Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi? 1.Yazı

Cihad Şiddete Referans Olabilir Mi?

Cihadın anlamı, çeşitleri, çerçevesi, gayesi ve cihâdın bizatihi güzel olmaması

Prof.Dr.Saffet Köse

Giriş

Cihada bakış konusundaki tamamen birbirine zıt iki ayrı algılayış

İslam’ın iki temel kaynağı Kur’ân ve hadisler’in öngördüğü cihâd farizası etrafındaki tartışmalarda Müslüman bakış açısıyla bazı istisnalar dışında Batılı araştırmacıların algısı arasında taban tabana zıt iki anlayış göze çarpmaktadır. Batılıların cihadı yorumlama biçiminde İslam’a karşı ön yargılı bir tutumun etkisi düşünülse de temel problem olarak Kur’an ayetleri ve Hz. Peygamber’in hadislerini anlama konusundaki metodolojik bilgi eksikliği ile tarihsel süreçte oluşan bazı uygulama örneklerinin bulunduğunu söylemek mümkündür. Bunun yanında İslam hukukçularının kendi dönemlerinin şartlarına uygun olarak geliştirdikleri bir takım ictihadi hükümlerin de bu şartlardan soyutlanarak okunmasının bazı yanılgılara kapı araladığı söylenebilir.

Cihada bakış konusundaki tamamen birbirine zıt bu iki ayrı algılayış, iki kesim arasında sağlıklı bir diyalog zeminin oluşmasının en temel engellerinden birisi olarak gözükmektedir. O halde konunun sağlam bir zeminde tartışılabilmesi için iki hususun birbirinden ayrılması zorunludur.Birincisi ilke olarak Kur’ân ve hadis’in cihada yaklaşımı, bu iki temel kaynağa göre onun içeriği ve anlamı, Hz. Peygamber’in savaşmasını ortaya çıkaran sebepler. İkincisi de Hz. Peygamber döneminden sonra ki her birsavaşın kendi özel şartları ve bağlamı. Bu tebliğde ana hatlarıyla İslam dininin iki temel kaynağı Kur’ân ve hadislerdeki cihâd anlayışı, ilkeler bağlamında tespite çalışılacaktır. Burada bir hususa daha dikkat çekme zarureti var. O da şu: Maalesef dünyaya yön verenler arasında bu gün Müslüman ülkeler yok. Durum böyle olunca Müslüman dünya ya yazılan senaryonun çok basit bir oyuncusu rolünde ya da yapılan ithamlara cevap yetiştirme çabası içinde. İtiraf etmek gerekir ki ne kadar haklı konumda olursak olalım bu sesi duyurmak da çok kolay bir şey değil. Çünkü –diğer sebepler bir yana- iyi niyetin bulunmadığı taarruzun tahribatı oldukça etkili bir şekilde devam ediyor. Zira günümüz dünyasını esir almış bulunan iletişim mekanizmasının merkezinde Müslümanlar yok. Böyle bir ortam içinde ister istemez bu yazıda da bir savunma üslubu gözüküyor. Biraz da bu, haksız ithamlara, tutarsız iddialara, subjektif duruşlara başkaldırının zorunlu sonucu.

Bununla birlikte Kur’ân ve Sünnet temelinde cihadı sağlıklı bir şekilde anlama yönünde bir çaba olduğunu belirtmek istiyorum.

 

I-Batılı Araştırmacıların Cihad’ı Algılayış Biçimi 

Çok azı istisna Batılı araştırmacılar ortak bir kanaat olarak cihadın, farz derecesinde bir zorunluluk olarak bütün dünya Müslüman oluncaya ya da İslam hakimiyetine boyun eğinceye kadar savaş anlamına geldiğini iddia etmekteler ve bir elinde Kur’ân diğer elinde silah bütün dünyayı Müslüman yapabilmek için sürekli savaşan bir Müslüman imajı çizmektedirler. Bu düşüncelerin oluşmasında da Müslümanların dünyayı Dâru’l-İslâm ve Dâru’lHarb şeklinde ikiye ayırmalarının etkili olduğu görülmektedir.

Batılı müelliflere göre bu ayırımın tabii sonucu olarak Dâru’l-Harb kategorisinde yer alan gayr-ı Müslim ülkeler Dâru’l-İslâm oluncaya kadar savaş sürekli şekilde devam edecektir. Bu, Müslümanlara dini bir vecibedir.Savaşın sürekliliği sebebiyle de Müslüman bir ülkenin zaruri şartlar gerektirmedikçe gayr-ı Müslim bir ülke ile kalıcılık arz eden bir barış antlaşması imzalaması mümkün değildir. Dolayısıyla Müslüman ülkelerle diğerleri arasındaki ilişki savaş hali temeline oturmaktadır. Kur’ân’a göre bir Müslüman ülke savaş ilan etmeden önce karşı tarafa öncelikle Müslüman olmalarını teklif eder, kabul etmezlerse Müslümanların hakimiyetine girerek cizye ödemelerini önerir, bunu da reddederlerse savaş başlar.(2)

Max Weber

Batılı kaynaklarda Müslümanların diğer din mensuplarıyla ilişkilerinin oturtulduğu temel çerçeve budur. Hatta Max Weber doğrudan İslam ile ilgili değerlendirmesinde daha da ileri giderek İslamiyeti, dünya fatihi savaşçıların dini ve disiplinli mücahitlerin şövalye örgütü” olarak tanımlar.(3)  Özellikle din özgürlüğüne vurgu yapan ayetlerin Müslümanların zayıf olduğu Mekke dönemi ile ilgili bulunduğu, Müslümanlar güç kazandıktan sonra sürekli bir biçimde savaşı esas aldıkları da iddialar arasındadır.

Papa XVI. Benedict

Papa XVI. Benedict’in yakın zamanda konu etrafında sarf ettiği sözleri henüz taze olarak hafızalardaki yerini almıştır ki bu batılı zihin açısından çok fazla bir şeyin değişmediğini göstermesi açısından önemlidir.

 

II-Cihad’ın Anlamı 

Cihâd, birçok anlamda kullanılmakla birlikte silahlı mücadele en fazla dikkat çeken boyutu olmuştur. Özellikle batı literatüründe holy war şeklindeki tercümesiyle cihâd’ın diğer anlamları göz ardı edilerek savaşın kutsandığı bir manayı ifade ettiği savunulmaktadır. Ona kutsallık kazandıranın da Allah ve Peygamber’in emri olması, amacının da bütün insanların Müslümanlığı kabulü ya da İslam hakimiyetine boyun eğmesi şeklinde belirlenmiştir.

John Bowker

Batılı araştırmacıların genel kabulü bu yönde olsa da John Bowker gibi bazı araştırmacılar cihad’ın batı dillerine genellikle holy war olarak tercüme edilmesini yanıltıcı bulur ve cihad’ın büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrıldığını belirterek büyük cihad’ın herhangi bir kötülüğe veya arzuya (nefis) karşı savaş; küçük cihadın da İslam’ın ya da İslam ülkesinin veya toplumunun saldırıya karşı savunulması şeklindeki tanımlarına yer verir. Bunun da sadece silahla değil kalem ya da dil ile savunma şeklinde olabileceği bilgisini de kaydeder.

