Çağdaş Insanın Yüzü

Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, yanınızdaki insanın yüzüne bir bakın. O endişeyi yakalarsınız. Korkuyla karışık bir endişedir bu. Bu, kendi ekseninden sapmış bir korkudur. Ne olacağım korkusu, bana ne yapacaklar korkusu, yarınıın ne olacak korkusu… Sürekli olarak kendini bir belânın ortasındaymış gibi duyumsama korkusu. Kararsızlık, tedirginlik, endişe… Sokaktaki insan, kökenini bilmediği böyle bir karışık ruh hâli içindedir. Rızkından emin değildir, attığı adımdan emin değildir, düşüncesinden emin değildir, seçtiğinden emin değildir. Hattâ korkusundan emin değildir. Kendinden ve başkasından emin değildir.

Bir yirminci yüzyıl filozofunun dediği gibi, başkası cehennemdir, her şey için vakit geçmiştir, iş işten geçmiştir. O, bir tek şeyin farkındadır: Bir sürgün olarak atıldığı bir cehennemde yaşamaktadır, bu dünya dört yanı çelik duvarlarla örülü, harareti git gide artan, terleyen bir dünyadır, açmak istesen bir penceresi yoktur, oraya atılmış başka insanlarla sonsuza kadar, senin için cehennem saydığın o insanlarla beraber yaşamak zorundasın, ne bir kurtuluş ümidi, ne biraz ferahlama imkânı mevcuttur.(1)

Öyleyse ne yapacak bu insan? Huzuru nerde bulacak? Kendi içinde mi, başkasında mı? Her iki durum için de kapılar, daha baştan örtülmüştür yüzüne. Öyleyse ona sadece boş avuntular bağışlanacaktır. Söz gelimi, insan yapıp ettiklerinde, sadece seçtiği ile sorumludur, denecektir (Sartre).

Veya denecek ki, arkadaş, madem iraden dışında böyle bir sürgündesin ve insansın, düşünen bir kafan, duygulanan bir yüreğin var, öyleyse insana yaraşır bir çaba göstermelisin (Camus). Fakat, mahiyeti apriori belirlenmiş (verili) bir dünya içinde yaşayan insan neyi seçecek, hangi insanî çabanın derdine düşecek?

Aslında, böyle bir dünyada yaşayan insan için seçim fırsatı daha başta yitirilmiş sayılır. Kendi sıkıntısını mı seçecek, yoksa başkalarının cehennemini mi? Veya yoksa ayağının kayacağını bile bile, o terleyen çelik duvarlara tırmanmayı mı deneyecek? Bu mudur insanî olan, insanca yaşamak için gösterilen çaba?

Evet, budur. Insana, insanca yaşayabilmesi için gösterebildikleri tek seçim, tek çaba budur. Ya kendini aldatmaktan başka işe yaramayan sahte bir seçme durumu, veya gene işe yaramayan abes bir çaba.

Batı uygarlığının, fikir plânında gelip dayandığı son durak budur. Düşünen kafaları, şimdilik başka bir şeyi salık veremiyor.

“Filozof ”seç!” diye buyuruyor ama, insanın neyi seçmesi gerektiğini bilmediğini söylüyor. Sadece seçerek, insanın içine düştüğü sıkıntıdan, bunalımdan kurtulacağını söylemekle yetiniyor. Fakat neyi seçecek, nasıl seçecek, niçin seçecek? Seçtiği şık, onu, arzın ayağının altından kayma duygusundan kurtaracak mı? Bütün bu sorular, o terleyen çelik duvarlar kadar cevapsızdır. Insan her seçmesinin sonunda ayağının altından arzın kaymasını durduramıyorsa, soyut bir seçmenin anlamı nedir öyleyse?

Veya insana yaraşan budur, diyerek, onu sonuçsuz olduğunu bildiği boş bir çabaya sürmekten beklenen kazanç ne olabilir?

