten hükmü çıkarma usullerini bilmesidir.Binaenaleyh müctehidin.nâsih ve mensuh ilmini,mücmel ve mufassal, âmm ve has; muhkem ve müteşabih, kerahat ve tahrim yahud ibaha, nebid ve vücub yollarını bilmesi vacibdir.Aynı zamanda bunlar hadis ilminde de şarttır.

Ayrıca hadis ilminde, sahîhi,zayıfı,müsnedi,mürseli bilmek; Sünneti Kitabla,Kitabı Sünnetle karşı karşıya getirmek de gerekir.Bunsuz ictihad imkansızdır.

Bu itibarla ictihadın yahud müctehidlerin ayrı ayrı mertebleri vardır:

1-İbnu Âbidîn’in de Redd-i Muhtar’da tasrih ettiği üzere, ayet ve hadiste ictihad edenlerdir; dört imam gibi. Yukarıda bahsedilen şartlar, bu tabaka hakkındadır.Bunlara müctehid-i mutlak ve müctehid-i müstakil denilir.

2-Müctehid-i gayrı müstakildir. Yukarıda sayılan şartlar kendilerinde mevcud olduğu halde,vasıtasız ayet ve hadisten hüküm çıkarmaksızın, imamlarının kendilerine tayin ettikleri usul ölçüleriyle, mezheb sahibinin sözünde ictihad ederek hüküm çıkaranlardır.Hanefîlerden İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, İmam Züfer; Mâlikîlerden İbn-ul-Kâsım,Eşheb,Esed bin el-Ferat; Şafiîlerden Buveytî, Müzenî; Hanbelîlerden Ebû Bekr el-Esrem, Ebû Bekr el-Mervezî gibi zevat bu tabakadandır.Bunlara,müctehidun filmezheb denilir.Usul kaidelerinde bunlar, kendi imamlarına taklid ettikleri,bazı fürû’ hükümlerde kendi imamlarına muhalefet edebilirler.

Ehli Sünnet velCemaatin kısm-i a’zamîsinin ittifakıyla bu müctehidler, üçüncü asırdan itibaren görülmemişlerdir.

3-Mukayyed müctehidlerdir. Bunlar kendi mezheb imamlarından açık bir hüküm görmedikleri takdirde,önceki tabakaların usulleri üzere meselenin hükmünü çıkaranlardır.Bunlara, müctehidun filmesâil yahud ashâb-ı tahric denilir. Hanefîlerden Hassaf, Tahâvî, Kerhî, Hulvânî, Serahsî, Pezdevî, Kâdı Han; Mâlikîlerden Ebherî, ;bnu Ebî Zeyde el-Kayrevânî; Şafiîlerden Ebû İshak eş-Şîrâzî, Mervezî, Muhammed bin Cerîr, İbnu Huzeyme,; Hanbelîlerden Kâdı Ebû Ya’lâ, Kâdı Ebû Ali bin Ebî Mûsa gibi ulema,bu tabakadandır.Bunlara, ashâb-ı vücuh da denilir.Kendilerinden önceki imamların açıklık getirmediği bir meselede, onların usul kaideleriyle meseleyi çıkarırlar; yahud da görüşlerini beyan ederler.

4-Ashâb-ı tercihtir.Bu tabakada olan müctehidler de, kendi imamının yahud imamının talebelerinden birinin yahud da kendi mezheb imamından başka imamın rivayetini tercih eden ulemâdır.Hanefîlerden Kudûrî, Merğınânî; Mâlikîlerden Allâme Halil; Şafiîlerden Rafiî, Nevevî; Hanbelîlerden Kâdı Alâaddin gibi âlimlerdir.

5-Fetvâda ictihad edenlerdir.Yani mezhebde açık veya kapalı, kavî veyahud zayıf, râcih veya mecruh görüşleri birbirinden tefrik etmeye güç bulan ulemâdır.Bunlara, ashâb-ul-mutûn denilir.Hanefîlerden Kenz’in sahibi ve Dürr-ü Muhtar’ın müellifi gibi.; Şafiîlerden Nevevî gibi.

6-Bunların arkasına giden ve yukarıdaki tahriclere güç bulamayan ulemâdır.

İbnu abidin bunu Redd-i Muhtar’da izah ettiği gibi, Şerh-ur-Risâlet-il-Müsemmâ bi Ukûd-i Resm-il-Müftî adlı risâlesinde de ayrıca izah etmiştir.

Şimdi münakaşa buradan başlar.Mezhebe tâbi’ olanlar ve olmayanlar arasında,uzun münakaşalar olmuştur.Bir kısım ehli ilim, doğrusu Ehli Sünnet velCemaat, yukarıdaki gibi izah edilen dört mezheb imam ve tâbi’-lerine ittibâın vacib olduğuna kâil oldular.Bunlara göre birinci ve ikinci mertebede müctehid kalmamıştır.Onun için dört mezhebden birine taklid vacibdir.Nitekim Şah Veliyullah Dehlevî, el-Ikd-ul-Cîd adlı risâlesinde diyor ki:

<<Dört mezhebe tâbi’ olmakta büyük maslahat vardır; dört mezhebden yüz çevirmekte büyük mefsedet vardır. Onları şu vecihlerle beyan ederiz:

Birincisi, ümmet şeraitin bilinmesi hususunda dört imam ve tâbi’lerine itimad ettiler.Dört mezheb âlimleri yani tâbiîn ve tebei tâbiîn, ashâb-ı kirâma itimad ettiler.Böylece her sonra gelen ulemâ,sonraki gelen ulemâya dayanarak itimad ettiler.Çünkü şeriat, nakil ve istinbattan başkasıyla bilinmez. Nakil ise sened ile önceki tabakadan alınmasından başkasıyla yerli yerinde olmaz. İstinbat hususunda önceki mezhebleri bilmek şarttır.Nitekim sanat erbabından her biri, kendisinden öncekisine dayanmaktadır. …

İkincisi, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ‘’Sivâd-i a’zam’a tâbi olun’’ buyurmuştur.Bu dört mezhebden başka mezhebler, münderis olunca; bu dört nezhebe ittibâ’, sivâd-ı a’zama ittibâ’ sayılmaktadır.Bu takdirde bu dört mezhebden çıkmak,sivâd-ı a’zamdan çıkmak demektir.

Üçüncüsü, zaman uzayınca ve kaynaklar uzaklaşınca, emanetler zayi olunca, haliyle hevâ ve heveslerine tâbi’ olan müftîlerin, zülum ve cefaya başvuran hükümdarların ve ulemâisûin sözlerine itimad etmek caiz değildir.Aksi takdirde bunlar sözlerini eminlik, diyanet, sıdkla şöhret bulmuş, salih olan Selefe isnad edeceklerdir.Aynı zamanda ictihad derecesine ulaşıp ulaşmadığını bilmediğimiz kimselere, tahric ettikleri hükümlerin Selefe dayanıp dayanmadığını bilmediğimiz sözlere de ittibâ’ caiz değildir.Nitekim bu manada Ömer radıyallahu anh şöyle demiştir: ‘’ Kitabla mücadele eden münafık İslamı yıkar.’’ Yine İbnu Mes’ûd radıyallahu anh:’’ Kim birisine tâbi’ olmak isterse, öncekilere (ashaba) tâbi’ olsun.’’

Demiştir.Binaenaleyh İbnu Hazm’ın: Peygamberden başkasına taklid haramdır, demesi merduddur.

 

İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*