Dini doğru anlamanın engelleri

Dini doğru anlamanın engelleri

Aslında, Resulüllah’ın mübarek beyanıyla, ‘din çok kolaydır, onu zorlaştırmaya kalkışanlar mağlup olurlar’.

Ya da Hz. Ali’nin dediği gibi, ilim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı.
Oysa bugün her şeyde olduğu gibi dini anlamada da bir savrulmuşluğun bir belirsizliğin yaşandığı açık. Modernizm zaten savrulma, değerleri ve ilişkileri parçalama demek. Geçmişin, kutsalın ve buna bağlı olarak da mesela ebeveynin, akrabanın, yaşlıların özel bir değerinin ve ilgi hakkının olmaması demek. Onlarla ilişkileri koparma demek. Fâsıkları tanımlarken Allah; “onlar Allah’a söz verdikten sonra O’nun koparmayın dediği ilişkileri kesenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlardır. Kaybedenler de onlar olacaktır’ buyurur (Bakara 2/27). Buradan hareketle bir zamanlar, demek ki modernizm fâsıklıklıktır demiştim.
Dini doğru anlama, ya da anlayamama probleminin sebeplerinden aklıma gelenlerini müzakereye açmak istiyorum. Katkılarınız olursa sevinirim.

Sanırım bu problemin ilk sebebi bilgi kirliliği ve hakikat olanı seçebilmenin zorlaşmasıdır. Problemi çözmesi beklenen bilginin bizatihi kendisi bir problem haline gelmiş durumda. Her taraftan bilgi akıyor, kime sorsanız, hangi tuşa bassanız istediğiniz konuda, abi ben varım beni seç, der gibi önünüze bilgi fışkırıyor. Hangisinin sizin aradığınız bilgi olduğunu bilemiyorsunuz. Resulüllah’ın ‘Allah’ım, faydasız ilimden/bilgiden sana sığınırım’ duasının ne demek olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Bilginin faydası, uygulanabilir olması, amele dönüşmesi demek. İnandığı gibi yaşamayan mümin, yaşadığı gibi inanmaya başlıyor. Böyle olunca da hatlar karışıyor, bilgi faydasız hale gelmiş oluyor ve kendisinden Allah’a sığınılacak bir şey oluveriyor. Oysa faydalı bilgi sütûrdan/satırlardan çok sudûrdan/kalplerden uygulamalardan alınmalı idi. Uygulayanı bulunan bilgi hem kafa karıştırmaz hem kolay öğrenilir.

Aslında sudûrda da bozulmalar var. Kısaca Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas diye formülleştirilen İslami bilginin kaynakları ve onlardan bilgi alma yöntemi terk edilip onların yerine keşif, keramet, işaret, rüya, kanaat ya da kişisel ideolojiler, felsefeler konmuş olabiliyor. Dinin aslından doğrudan bir şeyler alamayan bireylerin muhakeme imkânı yok. Paket programlara üye olunuyor, Ya toptan alıyor, ya hepten terk ediyor.

O halde dini doğru anlama yolundaki birinci problemimizin bilgisel/epistemolojik olduğunu söyleyebiliriz. Bunu halletmenin doğru yolunun da tekrar rahle-i tedrise dönmek olduğunu sanıyorum.

Anlamamızı zorlaştıran bir başka problem dünyevileşme. Yani dünya merkezli ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama, lüksü ve rahatı hayatın varlık gayesi haline getirme, yaşamak için yeme değil, yemek için yaşama. Dünyadan kâm almayı hedef alınca, üzüntüsünü ve sevincini bütünüyle dünya için harcama, böylece asıl sevinilecek ya da üzülünecek şeylere mecal bırakmama… Hayati Yılmaz’ın tespitiyle, takımının yediği gole, kaçırdığı bir ikindi namazından daha çok üzülme. İşte dünyevileşme bu.
Peki, neden dünyevileşiyoruz? Bunun da elbette pek çok sebebi var. Dünyayı başkalarına kaptırmamız paradoksal olarak dünyevileşmemizin de sebebi oluyor. İpin ucunu bir kez kaçırmış olmamız, dünyevilerin hâkimiyeti, hep onların dediğinin olması, onlara özenme ve öykünme. Diğer yönden varlığın ve nimetlerin artması, arttıkça nefsin arzularını daha çok gerçekleştirme imkânı bulması, ama dünyalığın çoğalmasına karşı onu yönetecek bilgi, iman ve amelin bulunmaması, Bu arzuları gemleyip frenleyecek eğitimin olmaması, sonuçta hadisi şerifte buyrulduğu gibi, heyecanımızı ve cihat ruhunu kaybetmemiz.

“İnsan kendisini ihtiyaçsız gördüğünde azar” buyuruyor Allah. Varlık felsefemiz şu olmalıydı: Sen dünyaya sahip ol, ama dünya sana sahip olmasın. Kısaca dünyevileşmemenin çaresi dünyayı bırakma, ya da bir lokma bir hırka ile yetinme değil. Bu anlayış da tarihte başımıza hep dertler açtı. Çünkü dünyayı başkasına bıraktığın an hem maddi hem de manevi varlığını kaybediyorsun. Ama dünyalığın girdabına kapıldığın an da öbür dünyanı kaybediyorsun. Mesele bu çok zor dengeyi kurabilmek. İmtihanın sırrı da burada. İmana dönüşen bilgiye, bu bilgiyi yaşayanlara, yaşamak için omuz omuza verenlere ihtiyaç var.

Yani bütün bunlar tek başına olmuyor. Onun için tek başına Müslüman olunabilir ama tek başına Müslüman kalınamaz demişler. Tek başına kalma, kimselere karışmama, kimseyle ilgilenmeme… Bu da modernizmin nesebi gayri sahih bir çocuğu, bireysellik denen musibet bu işte. Hiç kimsenin ne düşündüğünün, ya da ne yaptığının seni ilgilendirmemesi. Sonuçta kendisinden başka kimseyi düşünmeme, kendini hiç kimseye karşı sorumlu hissetmeme. Böyle olunca da Allah’ın vurgu ile emrettiği ve bunu yapmadıkları için Yahudilerin lanetlendiklerini söylediği emri bilmarufu terk etme, hafife alma, hatta yapanları küçümseme. Bunu becerecek bilgi ve eğitime sahip olmadan yapmaya kalkışmak da ayrı bir dert.
Tabii ki, sadece bunlar değil.

Faruk Beşer

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*