Soyutlayarak algılamayı denediğimiz bu insanın yüzünü, şimdi somut platformda görmeye çalışalım.

GÜNDELİK HAYATIMIZIN MASKELERİ

Günümüz insanı kadar şaşkınlaştırılmış bir başka insan neslinin gezegenimizde yaşadığına inanmak güç. Kendi payıma,ben bu kadar çelişkiyi, karmaşayı bir arada yaşamış bir başka neslin geçmiş olabileceğine ihtimal veremiyorum.

Günümüz insanı her şeyden önce hazza, konfora alışmıştır. Dünyanın bütün kolaylıkları emrine hazırdır. Bir düğmeye basmakla odasını aydınlatabilmektedir. Elini sürmeden evini, işyerini ısıtabilmektedir. Bulunduğu yerden uçup bir kaç saat içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi işten değildir.

Eskiden yıllarca uğraşarak altından kalkamayacağı hesapları şimdi bilgisayar aracılığı ile birkaç dakikada sonuçlandırabilmektedir (insan gerçi eskiden bu tür hesapların altından kalkmak zorunda değildi, o da başka). Kan basınçları, kalb atışları, ciğerlerinin, kemiklerinin röntgeni basit işlemlerle anında ortaya çıkartılabihnekte; yatak odasında, istifini bozmadan dünyanın öbür ucundaki bir spor gösterisini anında izleyebilmektedir. Teleksler, radyolar, röntgen aygıtları, uçaklar, televizyonlar, kalorifer kazanları, motorlar, tezgahlar, silah fabrikaları, buğday siloları, ilaç iınalathaneleri, seralar, müzikholler, projeksiyonlar, kuluçka makineleri, füzeler, uydular, haralar, denizler, karalar, havalar, her şey onun rahatı ve konforu için toptan yirmidört saat çalışmakta,çalışmakta, çalışmaktadır.

Görünüşe göre onun herhangi bir sıkıntısı olmamak gerek. Bütün kolaylıklar elinin altındadır. Çamaşırını elini sürmeden yıkayabilmekte, deterjanlar, durulama makineleri, sentetik sıvılar onun için hazırlanmaktadır.

Ne ki, bütün bunlar onun rahatlamasına yetmiyor. Yıllarca reklamı işitilen bir deterjanın günün birinde şimdiye değin bilinmeyen bir hastalığa yol açtığım öğreniyor. Elektrikten tasarruf edeyim diye bürosunda kullandığı floresan lamba üzerine okuduğu bir haber, bu lambayı birden, cildinin baş düşmanı ilân ediyor.

Teknik araçlar bir yandan kolaylık sağlarken bir yandan da sağlığı tehdit eden canavar haline gelebiliyor.

Kiminin rızkına, kazancına vesile teşkil eden kurumlar, başka bir düzlemde başka birinin hayatım tehlikeye sokan tuzak halinde dönüşebiliyor.

Günümüz insanı bu karmaşık yapı içinde öylesine şaşırtılmıştır ki, artık neyin kendisine yararlı, neyin sakıncah ya da zararh olduğunu kestirebilmesi güçleşmiştir.

Her yeni buluş, yeni bir icat ona yararlı diye benimsetilirken, çok geçmeden onun hayatımız için bir tehlike teşkil ettiği haberini alıyoruz.

Böylece şok üstüne şok geçiren insan, her şeyden ürker, çekinir olmuştur. Hastalık hastası haline gehniştir. Herkes kendini dinliyor. Acaba kalp atışlarının ritmi mi bozuldu? Yoksa aspirin bende kanser mi yapar? Gerçi aspirin alanlar kalp enfarktüsü olmazmış, ama mide kanaması için doktorlar güvence veremiyor. Şimdi ne yapmalıyım? Bir yolculuğa mı çıksam? Fakat ya tansiyonum? Uçmak hayatımı tehlikeye sokmayacak mı? Üstelik sağlığıma iyi gelecek iklimde savaş oluyor. Silah fabrikalarında binlerce işçi savaş alanına cephane yetiştirmek üzere gece-gündüz demeden çalışıyor. Tanımadığı birilerinin eline silah verip tanımadığı birilerini öldürmesi için.. Yaptığı bu işin karşılığı olarak da karnını doyuruyor.

