Demokratik Batılı devlet miti, 1500-1900

Doğu despotizminin zıddı olarak Batılı demokratik devletler, Avrupamerkezcilliği kişilere bahşedilmiş güçler ve kazandırılmış özgürlükler olarak adlandırmışlardır. Güçlü bir sivil toplum Batı’nın sürdürdüğü özel bir kurum olarak ortaya çıkmıştır, bu da neden sadece öncelikle Batı devletlerinin modern kapitalizme yöneldiğini açıklayan bir durumdur. 10. Bölüm’de gördüğümüz gibi Avrupamerkezcilik tipik olarak Antik Yunan’dan bu yana süregelen politik demokrasinin modern olarak tersine çevrilmiş halidir. Daha sonra İngiltere’deki Magna Carta’nın (1215), İngiliz Şanlı Devrimi’nin (1688/9), Amerikan Anayasası’nın (1787/9) ve Fransız Devrimi’nin (1789) izlerini yansıtan düşünceler Batı demokrasisinin kalıcı resmini oluşturmuştur. Bu uzun tarihi yolla, Avrupa ve Batı’nın demokratik anlamda gücünün yükselmesi sağlanmıştır. Burada asıl sorun 20. yüzyıldan önce hiçbir Batılı devletin gerçekten demokratik olmadığıdır.

James Blaut’un dediği gibi Avrupamerkezci tarihçiler Ortaçağ’da pek çok Avrupa toplumunda bulunan değerlerin kıtanın yükselişe geçmesiyle ve ekonomik anlamda moderleşmesiyle anlamını yitirdiğini belirtmektedirler.(18) Avrupamerkezci tarihçiler, fiilen bir 20. yüzyıl hamlesi kavramını ortaya koymak ve ondan önce bu tür uygulamaların olmadığını öne sürmek eğilimindedirler. Bu durumda, Batılı ilerleme liberal-demokratrik devletin bir unsuru olamaz. Bundan çıkarılan sonuç ise, ilerlemenin kuvvetli bir sivil toplumun unsuru da olmadığıdır.

 

12.1 nolu tablo dikkatlice incelenirse, Batı devletlerinin çoğunun 20. yüzyıla kadar sadece erkek vatandaşların politik haklarını göz önüne aldığı ve çoğunlukla genel oy kullanma hakkının 20. yüzyılın ortalarında elde edildiği gözlenebilir. Bu tabloda genel anlamda oy kullanım hakkını sağlayan ilk devletin Norveç, son devletlerin ise Amerika, Portekiz ve İsviçre olduğu gözlemlenebilir. Bu veriler oy verme hakkının ancak 20. yüzyıl gibi oldukça geç bir zaman diliminde tam anlamıyla kazanıldığını göstermesi açısından oldukça çarpıcıdır. 1900’de Avusturya nüfusunun 20 yaşın üzerindeki kısmının ancak % 14’ü oy verme hakkına sahipti. Bu oran 1912 yılı Almanyası’nda ise % 39 civarındaydı. İlginç olan ise, pek çok liberal Avrupa devletinde durum Almanya’dan çok daha beterdi.

1900 ve sonrasında yetişkin nüfusun oy verme oram 1900’de Belçika’da % 4, 1909’da İtalya’da % 15, 1908’de İsveç’te % 16, 1910’da İngiltere’de % 29, 1913’te Danimarka’da % 30, 1906’da Norveç’te % 35, oldukça geç bir tarih olan 1967’de İsviçre’de % 38 ve 1940’ta Fransa’da % 40 civarındaydı.(19) Almanya’yı bu konuda geçen tek ülke 1901’deki % 52 oy verme oranıyla Hollanda idi. Bundan başka on dört ülkeden sadece yedisinde 19. yüzyılda erkek nüfusun oy verme oranı incelenmiş ve hiçbirinin genel oy verme oranı hesaba katılmamıştır.