Savaşanlar dışındaki bütün canlı ve cansız varlıkların dokunulmazlığı

Ayrıca John Bowker isabetli bir şekilde savunmanın da silahlı bir çatışmayı gerektirmesi halinde katı kuralların konduğunu ve bunun da sadece savunma amaçlı olabileceğini kaydeder. Peşinden de Hz. Peygamber’in savaşanlar dışındaki bütün canlı ve cansız varlıkların dokunulmazlığını ifade eden hadisine yer verir. Dinde zorlama yoktur ayetinden (Bakara, 2/256) dolayı cihadın, asla diğer insanların dinini değiştirmeyi amaçlamadığını vurgular ve bir Müslümanın bu kuralları görmezlikten gelmesinin hesap gününde cevap vermesi gereken bir günah olacağı inancına atıfta bulunur.(4)

Emile Dermenghem

Bir başka batılı yazar Emile Dermenghem de cihâd’ın insanları kılıçla tehdit ederek dine davet etmek anlamına gelmediğini özellikle vurgular ve Kur’ân’ın dinde zorlamayı yasaklayan açık hükmünün (Bakara, 2/256) böyle bir anlayışa izin vermediğinin altını çizer. Yine aynı yazar Kur’ân’ın ilk olarak hücum etmemeyi ve hiçbir zaman itidalden ayrılmamayı emrettiğini hatırlatır.(5)

Gerçekten de İslam alimleri başlangıçtan itibaren cihâd’ın kime karşı ve hangi araçlarla yapılacağı üzerinde geniş biçimde durmuşlardır. Bu konular etrafında gelişen fikirler cihadı anlamaya da yardımcı olmaktadır. İlk dönemlerde Kur’ân ve Hadislerde ifadesini bulan cihâd emrini anlama çabalarında ona sözlük manasından bağımsız olmayan anlamlar yüklendiği ve bu çerçevede çeşitli ayrımlara gidildiği dikkati çekmektedir. Hatta bu tür yaklaşımlar bizzat Hz. Peygamber’in hadislerinde yer almaktadır. Mesela O, hadislerinde, nefisle mücahedeyi; (6) zalim idareciye karşı hakkı haykırmayı, (7) farzların ifasını; (8) anne-babaya bakmayı; (9) hacc-ı mebruru 10 cihad olarak isimlendirmiştir.

İlk dönem müfessirlerinden ve Kur’ân-ı Kerim üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Mukâtil b. Süleyman (ö.150/767) birden fazla anlama gelen kelimelerin Kur’ân’da hangi manalarda kullanıldığını inceleyen el-Eşbâh ve’n-nezâir adlı meşhur eserinde cihâd kelimesini de tetkik etmiş ve üç anlamı üzerinde durmuştur:

1-Sözle cihâd. “Bu Kur’ân’la büyük bir cihâd aç”;(11) “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı (söz ile) cihat et” (12) ayetlerinde emredilen sözle cihâddır.

2-Silahla savaşmak şeklinde cihâd: “…Mücâhidleri oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır”(13) ayetinde bahsedilen cihâd bu kısma girer.

3-Eylem boyutuyla cihâd: “Kim cihad ederse kendisi için cihad etmiş olur.”(14) Yani kim salih amel işlerse kendisi için işlemiş olur, onun karşılığı kendisine ödenir demektir. “Bizim yolumuzda cihad edenler…”(15)Yani bizim için hayırlı amellerde bulunanlar.. anlamına gelmektedir.“Allâh uğrunda, O’na yaraşır biçimde cihâd edin. O, sizi seçti”(16)ayetinin anlamı Allâh’ın rızasını kazandıracak biçimde ona yaraşır şekilde amel edin demektir.(17)

İlk dönemlerden itibaren cihadın büyük ve küçük ayırımı oldukça yaygınlık kazanmıştır. İslami literatürde nefisle cihadın açık düşmanla cihâddan daha büyük ve daha çetin olduğuna da özellikle vurgu yapılmıştır.(18) Bu ayırım da Beyhakî’nin (ö.458/1065) eserine aldığı bir rivayete dayanır. Bir savaştan dönen askerlere Hz. Peygamber’in küçük savaşı bitirip büyük savaşa geldiklerini söylemesi üzerine kendisine büyük savaşın ne olduğu sorulmuş O da: “Kulun nefsi ile cihadıdır” buyurmuştur.19 Bu hadis her ne kadar daha mevsuk kabul edilen eserlerde zikredilmiyor ve isnadı da zayıf bulunuyor ise de hadisin Kur’ân ve sünnetle uyumundan dolayı ulema ona önem vermiş ve dikkate almıştır. Söz gelimi şu ayet bu hadisle bağlantılı olarak ele alınmıştır:(20) Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise cennet yegane barınaktır.”(21) Bu sebeple hadis, bir çok eserde geçmekte ve nefisle cihadın açık düşmanla savaştan daha önemli ve büyük olduğuna dayanak yapılmaktadır.

Süfyân es-Sevri: “Senin gerçek düşmanın öldürdüğünde ecir aldığın dış düşmanın değildir. Geçek düşmanın içindeki nefsindir.

Mesela Süfyân es-Sevrî’nin (ö.161/777) şöyle dediği nakledilmektedir: “Senin gerçek düşmanın öldürdüğünde ecir aldığın dış düşmanın değildir. Geçek düşmanın içindeki nefsindir. Düşmanınla savaştığından daha çok onunla savaş.”(22) İbrahim b. Edhem (ö.161/777) de: “Cihadın en çetini nefsin arzularına karşı olanıdır” (23) demektedir. İlk dönem müfessirlerinden Ebu Süleyman ed-Dârânî (ö. 215/830) de Ankebût suresinin 69. ayetiyle ilgili olarak cihadın sadece kâfirlerle savaş anlamına gelmediğini bundan başka Allâh’ın dinine yardım, ilahî gerçekleri ters yüz edenlerle ilmi mücadele (er-redd ‘ale’l-mubtilîn), zalimleri zaptu rapt altına alma/kontrol (kam‘u’z-zâlimîn), iyiliği hakim kılma kötülüğü engelleme yolunda çaba, Allâh’a itaat hususunda nefisle mücahede anlamlarına vurgu yapar ve nefisle mücadeleyi en büyük cihâd olarak nitelendirir.(24)

Hanefi fukahasından Debûsî (ö.430/1039) de en faziletli cihadın nefisle mücahede olduğunu anlatır ve bu anlayışın delillerine yer vererek geniş bir şekilde tahlilde bulunur.(25)

 

İbn Battâl (ö.449/1057) da cihad’ın iki kısmından bahseder:

1-Açık düşmanla cihâd. Bu zarar veren kâfirlere karşı cihaddır.