Buna karşılık şöyle bir düşünce ileri sürülebilir: günümüze özgü hayat tarzına ilişkin her tür eleştiri, aslında havanda su dövmekten ibarettir. Eğer günümüze özgü hayat tarzı belli koşulların bir araya gelmesinin bir ürünüyse ve ben bu koşullardan bağımsız yaşama imkânından yoksunsam, fakat buna rağmen mevcut hayat tarzını bir yerlerinden ötürü beğenmiyorsam, bu yüzden onu eleştirmeye kalkışıyorsam, bu durumum havanda su dövmek değil de nedir?

Çağımiza herkes kendi ilgi alanına göre bir ad veriyor. Kimine göre çağımız elektronik çağıdır, kimine göre kitle iletişim çağıdır, kimine göre hurafeler çağı (Martin Lings), kimine göre bir şok çağındayız; kimine göre uzay çağını yaşıyoruz; kimileri çevre kirlenmesi, kimileri tabiatın tahribi, kimileri akıl ve bilim çağı adım veriyor yaşadığımız günlere.

Yaşadığımız günlerden hoşnut olanlar olduğu gibi, onu yerden yere çalmak için fırsat kaçırmayanlar da var: bir yanda iyimserler, bir yanda kötümserler. Bugünün manzarasından esinlenip geleceğe güvenle bakanlar olduğu gibi, aynı manzaraya kuşkuyla bakıp gelecekten tümüyle umudunu kesmiş olanlar da var: Bunlar, insanoğlunun geleceğini uzay boşluğundaki yoğun karanlıklar halinde tanımlıyor.

İster o yanda yer almış olsun, ister bu yanda, hepsinin ortak paydası, içinde yaşadığımız günler. Içinde yaşadığımız günlerden hoşnut olan da, ona kaygıyla bakan da gelecekle ilgili hesaplar yapmaktan kendini alamıyor. Gerçi hepsinin ayağı günümüz zeminine basıyor, ama hesapları belki de hiç birinin yaşamayacağı kadar uzakta bulunan bir gelecekle ilgili. Mevhum bir geleceğe yüzünü döndürerek yaşadığı günden hesap soruyor ve ilerde yaşanacak günlerin hesabını istiyor. Durum ”müdebbir” insan için makul karşılanabilir. Çelişki şurada: O, kendi zamanı için yerine getirmediği sorumluluğun hesabını talep ediyor ve geleceğin hesabını çıkartmak istiyor. Tutumunun temelinde irrasyonel, hastalıklı bir kaygı yer alıyor.

Yukarda, günümüzün hayat tarzını eleştirmenin havanda su dövmeye benzediğini söylemiştim. Sebebi şu: Bu tür eleştirmeciler gelecek günlerin getireceği muhayyel hayat şartlarına ilişkin ürkütücü tablolar tasarlarken o günlerin hazırlayıcısı olan bugünün şartlarına müdahale etmeye teşebbüs etmiyor, çünkü onu vazgeçilmesi imkânsız bir veri olarak kabulleniyor. Değiştirilsin dedikleri ya da değiştirilebilir diye gördükleri şey ise mevhum bir gelecek halinde, ilerde duruyor.