Ancak bu düşük oy verme oranları bile politize olmuş vatandaşların oranını abartarak göstermektedir. Alman politik sisteminin hüküm sürdüğü Prusya’da dahi oy hakkı en varlıklı kesimin yararına olacak şekilde düzenlenmiştir. Prusya’nın üç sınıflı oylama sistemi eşit olmayan bir şekilde paylaştırılmıştır. Buna karşın her üç grubun da eşit oy hakkı vardı. Yani % 3,5’lik kesimin de en alttaki % 83‘lük kesim kadar söz söyleme hakkı vardı. % 16,5’lik oranla en ağırlıklı kesimin ise en alt grup üzerinde görülmeyen bir çoğunluk etkisi vardı. Bunun yanında Alman parlamentosunun son derece az bir gücü vardı ve doğrudan impara-torluk şansölyesine bağlı olarak çalışıyordu. Şansölyenin de Kaiser’e karşı direkt sorumlu olduğunu gözönüne alırsak, o dönemde Almanya’da politik anlamda vatandaşlığın son derece göstermelik olduğunu düşünebiliriz.

Genel olarak 19. yüzyılda Avrupa ülkelerindeki erkek vatandaşların oy verme sistemine baktığımızda, bu hakkı çarpıtma ve engellemeler yoluyla demokrasinin sadece bir hayal olarak kalmasını sağlamaktan ibaret bir sistem olarak görürüz. Oy satın almayı kolaylaştıran açık oylama sistemi ve her türlü seçim sahtekârlığı bunlardan bir kısmıdır. Kapalı oy kullanma sistemi ancak 20. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. İngiltere’nin 1883’te Rüşvet ve Kanundışı Uygulamalar Kanunu’nun yürürlüğe girmesi bu tür seçim sahtekârlıklarının önüne set çekmeye çalışmışsa da, yine de 20. yüzyıla kadar tam bir başarı sağlanamamıştır. ABD’de durum çok daha kötüdür.

Ha-Joon Chang’m belirttiği gibi, 1870’te yapılan 15. Düzenleme ile Siyahlara oy hakkı verilmesine karşın, 1890’da Güney eyaletlerinde bu hak feshedilmiştir. Aynca ülke genelinde Düzenleme’nin uygulamaya konmaması için pek çok engelleme çalışması yapılmıştır.(20) Bunların arasında, okur yazarlık durumu ve keyfi “karakter” şartları gibi resmî kılıf uydurulan engellerin yanında, oy vermeye gelen Siyah nüfusa karşı şiddet uygulanması gibi gayri resmi engellemeler de mevcuttu. Bu engeller ancak 1965’te Seçim Hakkı Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle atlatılabilmiştir.

Bunun yanında belirtmek gerekir ki, oldukça yüksek olan seçim maliyetleri de demokrasinin uygulamaya konmasında öne çıkan önemli engellerden biridir. Chang da sonuç olarak şöyle diyordu:

Bu tür “pahalı” seçimlerle, seçilen devlet memurlarının yozlaşması hiç de şaşırtıcı değil. 19. yüzyılın sonlarında ABD’de, özellikle de devlet meclislerindeki yasal yozlaşma öyle kötü bir hale gelmişti ki, bir sonraki başkan Theodore Roosevelt lobi yapan gruplara oy satan New York’lu meclis üyelerinin “kamu hayatı ve devlet hizmeti hakkında ölü bir koyun üzerinde dolaşan akbabalar kadar fikir sahibi” olduklarını üzüntüyle ifade etmişti.(21)

Amerika’nın siyasi demokrasiye kucak açan Batılı ülkelerin en sonuncularından biri olması da aynı derecede dikkat çekicidir. Şu da çok açıktı ki 1900’lere gelindiğinde bile siyasi olarak gerçek bir demokrasi Batı için hâlâ bir hayaldi. Patricia Springborg sonuç olarak şöyle diyordu:

Devlet meşruiyeti teorilerinin tarihinde görülen en büyük ironi çoğulcu, hareketli, girişimci Doğu’nun, pastoral, durağan ve göreceli olarak geri kalmış Batı tarafından “despotik” olarak kabul edilmesiydi. Batı’nın demokrasi adına asıl önceliği 20. yüzyıla gelindiğinde dünya çapında bir erişimin garantilendiği parlamentoya tabiydi.(22)

 

Dipnotlar:

18 James M. Blaut, Eight Eurocentric Historians (Londra: Guilford Press, 2000), s. 144.

19 Flora, State, s. 96-151

20 Ha-Joon Chang, Kicking Away the Ladder (Londra: Anthem, 2002), s. 74-75.

21 A.g.y., s. 75-76.

22 Patricia Springborg, Western Republicanism and the Oriental Prince (Austin: University of Texas Press, 1992), s. 19.

John M.Hobson – Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri,syf:283-286

 

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*