2-Gizli (bâtınî) düşman. Bu da nefis ve hevâ’ya karşı cihaddır. Bu ikisine karşı cihad ise cihâdların en büyüğüdür.(26) İbn Receb el-Hanbelî (ö.795/1393) de bu ayırıma katılır.(27)

“Asıl mücâhid Allah yolunda nefsiyle cihâd edendir”

Esasen nefisle cihâd’ın önemli görülmesi Kur’ân-ı Kerîm’in nefsin saptırıcı özelliğine dikkat çekmesi (28) ve Hz. Peygamber’in “Asıl mücâhid Allah yolunda nefsiyle cihâd edendir” şeklindeki hadisine dayanır.(29) Abdullah b. Ömer de kendisine sorulan cihâd ile ilgili bir soruya: “Önce nefsinden başla ve ona karşı cihâd et, önce nefsinden başla ve ona karşı savaş” şeklinde cevap vermiştir.(30) Hz. Ali de sizin cihadlar içinde ilk olarak hoş karşılamayacağınız/ciddiye almayacağınız nefislerinize karşı olan cihadınız diyerek uyarıda bulunmuştur.(31) İbrahim b. Ebî ‘Able de savaştan dönen bir grup mücahide küçük savaştan büyük savaşa döndünüz; peki büyük cihâd için neler yaptınız? diye hitap edince onlar: Büyük cihâd nedir? diye sormuşlar, İbrahim b. Ebî ‘Able de: “Kalbin cihâdıdır” diye cevap vermiştir.(32) Hz. Ebu Bekir de kendinden sonra hilafete aday olması için öneride bulunduğu Hz. Ömer’e öncelikle nefsiyle cihat etmesini tavsiye etmiştir.(33)

 

Kur’ân lugatı müellifi Râgıb el-Isfahânî (ö.502/1108) daha sonra bir çok alim tarafından da benimsenen tasnifinde Allah yolunda cihâd için üç düşman belirlemiştir. Bunlar:

1-Açık düşman

2-Şeytan

3-Nefis’tir. (34)

Birinci sırada yer alan açık düşmanın saldırı halinde olan açıkça düşmanlığını ilan etmiş bulunan insanlar olduğu aşikârdır. Buna karşı savunma meşrudur ve bu evrensel bir kuraldır. İkinci ve üçüncü durumda yer alan şeytan ve nefis ise insanın sinsi düşmanıdır ve insanlardan oluşan açık düşmandan daha tehlikelidir. Kur’ân-ı Kerim şeytan’ın Allâh’ın rahmetinden kovulduktan sonra insanları saptırmak için mühlet istediğini Allâh’ın da kendisine izin verdiğini,(35) onu da apaçık düşman ilan ettiğini (36) belirtir. Nefsin de sürekli bir biçimde kötülüğü emrettiğine dikkat çeker.(37) Şeytan ve nefis iç ve gizli düşman kategorisinde birleşirler. Kur’ân-ı Kerim iç düşmanla ilgili cihâd sürecini ve nihai hedefine işaret eder. Buna göre emmâre denilen sürekli kötüye çeken nefisle mücadenin sonucunda nefis kendisini kınayan, eleştiren bir konuma gelir (levvâme).(38) Bunun bir adım sonrasında da geçici bayağı zevklerden kurtularak huzura erer ve böylece mutmainne derecesine çıkar.(39) Nihayetinde de Allâh’ın takdirine razı olur (râdıye) ve bunun peşinden de her mü’minin birinci önceliği olan Allah’ın rızasına kavuşarak (mardıyye) ebedi mutluluğu yakalar.(40)

 

Ünlü müfessir Fahreddin er-Râzî (ö.606/1209) ise kendilerine karşı cihâd yapılacak düşmanları üç kısımda ele alır ve onlarla mücadele yollarına yer verir:

1-Kendisi ile nefsi arasında cihâd. Bu bayağı zevklerden ve isteklerden mahrum etmek suretiyle nefse hükmetmektir.

2-Kendisiyle diğer insanlar arasında cihâd. Bu insanlardan beklentilerini kesmek, onlara şefkat ve merhametle yaklaşmaktır.

3-Kendisi ile dünya arasında cihâd. Bu da dünyayı ahireti için bir azık edinmektir.(41)

 

Meşhur dilcilerden Fîrûzâbâdî (ö.817/1414) de Kur’ân-ı Kerîm’de cihâd edilmesi gereken beş düşmandan bahsedildiğini belirtir ve bunları şu şekilde kategorize eder:

1– Kâfirler ve münafıklarla burhan ve huccet’le (açık kanıt ve kesin delillerle tartışarak) mücadele: “Kâfirler ve iki yüzlülerle cihad/mücadele et”(42) ayetleri ile “Kâfirlere boyun eğme ve bu Kur’ân ile onlara karşı büyük cihâd et”(43) ayeti bu konunun delilidir.

2-Doğru yoldan sapmış olanlarla (ehlü’d-dalâle) kılıç ve savaşma yoluyla cihâd: “…Mücâhidleri oturanlardan çok daha büyük ecirle üstün kılmıştır”(44) ayeti ile “Hicret edip Allah yolunda cihad edenler var ya, işte bunlar Allahın rahmetini umabilirler. Allah hakkıyla yarlıgayıcı, cidden esirgeyicidir”(45) ayeti bu konunun delilidir.(46)

3-Nefisle mücahede: “Kim cihâd ederse ancak kendi yararına cihâd eder. Allah, âlemlerden zengindir. (Kimsenin cihadına muhtaç değildir. İnsanların cihâd ve ibadetleri kendi menfaatleri içindir)”(47) ayeti bunu öngörür.

4-Hidayet yolunda şeytana muhalefet etmek suretiyle onunlamücahede: “Ama bizim uğrumuzda cihâd edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah, iyilik edenlerle beraberdir”(48)ayetinden bu anlam çıkmaktadır.

5-Allâh’a yaklaşma ve O’nun lütfuna mazhar olma amacıyla kalple mücahede: “Allâh uğrunda, O’na yaraşır biçimde cihâd edin. O, sizi seçti”(49) ayetinden bu sonuç çıkmaktadır.

 

Fîrûzâbâdî bu kategorik ayırımdan sonra gerçekte mücâhede’nin üç grupta ele alınması gerektiğini söyler ve Râgıb el-Isfahânî’nin şu tasnifine katılır:

1-Açık düşmanla cihad

2-Şeytanla cihad

3-Nefisle cihad.(50)

 

Temel insani değerlerin zarar görmesi

Nefisle mücadelenin açık düşmanla savaştan daha büyük cihâd olarak kabul edilmesi bir başka ifadeyle iç düşmanla savaşın dış düşmanla savaştan daha önemli görülmesinin iki temel sebebi olabilir. Birincisi nefsine yenik düşmüş olan insanların sahip oldukları gücü her an başta kendisi olmak üzere çevre ve toplum aleyhine kullanabilecek bir potansiyele sahip olması. İkincisi de herhangi bir nedenle savaş çıkması durumunda nefsine yenik düşmüş olan bir insanın savaş esnasında savaş ahlakına riayet etmesinin düşünülemeyecek olmasıdır.

Her iki durumda da temel insani değerlerin zarar görmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle bir insan artık benliğini kaybetmektedir. Bu sebeple bazı alimler özellikle İslâm’ın ilk yıllarında savaşa izin verilmemesinin sebeplerinden birisi olarak insanların eğitilmeleri ve nefis terbiyesine kavuşturulması olarak zikrederler. Çünkü Arap kabileleri dört ay dışında hiçbir insani değer tanımadan intikam, şovenizm, dünya menfaati gibi sebeplerle savaşı bir yaşam biçimi haline getirmişlerdi. Onların bu alışkanlıklarının özellikle tedavi edilmesiicap ediyordu. Bu bağlamda gönüllerdeki cahiliye hisleri silinip, kin ve nefret ateşi söndürülüp onun yerine en yüce insani duyguların yerleşmesi lazımdı ki bu bir süreci gerektiriyordu. Aksi takdirde eski alışkanlıkları tekrar nüksedebilir ve bundan da insanlık zarar görebilirdi.