Günümüz hayatım oluşturan ve bir anlamda ona maske olan şartlar temelde bazı telâkki tarzlarıyla, insanın mahiyetini, onun düşünsel yapısını ve düşünsel iınkânını algılama biçimiyle (felsefî görüş) ilgilidir. Bu günün dünyası, insanın, insanı ve evreni algılama biçimin ürünüdür. Bu algılama biçimini değiştirebilmenin imkânı bizim elimizdedir. Kendi düşüncemizin yaratısıru put olarak kabul etmiyorsak elbet…

KARŞIMIZDAKİ PARADOKS

Öyleyse hem dönüştürülmesi zorunluluğunu fark ettiğim toplumun (dünyanın) getirdiği dizgenin içinde yaşayacağım, hem bu dizgeyi bir yerinden kırmaya çalışacağım… Günümüz insanının yaşamaya talip olduğu hayatla, gerçekte yaşadığı hayat arasında görünen temel çatışkılardan (paradoks) biri bu cümlenin içinde saklı.

Bu çatışkıya (paradoks, açmaz) kolay ve hazırlop çözümler bulmak zor değildir: Bir kere, kuramsal olarak, kısır döngünün çemberini bir yerinden kırabilmek için o çemberin dışına çıkmanın gerekliliği ortadadır. Başka bir söyleyişle, içinde yaşanan dizgenin dışına çıkmakla, en azından o dizgeye sırtını döndürmekle sorun kendiliğinden çözümlenmiş olur. Ama bu nasıl gerçekleştirilecek?

Biz, aynı zamanda eleştirdiğimiz bir toplumsal yapının üyeleri olarak yaşıyoruz. Bu toplumun üyesi olarak eleştirdiğimiz mazarratlarla her an yüz yüze bulunuyoruz. Televizyon programlarının son haberlerine kadar izleyip, son haberlerde verilen felâket haberlerini de dinledikten sonra yatma alışkanlığını bırakmak istemiyoruz.

Herkes gazetenin olsun, TV’nin olsun vazgeçilmez ihtiyaçlar arasında yer aldığı hususunda görüş birliğine sahip. Kötü bir benzetme de olsa söylemeden geçemiyorum, bu, afyon tiryakiliğine benziyor. Bir kez alışkanlık kazanan onsuz duramıyor: bu ihtiyacın hastalıklı bir hal olduğunu, yapma bir ihtiyaç olduğunu bilse bile. ..

O halde ne yapmalı?

Sanıyorum ilkin kabullenilmiş (sahip çıkılmış) önyargıları sorgulamalıyız.

Bize ihtiyaç diye belletilen şeylerden gerçekte “ihtiyaç” kimliğinde olanlar nelerdir?

TV izlemek ihtiyaç mıdır?

Gazete okumak ihtiyaç mıdır?

Radyo dinlemek ihtiyaç mıdır?

Film seyretmek ihtiyaç mıdır?

Kitap okumak ihtiyaç mıdır?

Örtünmek değil, ama ”giyinip kuşanmak” ihtiyaç mıdır?

”Eğitilmiş”, dolayısıyla çok özel bir anlamda tembelleşmiş, daha açıkçası şartlanmış bir kafa yapısının bu ve benzer sorular karşısında itiraz edeceğini ve peki bunlar ihtiyaç değilse ihtiyaç nedir, diye soracağını bilmiyor değilim. Asıl kısır döngünün buradan kaynaklandığını baştan söylemiştik.

Nasıl bir çağda yaşadığımızın farkına varmak belki sağlıklı çıkış noktasından biri olarak öngörülebilir. Kafamızın hangi mercilerce yönlendirildiğini, bazı insanların kendi dileklerine göre yaşayabilmek için insanların nasıl ”yığınlar” haline getirildiğini, bize ne gibi yaşama alışkanlıkları kazandırıldığını, meselenin temelinden kavrama gereğini bilmek zorundayız. Bir an, belki bindiğimiz dalı kestiğimiz zehabına kapılabiliriz. Ama bu zehabımız doğruysa ve biz bindiğimiz dalı kesmek zorunda olduğumuzu biliyorsak, önlemimizi almamız kolaylaşabilir.

lmdi, soru şudur sanıyorum: Günümüz insanı, davranışını, tutumunu kendi özgür iradesiyle mi seçiyor, yoksa bilmediği bazı merciler onu bazı şeyleri seçmek zorunda mı bırakıyor? Özgür irademizle seçtiğimizi sandığımız şey, gerçekte bizim özgür seçimimiz midir?