“Ben affetmekle emrolundum, onun için kimseyle vuruşmayın”

“Yâ Resulullah biz müşrik iken daha başımız dik ve kimseye boyun eğmeden yaşardık, Müslüman olduk boynumuz büküldü, niçin savaşmıyoruz?” diyen Abdurrahman b. Avf ve arkadaşlarına Hz. Peygamber: “Ben affetmekle emrolundum, onun için kimseyle vuruşmayın” buyurmuştur (51) ki gerçekten bu büyük bir erdem ve önemli bir eğitim hamlesidir. Bu sebeple hemen işin başında savaşı isteyenlere ve savaşmaya izin verilmemesini bir aşağılanma kabul edenlere Allah Teâlâ’nın öncelikle namaz ve zekatla bu duyguları kazanarak derûnî anlamda bir arınmanın temini için (52) ikazda bulunması (53) İslam’da şiddetin tasvip edilmediğinin bir ifadesi olarak önemli bir örnektir.(54)

Gerçekten bütün saldırılara rağmen savaşmaya belli bir dönemden sonra izin verilmesi sadece Müslümanların güçsüz olmalarıyla izah edilemez. Özellikle savaşçıların belli bir eğitim sürecinden geçirilmesi şiddetin meşruiyeti ve ölçüsü ile ilgili de ip uçları vermesi noktasında ilginçtir. Konunun bir başka boyutu da az önce söylendiği gibi savaş ahlakı ile ilgilidir. İnsanlara belli bir eğitim düzeyi kazandırmamış ve ahlaki kontrol mekanizmalarını etkinleştirememiş olsaydı -az ileride değinileceği üzere- Hz. Peygamber’in çevre de dahil olmak üzere savaşmayan hedef alınamaz şeklinde vazettiği temel ilkenin sonucu olarak muharebe esnasında sadece silahlı askerlerin muhatap alınmasını öngören talebinin yerine getirilmesi oldukça zorlaşabilirdi.

 

Savaş insanı azgın bir hayvandan daha yıkıcı hale getirebilir

Çünkü savaş öfke duygusunun yoğun yaşandığı bir ortamı ifade eder. Bu duygunun terbiye edilmemesi insanı azgın bir hayvandan daha yıkıcı hale getirir. Az ileride değinileceği üzere Uhud savaşı sonrası müşriklerin yaptıklarından çok etkilenen Müslümanlar intikam hisleriyle dolunca Nahl suresinin 126-127. ayetiyle uyarılmışlardır. Bu da gösteriyor ki nefis eğitimi uzun bir süreç olarak devam etmektedir. Bütün bu sebeplere binaen bazı alimlerin cihadın meşru kılınmasının hikmetini, eksiklikleri bulunanların bu eksikliklerinin giderilip kemale erdirilmeleri ve onların ortaya çıkaracağı kargaşa/bozgunculuk (fesâd) ile taşkınlık ve kışkırtmalara engel olmak şeklinde belirlemeleri oldukça çarpıcıdır.(55)

 

Cihadın bütün kategorilerinde saldırı halinde bir düşman söz konusudur

Ortak bir görüş olarak şunu ifade etmek gerekir ki İslâm alimlerinin öngörmüş olduğu cihadın bütün kategorilerinde saldırı halinde bir düşman söz konusudur ve buna uygun araçlar, yöntemler belirlenmiştir. Cihâd’ın da saldırı halindeki bu düşmanların gücünü kırmayı amaçladığı dikkati çeken önemli hususlardan birisidir. Bu sebeple bazı dilcilerin cihadın tanımını:  استفراغ الوسع في مدافعة العدو “Cihâd veya mücahede düşmana karşı müdafaada (düşmanı geri püskürtmede) bütün gücü sarf etmektir” şeklinde yapmaları anlamlıdır.(56)

Sonuç olarak Râgıb el-Isfahânî’nin cihadı üç düşmana karşı yapılan mücadele olarak bölümlemesi bunun da kabul görmesi Kur’ân-ı Kerîm’in ve hadislerin ruhuna uygun gözükmektedir. Çünkü mücadele, Allah yolunda kalmak isteyenlerle Allah yolundan döndürmek isteyenler arasında geçmektedir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde özellikle el-cihâd fî sebîlillâh ile es-saddü ‘an sebîlillâh ifadelerinin (57) kullanılmış olması bu açıdan anlamlı ve oldukça açıklayıcıdır. el-Cihâd fî sebîlillâh Allâh yolunda çaba sarfetmek, es-saddü ‘an sebîlillâh de Allah yolundan vazgeçirmek demektir. Nitekim Kur’ân müşriklerin Allah yolundan vazgeçirme çabalarına işaret ettikten sonra güçleri yetmiş olsa Müslümanları dinlerinden döndürünceye kadar savaşmaya devam edeceklerini haber vermektedir.(58) Bunun sebebi de İslâm’ın gelişidir. İslam’ın gelişi karşı tarafın tuğyan ve küfrünü arttırmış, (59) bu da onların kin ve düşmanlıklarına, saldırılarına hız kazandırmıştır.

 

Allah yolundan döndürmeye karşı Allah yolunda savaşmaya izin verilmişti

Kur’ân-ı Kerîm’in ısrarla üzerinde durduğu üzere Müslümanlara Allah yolundan dönmeleri ve dinlerinden vazgeçmeleri için her türlü eziyet ve baskı reva görülmüş buna karşılık başlangıçta Müslümanlara bir çok güçlük içinde Allah yolunda hicret yolu görünmüştü. (60) Habeşistan ve Medîne’ye yapılan hicretler bu sıkıntılı durumun çıkış yolu idi. Müşriklerin buralarda da onların peşini bırakmadıkları çok iyi bilinmektedir. Daha sonra Allah yolundan vazgeçirme faaliyetleri ve bu yoldan döndürme çalışmaları hız kesmeyince hatta daha da şiddetlenince Allah yolundan döndürmeye karşı Allah yolunda savaşmaya izin verilmişti. Bu mücadele açık düşmanlarla yapılan savaştı. Mücadelenin bir de mali boyutu vardı. Onlar mallarını Allah yolundan vazgeçirmek için harcıyorlardı. Müslümanlardan da aynı şekilde mallarını Allah yolunda harcayarak mücadele etmeleri istenmiştir.(61) Allah yolundan alıkoyan ve vazgeçirmeye çalışan diğer iki düşman da şeytan ve nefistir. Şeytan Allah yolundan vazgeçirmek ve döndürmek için bir takım şeyleri süslü gösterir ve Allah yolundan saptırır.(62) Ancak o ihlaslı kullara zarar veremeyecektir.(63) O halde şeytanla cihâd, Allâh’a samimi bir teslimiyetle başarıya ulaşabilir.

 

Nefis ve şeytan ile cihadın/mücadelenin dış düşmana göre daha önemli olmasının bir nedeni

Tam bu noktada nefis ve şeytan ile cihadın/mücadelenin dış düşmana göre daha önemli olmasının bir sırrı daha ortaya çıkmaktadır. Çünkü insanı yönlendiren iç dünyasıdır. Allah yolundan vazgeçirebilmek için dış baskının dolayısıyla dış düşmanın bir etkisi yoktur. Çünkü dış baskı ile insanın kalbine hakim olmak imkansızdır. Bu mücadele sırasında ölüm hali de şehitlikle taçlanmakta, kişi ebedi saadete ermektedir.Bu sebeple dış düşmandan her zaman korunma imkanı vardır. İç düşman ise müslüman ile içeriden mücadele etmekte ve onu dininden çevirmek için daha etkili olmaktadır. İnsan için bu alemde en büyük değerin iman olduğu dikkate alınırsa nefisle savaşın dış düşmanla savaştan niçin daha önemli olduğu ortaya çıkar.