Öyle derinlemesine filozofik, ekonomik irdelemelere girişmeye gerek kalmadan sırf ”moda” olgusuna bakarak bile bazı şeyleri söylemek mümkündür kanısındayım. Moda denilen olgu, acaba gerçekten bireyin öz
gür ve bağımsız seçiminin sonucunda mı ortaya çıkıyor; yoksa bazı odaklar bizi bazı davranış biçimlerini, giyim kuşamda bazı örnekleri seçmek zorunda mı bırakıyor? Bu tür davranış kalıplarına beni uymak zorunda bırakan ”merciler” mi var, bu kalıpları bize onlar mı benimsetiyor, yoksa bu davranış kalıpları insanın doğal yapısından mı kaynaklanıyor?

Modaya görünüşe göre bazı insanlarda güzel durduğu farz edilen davranış biçimlerinin, giyim kuşamın başkaları tarafından da benimsenilerek uyulması ve yaygınlık kazanması olayı diye bakabiliriz. Ne ki, bu açıdan bakıldığında onu yalın, masum bir olay sanmamız mümkündür.

Bir tür giyim kuşam örneğinin kitlelere benimsetilebilmesi ve yaygınlık kazandırılması için girişilen faaliyete, harcanan paraya bakılırsa, olayın arkasında bazı sınaî-ticarî şirketlerin, örgütlerin bulunduğunu anlamak kolaylaşır. Böyle olunca bu olayda, insan olarak bizi incitmesi gereken bir şeylerin bulunduğunu fark etmeli değil miyiz?

Moda, aslında, insanın bazı zaaflarını, hassasiyetlerini mıncıklayıp istismar ediyor. Bazı şeyleri tüketmeye, harcamaya şartlandırılırken, insana nesne (meta) muamelesi yapılrmş oluyor. Olaya birey açısından bakıldığında onun rekabet duygusunun saptırılarak istismar edildiğini çıkarsıyoruz. İnsanın doğasındaki yarışma duygusu bu olayda saptırılarak başkasının çıkarı için işletiliyor. Doğal rekabet duygusu kişiliğin geliştirilmesine yararken, burada aynı duygu hasede dönüştürülmektedir. Başkasından geri kalmamak veya onda var bende de olsun veya o yapıyor ben de yapayım kabilinden hastalıklı eğilimlere kapılmak zorunda bırakılıyoruz.

Iyi de, insan, bunca yalın ve gözle görülebilir tuzağa nasıl düşürülebiliyor? Dinin öngörüsüne rağmen örtünmekten kaçınan biri nasıl oluyor da falanca film yıldızının giyim kuşamına özenebiliyor? Sanırım nesne yerine konulduğunun farkına varmıyor. Ardından da, satın almak istediğinde ancak piyasaya sürülmüş olanı satın almak zorunda kalıyor. Yani seçeneksiz bırakılıyor.

Fakat asıl, günümüz hayatının bir çok veçhesinde nesne yerine konulmuş olmak ön alıyor ve bunun farkına varılmıyor.

NESNELEŞEN KADIN

Genelde insanın, özelde kadının nesne yerine konulmasının çarpıcı örneğini ”feminizm” hareketinde görebiliriz. Feminizm (dişicilik) hareketi, ”kadın hakları” diye anılan mücadelenin evcilleştirilmiş bir alt bölümünü oluşturuyor. Kadın hakları konusu, sadece günümüz kesitinden bakıldığında, feminizme göre, daha anlamlı görünmektedir: Erkeklerle eşit işlerde çalişmak, eşit işlerde çalışınca da, eşit ücret almak! Kadın hakları, çalışan kadınların, çalışan kadınlar için verdiği mücadelenin adı oluyor; başka bir söyleyişle, ekonomik nitelikli bir mücadele veriliyor. Feminizm ise kadının toplumsal statüsüne ağırlık veriyor.

Kadının çalışma hayatına katılmasının kökeninde yatan sebebi hepimiz biliyoruz: geçen yüzyılın adaletsiz, dengesiz Avrupa toplumunda patlak veren ”sınaî devrim”de, egemen kapitalist gücün malını daha ucuza getirmek için, yoksul kadınların ve çocukların işgücüne müracaat etmesiyle başlayan bir olaydır bu. Hakir, zelil, fakir ve himayesiz bırakılmış olan kadın, boğaz tokluğuna çalışmak zorundadır, çalışmasa aç kalacaktır. Fakat çalışınca da emeğinin karşılığını alacak değildir. Müzayaka (sıkıntı ve yokluk) içinde kalan kadının, kendine dikte edilen şartlarda çalışmasından başka seçeneği yoktur elinde. Halen söylendiği gibi, konunun, kadınların çalışma özgürlüğü ile ilgisi yoktur. Ama gündelik hayatımızın ayrıntıları arasında yer alan pek çok şey gibi, bu konu da, bize ”yüksek fikirler” adına kabul ettirilmektedir.

Batı kapitalizmi, kadim çalışmak zorunda bırakırken bunun adını ”özgürlük”, ”çalışma özgürlüğü” veya ”kadın hakları” olarak koyuyorsa, böyle bir özgürlük anlayışı, benim özgürlük anlayışıma ters düşer. Geçen yüzyılın kapitalizmi, kadınların ve çocukların işgücünü ucuz bulup erkeklerin yerine kadınları çalışmaya zorlarken ve kadın çalışmadığı takdirde aç kalma tehlikesi ile karşı karşıya bırakılırken, kadının çalışmasını ona nimet gibi göstermek sahtekârlık sayılmalıdır. Batı kapitalizmi, kadını çalışmak zorunda bırakıyor, onu istismar ediyor, sonra da bunun adına özgürlük veya çalışma hakkı diyor; üstelik de nimet ihsan ediyormuş pozuna girerek.

Şimdi değindiğimiz gibi, Batı’da, kadının sosyal hayatın bir parçası haline gelmesi sınai devrimin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunda, sermayenin ucuz işgücü aramasının payı yüksektir. Aynı işi yapan kadınlar, erkeklerden daha ucuza işgücü arz ettiklerin-den işçi olarak (çocuklarla beraber) istihdam edilmişlerdir. Fakat öte yandan, her zaman olduğu gibi, refah düzeylerinin yüksekliğinden dolayı çalışma mecburiyeti hissetmeyen belli bir kadın zümresi de mevcuttu.

O zaman (19. yy.) ekonomi dışı kalan bu kadın zümresini hiç olmazsa dolaylı yoldan (tüketici olarak) devreye alına çabaları görüldü. Kadınlarla ilgili olarak bir takım dergiler çıkartılmaya başlandı. ABD’de çıkartılan bu dergilerin en ünlüleri Dial, Godey’s Lady’s Book, Ladi93’ Magazine gibi dergilerdi.. Sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı bu dergilerde kadın bir yandan tam bir tüketici olarak devreye sokulurken, bir yandan da “meta”ya dönüştürülüyordu. Kadın böylece, bir yazarın(2) deyişiyle, ekonomiye arka kapıdan sokulmuş oluyordu.

”Güzel giyim, pahalı ama pratik değeri olmayan bir egitim, giyim biçiminde abartılmış bir kadın bedeni” görünümünün yaygınlaşması ile bu yeni kadın insan toplumda yaygınlaşmakta olan feminizmin şeyleştirilmiş ve zorunlulaşmış bir biçimi olmaya başlamıştı. Güzel giyinmek, dişice görünmek benimsenmiştir. Ideal kadın ”cinselliğin” ve ”dişice giyinmenin gizini” fark etmiş bulunan ”ideal eştir.” Bunun karşılığında kadının, ”kocası sayesinde” komşusunu çatlatacak kadar bir gardırobu vardır. Bir anlamda kadın, kendisi neler yapabildiğini ve yapabileceğini göstermek yerine, bir başkasının onun için neler yaptığını, yapacağını ve yapabileceğini gösteren edilgin bir insan türüne dönüşmüştür.