 

Tağut

Kur’ân-ı Kerim, burada cihâd açısından çok ince bir noktaya daha vurgu yaparak iki yolda mücadeleyi karşılaştırır ki cihadı açıklayıcı olması bakımından son derece dikkate değer bir husus olarak göze çarpmaktadır. Mü’minler Allah yolunda savaşırlarken (64) kâfirler tâgût yolunda savaşmaktadırlar.(65) Kur’ân’a göre Allah insanları karanlıktan aydınlığa çıkarırken tâgût aydınlıktan karanlığa çıkarmaktadır.(66) Müfessirlere göre birinci ayette tâgût’tan maksat şeytan iken, ikincisinde Ka‘b b. Eşref’in (ö.3/624) sembolize ettiği (67) şeytanca zihniyete sahip (68) inatçı, zorba, despot, zalim, kural tanımayan, gücünü biraz da mistik, ilahî ya da kehanet, sihir gibi olağanüstü özelliklerinden aldığı intibaı veren bir yapıya sahip olan kişilerdir.(69) Ka‘b b. Eşref’in kişiliği konuyu aydınlatmaktadır. Bu zat, bazı müşriklerin ve diğer bazı gayr-ı Müslim unsurların taparcasına bağlılık hissettikleri bir kişiydi. Bedir savaşından sonra Mekke’ye giderek müşrikleri, şiirleriyle Müslümanlara karşı tahrik etmiş, intikam duygularını körüklemiş, onları cesaretlendirmiş, yine onları servetiyle desteklemiş, Hz. Peygamberi ve Müslümanları şiirleriyle hicvetmiş, bunlarla da yetinmeyerek kırk kadar adamıyla Müslümanlara karşı savaşmak üzere Mekkelilerle anlaşmıştı. (70) Onun bu saldırıları karşısında Hz. Peygamber öldürülmesini istemiş ve kendisi katledilmiştir. Bu tür insanlar azgınlık ve taşkınlık yapmaları, hak tanımamaları ve her türlü entrikaya başvurarak saldırganlıklarıyla şeytanla birleşmektedirler. Aynı kökten gelen tâgî kelimesi de engellere bakmaksızın ve özellikle de dini ve ahlakî mülahazaları çiğneyerek yoluna devam eden, kendisini hiçbir şeyin durdurmasına izin vermeyen ve kendi gücüne güveni sınırsız olan kişi demektir.(71)

 

Söz, silah ve amel

Nefis de insanı Allah yolundan saptırır ve Allah yolundan sapanlara ise şiddetli azap vardır.72 O zaman nefsi arzuladığı şeylerden mahrum etmek kurtuluşa götürecek ve azaptan kurtaracak yoldur.73 Nefsi kötü arzulardan menetmek ise onunla cihaddır. Görüldüğü üzere Müslümanı Allah yolundan döndürmeye çalışan üç düşman vardır ve bunlara karşı uygun araçlarla savunmada bulunmak Allah yolunda cihaddır. İlk müfessirlerden Mukâtil b. Süleyman’a göre ise bu araçlar, az önce geçtiği üzere söz, silah ve ameldir.

 

III- Cihâd Hasen li-Gayrihî’dir

Hanefi usulcüler, emirleri özü itibariyle yani bizzat kendisindeki bir manadan dolayı güzel (hasen bi-nefsih) ve bir başka sebeple güzel (hasen ligayrih)olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Bunların da kendi içinde kategorileri vardır. Ancak bunlar doğrudan konumuzu ilgilendirmediği için üzerinde durulmayacak ve cihâd’ın bu kategoriler arasındaki yeri ve nasıl bir zihniyeti yansıttığı tespite çalışılmakla yetinilecektir.

 

Cihâd, doğrudan doğruya özü itibariyle değil bir başka manadan dolayı güzeldir

Bu alimlere göre cihâd, doğrudan doğruya özü itibariyle değil bir başka manadan dolayı güzeldir. Bunun pratikteki sonucu onu güzel kılan mana ortadan kalktığında kendisinin de kalkmış olmasıdır. Bunu şöyle bir örnekle daha açık hale getirmek mümkündür. Cuma namazı için koşmak/çaba sarf etmek (sa‘y) özü itibariyle/bizatihi değil Cuma namazına vasıta olmasından dolayı güzeldir. Seferde olmak gibi Cuma namazının farz olma hükmü ortadan kalktığında sa‘y hükmü de kalkar. Keza suçun bulunmadığında cezanın bulunmaması da örnek olarak zikredilebilir. Cihad da kafirlerin şerrini defetmenin ve hak dini yüceltmenin vasıtası olduğundan güzeldir. Eğer ortada düşmanlık yoksa cihadı gerekli kılan bir sebep de yoktur.

 

Hanefi usulcüler ortak bir dille cihadın özü itibariyle güzel sayılamayacağını söylerler

Hanefi usulcüler ortak bir dille cihadın özü itibariyle güzel sayılamayacağını şu ifadeyle izah ederler: “Cihâd bizatihi güzel olduğu için emrolunmuş değildir. Çünkü cihad Allâh’ın kullarına azap/acı çektirmeyi ve köylerin-kentlerin tahribini beraberinde getirmektedir. Bunda ise bir güzellik sözkonusu olamaz.

“Âdemoğlu Allah’ın şaheser yapıtıdır. Allah’ın diktiği bu yapıtı yıkan ise melûndur”

Hz. Peygamber’in “Âdemoğlu Allah’ın şaheser yapıtıdır. Allah’ın diktiği bu yapıtı yıkan ise mel‘ûndur” şeklindeki hadisi(74) ortadayken ” cihadın güzel olduğu nasıl söylenebilir ki!” (75) Bu ifadeler Müslümanların cihadın savaş boyutunu merkeze alarak dünyayı şekillendirmek istedikleri yönündeki bir takım iddialara gerçekçi bir cevap olarak oldukça önemlidir. Hatta zikri geçen hadis mevsuk hadis eserlerinde yer almasa bile hakim zihniyeti yansıtması açısından oldukça değerlidir. Bunun yanında Hanefi usulcüler cihadın sebeplerinden birisi olarak kâfirin küfrünü de zikrederler. Mesela Abdülaziz el-Buhârî (ö.730/1330) şöyle der: “Cihâd ancak kâfirin küfrü sayesinde güzel olmuştur. Çünkü kâfir Allâh’a ve Müslümanlara düşman olmuştur.

Bundan dolayı kâfirleri yok etmek, hak dini güçlendirmek ve yüceltmek için cihad meşru kılınmıştır.”(76) Buradaki ifadelerden de açıkça anlaşılacağı üzere sadece kâfir olma daha açık bir ifadeyle Müslüman olmama savaşın sebebi olarak zikredilmemiştir. Burada küfrün zikredilmesinin sebebi İslam’ın geldiği andan itibaren küfrün, Müslümanlara karşı düşmanlığın ayrılmaz bir parçası ve saldırının itici gücü olmasıdır. Mesela Hristiyan dünyası ilk dönemlerden itibaren kendi dışındakileri İslam geldikten sonra da Müslümanları heretik/sapkın kabul ederek kendi hak dinlerine! döndürünceye kadar savaşılması gereken unsurlar olarak görmüşler veHristiyan olmamayı savaşın sebebi saymışlardır. Az ileride cihadın en fazla üzerinde durulan savaş boyutu ele alınırken savaşın sebepleri üzerinde durulacaktır.