Bu yeni dönemde sevgi anlayışı da değişmiştir. Kadını, kapitalist toplumun bilinçaltı sayan reklamcılık, alışverişi bir rüya-yaşam olarak düzenleyip kendisi için kullanmaya başlar. Kadın, bu ölçüler açısından değerlendirildiğinde, erkeğe oranla, reklamcılıkta yirmi kat daha verimli bir ikinci cinsiyettir.” Böylece toplumsal hayata katılma zaferine erişen kadın ”hâlâ erkeklerin olan ve üstelik sadece biyolojik anlamda da ergilcilleşmiş bir dünyada yenilgisini içinde taşıyan bir zafer” elde etmiştir.(3)

Anlaşılacağı gibi kadının günümüz anlamında toplumsal hayata katılması girift bir süreç izlemiştir. Kökenleri, sanılabileceğinden daha çok katmanlı sebepleri içermektedir. Onun cinselliği, tüketim ekonomisince kelimenin bütün anlamlarıyla bir sömürü aracı olarak kullanılmıştır. Sanıldığı gibi masum ve tabii kadın-erkek ilişkisinin “anlayışlı” bir ortamda gelişmesiyle açıklayabileceğimiz bir manzarayla karşı karşıya değiliz. Mevcut manzara, ”kadının kullanılmasını” evcilleştirilmiş ve meşrulaştırılmış bir konumda gösterebilmek için sergilenmektedir.

Anlaşılacağı gibi, kadın, çalışma hayatına özgürlüğünü elde etmek için kendi özgür istemiyle bulaşmaımştır. Fakat şimdi, kadının çalışması böyle ”yüksek fikirler’in ardına gizleniyor. Özellikle, Batı’nın yoksul bıraktığı ülkelerde bu tür sloganların gizemsel, büyülü etkileri insanlara çekici geliyor. Kadın hakları ya da kadının özgürlüğü gibi sloganlar çalışan kadınlar için ileri sürülürken, yukarda değindiğimiz gibi, bu sloganların evcilleştirilmiş biçim olan ”feminizm” ekonomi dışı kalan kadını, tüketici olarak arka kapıdan ekonomik hayatta devreye sokmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Feminizm adı altında kadına, ana, eş, evin yöneticisi veya Türkçe’deki yaygın deyimiyle ”dahiliye nazırı” gibi unvanlar verilip kadın bir yandan yüceltiliyormuşçasına bir duyguya sürüklenirken, bir yandan da onun ”erkeksi” bir hale getirilmesine çalışılmaktadır. Feminizmin, asıl dikkate değer yönü de bu sonuncusu olmalı.

 

Bugünkü Batı kültüründe kadına, erkeğinin zinasına zina ile karşılık vermesi bir hak olarak belletilmiştir. Durum, feminizmin toplumsal hayata bağışladığı bir ”armağan” olarak değerlendirilebilir. Erkek içinse karısının evlilik dışı ilişkisine göz yumması uygarlığın göstergesi sayılmaktadır. Aile içi bu tür ilişkiler başkasının gözünden saklanabildiği sürece mubah ve normal karşılanmaktadır. Dallas TV dizisini seyredenler, dizinin bir bölümünde, böyle bir olayın söz konusu edildiğini hatırlayacaklardır: kadının doğuracağı çocuğun babasının kim olduğu araştırma konusudur. Kadının, başka bir erkekle ilişki kurduğunu hem kocası, hem de aynı evin öteki üyeleri bilmektedir. Ama kimse bunun üstünde durmaz. Çocuk, kocanın mı, yoksa başkasınm mı sorusu öne çıkar. Kocaysa sadece, çocuğun kendisinden olmadığı açığa çıkarsa karısını boşayacağını söyler, yoksa karısının başkasıyla ilişkisini mesele yapmaz.