Kafiri öldürme, müslüman olmaları her zaman imkan dahilinde bulunan ömürlerinden mahrum etme bir başka ifadeyle İslama girme şanslarını ortadan kaldırma demektir

Burada kesin olarak şunu da belirtmek gerekir ki bilinçli bir Müslüman açısından savaş çıkarmak ve bu esnada Müslüman olmayan birçok insanı öldürmek onları, Müslüman olmaları her zaman imkan dahilinde bulunan ömürlerinden mahrum etme bir başka ifadeyle İslama girme şanslarını ortadan kaldırma anlamı taşıması açısından da tasvibe şayan bir şey değildir.

IV- Cihâd Bir Din Savaşı Değildir 

Özellikle batılı müelliflerde cihadın bir din savaşı olduğu fikri hakimdir. Mesela Henri Masse, ‘savaş, insanları hakiki imana getirmek maksadıyla başlamışsa adaletli kabul edilirdi’ (77) şeklinde bir iddiada bulunmaktadır. Bu tür iddiaların arka planında Roma hukukundan (bellum justum) uyarlanan Hristiyanlıktaki haklı/adil savaş (just war) anlayışı ile Yahudilikteki kutsal savaş inancının etkisi görülmektedir. Nitekim Macid Hadduri de aynı bakış açısıyla İslâm’ın cihâd vecibesiyle haklı savaş anlayışını özdeşleştirmektedir.(78) Ayrıca Hadduri İslam’ın, savaşı Müslüman olmayanlara karşı kesintisiz surette ilan edilmiş olarak tasarlayıp kutsal savaşa dönüştürdüğünü de iddia ederken aynı arka plandan yola çıkmaktadır.(79)

Tevbe suresinin 6. ayetinden farklı dinden olmanın savaşın sebebi olmadığı açık bir biçimde anlaşılmaktadır

Önce şunu belirtmek gerekir ki Kur’ân-ı Kerîm’in Tevbe suresinin 6. ayetinden farklı dinden olmanın savaşın sebebi olmadığı açık bir biçimde anlaşılmaktadır. İslam nezdinde şirk en büyük haksızlık (80) ve affı olmayan en büyük günah kabul edildiği halde (81) bir Müslümandan himaye isteyen müşrike bunun sağlanması ve Müslüman olmaması halinde kendisini güvenlik içinde hissedeceği bir yere ulaştırılması istenmektedir. Üstelik ayetin öncesi ve sonrası bu talebin savaş halinde iken bile gelmiş olsa hükmün bu olduğu anlaşılmaktadır.

Dini sebebiyle Müslümanla savaşmayan gayr-ı Müslimlerle iyi ilişkiler içinde bulunma yasaklanmamıştır

Yine Mümtahine suresinin 8 ve 9. ayetlerinde açık bir biçimde dini sebebiyle Müslümanla savaşmayan gayr-ı Müslimlerle iyi ilişkiler içinde bulunmanın yasaklanmadığı açıklanmaktadır. Cihâd’ın bir din savaşı olmadığının ve insanların farklı inançlardan olmasının savaş sebebi ya da öldürülmeleri için bir gerekçe olamayacağının en tipik örneklerinden birisi de şudur. Hz. Peygamber Bedir’de müşrikler saldırıya başlayacağında arkadaşlarını uyararak, saldırı halindeki müşrikler içinde kendi istekleri dışında çevresindekilerin baskısıyla savaşmaya gelenler olduğunu, içlerinde kendilerine iyiliği dokunanların bulunduğunu mümkün olduğu ölçüde bunların korunması yönünde askerlerine talimat vermiştir.(82) Eğer şirk koşmak bir öldürme sebebi olsaydı Hz. Peygamber imkan eline geçmişken elbette bunları yapardı. Keza esirlere iyi muamele edilmesi emri de (83) bu tezi güçlendirmektedir. Ayrıca zimmî hukuku cihadın bir din savaşı olmadığını göstermeye kafidir.

Eğer onlar dinlerinden dönünceye kadar savaş söz konusu olsaydı İslam toplumunda gayr-ı Müslimler barınabilir miydi?!

Eğer onlar dinlerinden dönünceye kadar savaş yani cihad söz konusuolsaydı İslam toplumunda gayr-ı Müslimler barınabilir miydi?! Bundan başka Kur’ân-ı Kerim çok açık bir biçimde dinde zorlamayı yasaklamış, (84) ısrarlı bir şekilde Peygamber’in insanlar üzerinde bir zorba olmadığını, (85) öğüt verici, (86) müjdeleyici (beşir) ve korkutucu (nezir)  (87) gibi niteliklerini sayarak görevinin sadece irşâd, tebliğ, ilahi mesajı insanlara ulaştırma ve davet olduğunu, insanların kabul edip etmeme şeklindeki tercihlerine göre karşılıklarını göreceklerini söylemiştir.(88) Hatta Kur’ân bu konuda ısrar edilmesini de hoş görmemiştir.(89)

Esasen bu bütün peygamberlerin ortak tutumudur.(90) Çünkü onun getirdiği değerler diğerlerine göre kör ile gören,(91) sağır ile işiten,(92) karanlık ile aydınlık,(93) diri ile ölü,(94) eğrilik ile doğruluk (95) arasındaki fark kadar açık ve dikkat çekici, karanlıkları aydınlatan ışık (96) kadar parlaktır. İnsana da bütün bunları görebilecek basiretler (idrak kabiliyetleri) verilmiştir.(97) İşte Peygambere düşen görev sadece bu kadar açık hakikatlere işaret ederek insanları davet etmektir. Hatta Kur’ân-ı Kerim Hz. Peygamber’in insanların hidayete gelmesi noktasında gösterdiği olağanüstü çaba karşısında onların yüz çevirmesi karşısında üzülmesine uyarıda bulunur ve vazifesinin sadece tebliğ ve davet olduğuna işaret eder: “Herhalde sen, inanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin! Dilesek onların üzerine gökten bir mucize indiririz de boyunları ona eğilir (inanırlar). Rahmân’dan onlara hiçbir yeni Zikir (uyarı) gelmez ki, mutlaka ondan yüz çevirici olmasınlar.”(98) Kur’ân-ı Kerim davet vazifesinin hangi metotla yapılacağını da anlatır: “Resulüm! Sen rabbinin yoluna “hikmet” ve “güzel öğüt’le çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve o hidayete erenleri de çok iyi bilir.”(99)

Allah Hz. Mûsâ’ya Firavuna gidip ilahi mesajı ulaştırmasını ve yumuşak söz söylemesini emretmiştir

Buna göre davet, araştırıcı delil isteyen ve ilimde belli bir seviyeye gelmiş olan alimle “ilim ve akılla gerçeği bulma”, “gerçeği açıklayan, şüpheyi gideren delil”, “sahih ve muhkem söz” gibi anlamlara gelen hikmetle, (100) halka, güzel öğütle; inatçı, cedelci ve tartışmayı sevenlere de güzel ve barışçı bir üslupla tartışarak yapılmalıdır.(101) Bu noktada Kur’ân-ı Kerim oldukça dikkat çekici olan Hz. Musa ile Firavun arasındaki ilişkiyi hatırlatır. Firavun yeryüzünde ululuk taslayan ve haddi aşanlardandır.(102) Tahtını yıkacağından endişe ettiği için kızları bırakıp erkek çocukları kesecek kadar zalimdir.(103) Tanrılık iddiasında bulunacak kadar da küstahtır.(104) Bununla birlikte Allah Hz. Mûsâ’ya ona gidip ilahi mesajı ulaştırmasını ve yumuşak söz söylemesini emretmiştir.(105)

“İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin…”

İslam’ın tebliği ile ilgili bu genel esasları dışında Kur’ân-ı Kerim gayr-ı Müslimlere tebliğin nasıl olacağı hususuna da ayrıca değinir: “İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin…”(106) Ünlü müfessir Mücahid (ö.103/721) bu ayeti, onları yüce Allah’ın yoluna davet etmek ve imana gelebilecekleri ümidiyle O’nun delillerine dikkat çekmek suretiyle en güzel yolla mücadele etmek şeklinde anlamakta ve bu hususta sertlik ve kabalığa yer olmadığına işaret etmektedir. Ayette zikri geçen “zulmedenler” ifadesini de “size zulmedenler ve harb açanlar” şeklinde anlamaktadır ki (107) Saîd b. Cübeyr de bu görüştedir.(108)

Müfessirler buna örnek olarak da her defasında barış antlaşmalarını bozup Müslümanları arkadan vuran Nadîr ve Kureyza Yahudilerini (109) zikretmektedirler ki oldukça açıklayıcıdır.(110) Bütün bunlar cihadın bir din savaşı olmadığının açık kanıtıdır.

Dipnotlar:
2 Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law, Oxford 1971, s. 130-131; Bernard Lewis, “Politics and war”, The Legacy of Islam (ed. Joseph Schacht-C. E. Bosworth), Oxford 1974, s. 174-176; a.mlf., İslam’ın Siyasal Dili (trc. Fatih Taşar), Kayseri 1992, s. 111, 115; a.mlf., İslam’ın Krizi (çev. Abdullah Yılmaz), İstanbul 2003, s. 39; Ann K. S. Lambton, State and Government in Medieval Islam, Oxford 1981, s. 201; Rudolph Peters, İslam ve Sömürgecilik, Modern Zamanlarda Cihad Öğretisi (trc. Süleyman Gündüz), İstanbul 1989, s. 179-180; Henri Masse, İslam (trc. C. Cabbarov-A. Aleskerov), Bakı 1992, s. 74-75; Haddûrî, İslam Hukukunda Savaş ve Barış (trc. Fethi Gedikli), İstanbul 1999, s. 62-63; a.mlf., İslam’da Adalet Kavramı, İstanbul 1999, s. 209-210; Hans Kruse, “İslam Devletler Hukukunun Ortaya Çıkışı” (trc. Yusuf Ziya Kavakçı), İTED, IV/3-4 (1971), s. 57, 65, 66; E. Royston Pike, “Jihad”, Encyclopaedia of Religion and Religions, London 1951, s. 212; Paul E. Johnson, “Jihad”, An Encyclopedia of Religion (ed. Vergilius Ferm), New Jersey 1959, s. 396.

3 Sosyoloji Yazıları (trc. Taha Parla), İstanbul 1993, s. 229.

4 John Bowker, “Jihād”, The Oxford Dictionary of World Religions, Oxford-New York 1997, s. 501.

5 Hazret-i Muhammed’in Hayatı (trc. Reşat Nuri Güntekin), İstanbul 1958, s. 167-168.

6 Mücahid Allâh’a itaat noktasında nefsiyle mücahede edendir (Tirmizî, “Fezâilü’l-cihâd”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 20-22).

7 Cihadın en faziletlisi zalim sultana veya zalim idareciye karşı adaleti (hakkı) haykırmaktır (Ebu Dâvûd, “Melâhim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13; Nesâî, “Bey‘at”, 37; İbn Mâce, “Fiten”, 20; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; V, 251, 256).

8 Hz. Peygamber kendisine tavsiyede bulunmasını isteyen Enes b. Mâlik’in annesine “Günahları terk et, bu hicretin en faziletlisidir, farzlara devam et bu cihadın en faziletlisidir” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat (nşr. Mahmûd Tahhân), Riyad 1415, VII, 376, 421, nr. 6731, 6818).

9 Cihada katılmak için izin istemek üzere kendisine gelen birisine Hz. Peygamber: “Annen-baban sağ mı” diye sormuş “evet” cevabını alınca da “O halde sen onlara bakmak suretiyle cihâd et” buyurmuştur (Buhârî, “Cihâd”, 138, “Edeb”, 3; Müslim, “Birr”, 5; Ebu Dâvûd, “Cihâd”, 31; Nesâî, “Cihâd”, 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 165, 172, 188, 193, 197, 221).

10 Cihadın en faziletlisi mebrûr hacdır (Buhârî, “Hacc”, 4; “Sayd”, 26; “Cihâd”, 1; İbn Mâce, “Menâsik”, 44; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 71, 79). 11 Furkan (25), 52.

12 Tevbe (9), 73.

13 Nisâ’ (4), 95.

14 Ankebût (29), 6.

15 Ankebût (29), 69.

16 Hacc (22), 78.

17 Mukâtil b. Süleyman, el-Eşbâh ve’n-nezâir (nşr. Abdullah M. Şehhâte), Kahire 1414/1994, s. 290.

18 Mesela bk. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî, 1407/1986-87, XI, 338. 19 Beyhakî, ez-Zühdü’l-kebir (nşr. Âmir Ahmed Haydar), Beyrut 1408/1987, s. 165, nr. 373; Süyûtî, el-Câmi‘u’s-sagîr (Feyzü’l-Kadîr ile), Beyrut 1391/1972, IV, 511, nr. 6107.

20 Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, Beyrut 1391/1972, IV, 511, ayrıca bk. III, 109; Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, Kahire, ts. (İdâretü’tTıbâ‘ati’l-münîriyye), XIX, 209.

21 Nâzi‘ât (79), 40-41.

22 İbn Battâl, Şerhu’l-Câmi‘i’s-Sahîh (nşr. Ebû Temîm İbrâhîm), Riyad, ts. (Mektebetü’r-Rüşd), X, 210.

23 Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, Beyrut 1391/1972, IV, 511.

24 Kurtubî, el-Câmi‘ li-ahkâmi’l-Kur’ân (nşr. Ebu İshâk İbrahim Ettafeyyiş), Kahire 1387/1967, XIII, 364-364.

25 el-Emedü’l-aksâ (nşr. M. Abdülkadir Atâ), Beyrut 1405/1985, s. 37

26 İbn Battâl, a.g.e., X, 210.

27 Câmi‘u’l-‘ulûm ve’l-hikem, Kahire, ts. (Dâru’d-Da‘ve), s. 171, 172.

28 Sâd (38), 26.

29 Tirmizî, “Fezâilü’l-cihâd”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 20, 22. 30 İbn Receb el-Hanbelî, Câmi‘u’l-‘ulûm ve’l-hikem, Kahire, ts. (Dâru’d-Da‘ve), s. 171.

31 İbn Receb el-Hanbelî, a.g.e., s. 171.

32 İbn Receb el-Hanbelî, a.g.e., s. 171.

33 İbn Receb el-Hanbelî, a.g.e., s. 171-172.

34 Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1985, s. 208.

35 Hicr (15), 39; Sâd (38), 82.

36 Bakara (2), 168, 208; En‘âm (6), 43, 142; Enfâl (8), 48; Yûsuf (12), 5; Neml (27), 34; Yâsîn (36), 60…

37 Yûsuf (12), 53.

38 Kıyâme, 75/2.

39 Fecr, 89/27.

40 Fecr, 89/28-30.

41 Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Beyrut 1415/1995, XXIX, 317. 42 Tevbe (9), 73; Tahrîm (66), 9.

43 Furkan (25), 52.

44 Nisâ’ (4), 95.

45 Bakara (2), 218.

46 Dalâlet’in bir çok anlamı vardır. En belirgin anlamı doğru yoldan sapmaktır. Burada kastolunan daha çok saptıktan sonra Müslümanları yolundan döndürmek için onlara karşı savaşanlardır. Nisa suresinin 167-169. ayetleri bunu anlamaya yardımcı olabilir: “Onlar ki inkâr eder ve başkalarını da Allah yolundan engellerler, işte onlar hak yoldan büsbütün sapmışlardır. İnkâr edip zulmedenleri Allah affedecek değildir…” Bu konuda yine Muhammed suresinin (47) 1. ayeti de zikredilebilir. Dalâl kelimesinin şaşırmak, unutmak, gaflette bulunmak gibi anlamları da vardır ki bu anlamları ihtiva eden bazı ayetler mevcuttur. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de bazı peygamberler için de kullanılmıştır (Bk. Mukâtil b. Süleyman, el-Eşbâh ve’n-nezâir (nşr. Abdullah M. Şehhâte), Kahire 1414/1994, s. 297-299, “dalâl” md.; Râgıb, el-Müfredât, s. 440- 442, “dalle” md.; Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz fî latâifi’l-Kitâbi’l-‘Azîz, Kahire 1416/1996, III, 481-485, “d.l.l.” md.).

47 Ankebût (29), 6.

48 Ankebût (29), 69.

49 Hacc (22), 78.

50 Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz fî latâifi’l-Kitâbi’l-‘Azîz, Kahire 1416/1996, II, 401-403, “c.h.d.” md.

51 Nesâî, “Cihâd”, 1; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, Beyrut 1420/1999, IV, 173; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘azîm (nşr. M. İbrahim el-Bennâ v.dğr.), İstanbul 1985, II, 315.

52 Nisâ’ (4), 77.

53 M. Reşîd Rıza, Tefsîru’l-Menâr, Beyrut, ts. (Dâru’l-Ma‘rife), V, 264.

54 bk. Cevdet Said, İslâmî Mücadelede Şiddet Sorunu (trc. H. İbrahim Kaçar), İstanbul 1995, s. 48, 111.

55 Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, III, 109.

56 Fîrûzâbâdî, Besâiru zevi’t-temyîz fî latâifi’l-Kitâbi’l-‘Azîz, Kahire 1416/1996, II, 401-402, “c.h.d.” md.

57 Nisâ’ (4), 160; A‘râf (7), 45, 86; Enfâl (8), 36, 47; Tevbe (9), 34; Muhammed (47), 1, 32, 34.

58 Bakara (2), 217.

59 Maide (5), 64, 68.

60 Nisâ’ (4), 89, 100; Nur (24), 22.

61 Bakara (2), 195, 261-262; Enfâl (8), 60.

62 Neml (27), 24; Ankebût (29), 38; Zuhruf (43), 37.

63 Hicr (15), 39-40; İsrâ’ (17), 61.

64 Nisâ’ (4), 76; Tevbe (9), 111; Sâff (61), 4; Müzzemmil (73), 20.

65 Nisâ’ (4), 76.

66 Bakara (2), 257.

67 Mukâtil b. Süleymân, el-Eşbâh, s. 116; Taberî, Câmi‘u’l-beyân, IV, 172-173. 68 Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitâbü’l-‘Ayn, s. 489, “t.g.v” md.; Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 454, “t.g.y.” md.

69 Bakara (2), 257; Nisâ’ (4), 51, 60, 76; Maide (5), 60.

70 M. Ali Kapar, “Ka‘b b. Eşref”, DİA, XXIV, 3-4.

71 T. Izutsu, Kur’ân’da Dini ve Ahlâkî Kavramlar (trc. Selahattin Ayaz), İstanbul 2003, s. 235.

72 Sâd (38), 26.

73 Nâzi‘ât (79), 40-41.

74 Bu hadise muteber kaynaklarda rastlanılamamıştır.

75 Serahsî, el-Usûl (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgânî), Haydarâbâd 1372’den ofset İstanbul 1984, I, 60-63; Pezdevî, Kenzü’l-vusûl (Keşfü’l-esrâr ile), Beyrut 1417/1997, I, 393-406; Abdülazîz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, Beyrut 1417/1997, I, 393-406; Nizâmüddîn eş-Şâşî, el-Usûl (nşr. Muhamed Ekrem en-Nedvî), Beyrut 2000, s. 109-111; Sadruşşerî‘a, et-Tavdîh, Kahire, ts. (Subeyh), I, 374-378; Teftâzânî, et-Telvîh, Kahire, ts. (Subeyh), I, 374-378; İbn Emîri’l-Hâc, et-Takrîr ve’t-tahbîr, Bulak 1316, II, 101-103.

76 Keşfü’l-esrâr, I, 404.

77 İslam, s. 74.

78 Haddûrî, İslam Hukukunda Savaş ve Barış, s. 69, a.mlf., İslam’da Adalet Kavramı, s. 209-210.

79 Haddûrî, İslam Hukukunda Savaş ve Barış, s. 63.

80 Lokman (31), 13.

81 bk. Wensinck, el-Mu‘cem, “ş.r.k.” md.

82 İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Kahire 1415/1994, II, 550.

83 İnsan (76), 8-9.

84 Bakara (2), 256; Yunus (10), 99.

85 Gâşiye (88), 22.

86 Gâşiye (88), 21.

87 Bakara (2), 119, 213; Nisâ’ (4), 165; Mâide (5), 19; A‘râf (7), 188; Hûd (11), 2; İsrâ’ (17), 105; Furkân (25), 56; Ahzâb (33), 45; Sebe’ (34), 28; Fâtır (35), 24.

88 Ali-İmran (3), 20; Maide (5), 92, 99; Ra‘d (13), 40; İbrahim (14), 52; Nahl (16), 35, 82; Kehf (18), 29; Nûr (24), 54; Ankebût (29), 18; Yâsîn (36), 17; Şûrâ (42), 48; Ahkâf (46),35; Teğabün (64), 12; Cin (72), 23; İnsan (76), 3.

89 Kasas (28), 56.

90 Nahl (16), 35; Yâsîn (36), 17.

91 En‘âm (6), 50.

92 Hûd (11), 24.

93 Ra‘d (13), 16.

94 Fâtır (35), 19-22.

95 Bakara (2), 256; A‘râf (7), 146-147.

96 Nisâ’ (4), 174; Maide (5), 15-16; İbrahim (14), 1; Hadîd (57), 9; Talâk (65), 11.

97 En‘âm (6), 104.

98 Şu‘arâ’ (26), 3-5.

99 Nahl (16), 125.

100 İlhan Kutluer, “Hikmet”, DİA, XVII, İstanbul, 1998, s. 504.

101 Hökelekli, a.g.e., s. 162.

102 Yunus (10), 83.

103 Bakara (2), 49; A‘râf (7), 127, 141; İbrahim (14), 6.

104 Nâzi‘ât (79), 24.

105 Tâhâ (20), 24-44.

106 Ankebût (29), 46.

107 Kurtubî, a.g.e., XIII, 350-351.

108 Taberî, a.g.e., X, 149.

109 Kurtubî, a.g.e., XIII, 350.

110 Bu ayetin seyf ayetiyle neshedildiği yönünde bazı görüşler bulunsa da Taberî gibi bazı müfessirler haklı olarak bu görüşe katılmamaktadırlar (bk., Câmi‘u’l-beyân, X, 150).

 

Gelen arama terimleri:

  • söz ile cihad

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*