Bu olgu, bugün, Batı’nın gündelik yaşantısının bir yansımasıdır ve benzer olaylara günlük gazetelerde her gün rastlamak mümkündür. Amerika’da 4 eyalette 1200 kadın üzerinde yapılan bir araştırma, kadınların yüzde 43’ünün kocalarını aldattığını ortaya çıkarmıştır. Kocasını aldatan kadınların yüzde 38’inin aşıkları ile yalnızca cinsel ilişkide bulunmak için buluştukları anlaşılmıştır. 30 yıl önce yapılan benzer bir araştırma, kadmların yüzde 19’unun kocasını aldattığını ortaya koymuştu. Bu araştırmalar, kocasını aldatan kadınların 30 yılda yüzde 50’den fazla arttığını gösteriyor.

Kadının süslenmesi için kurulan çarklar ayrı bir endüstrinin alanı haline gelmiştir. Günlük gazeteler, kadının nasıl süslenmesi gerektiği konusunda ayrı köşeler açıyor. Artık kadının süslenmesi, içgüdüsünün masum bir dışa vurumu olmaktan çıkartılmış, ”başkaları için” yapılan bir davranış haline dönüştürülmüştür. Kadın artık sadece kendisi ve kocası için süslenmiyor. Çünkü ona, süslenmenin, başkasına duyulan saygının bir işareti olduğu öğretilmekte, o da bu ”yüksek fikri” benimsemektedir.

Ne kadar ”yüksek fikirler”le örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, kadın bedeninin günümüz dünyasında bir nesne olarak kullanıldığını görmezlikten gelemeyiz. Kadın bedeni bir yandan moda oyunlarıyla, bir yandan da kapitalizmin reklâm sürecinde nesne haline getirilmiştir. Amerika’da feminist gösterilere katılan kadın-lar, bu gösterilerde, donlarım, sutyenlerini bayrak olarak kullanma pervasızlığını gösterebilmektedirler.

FEMİNİZMDEN TÜREYEN HASTA MANTIK

Amerika’da gazeteciler arasında yapılan bir araştırma kadın gazetecilerin erkek gazetecilere göre daha az kazandığını göstermiş; erkek gazeteciler, aynı işi yapan kadınlara göre iki misli fazla ücret alıyormuş. Haberi veren gazete, durumu ironik bir başlıkla yansıtarak şu ifadeyi kullanıyor: ”ABD’li kadın gazetecilere ’yarım porsiyon’ muamelesi.”(4)

Aslında yalnızca ABD’de değil ve yalnızca gazetecilik alanında da değil, genelde bütün Batı dünyasında ve hemen her iş kolunda, kadınlar erkeklere göre ”yarım porsiyon” muamelesine tâbi tutuluyor. Ve Batı dünyasında kadınların eşit işe eşit para mücadelesinin temelinde böylesine anlaşılabilir bir sebep yatıyor.

Batı dünyasında esas itibariyle maddî ve anlaşılabilir bir temel üzerinde yükselen ”kadın hareketi” mücadele alanını genişlete genişlete şimdiki ”feminizm” biçimine dönüşmüştür. “Feminizm”cilerin şimdiki iddiaları, yani kadının kocasının adım kullanıp kullanmamasında özgür sayılması, zina hususunda erkeklerle aynı şartları paylaşması vb. hususlarda ortaya çıktığı ileri sürülen problemler yürürlükteki Batı kültürüne ilişkindir. Bu tür problemlerin İslâm’ın öngörüleri ile bir temas noktası mevcut değildir. Çünkü İslâm’ın hukuk kuralları arasında aynı iş için kadınların erkeklerden daha az ücret alacağma dair bir hükme rastlanmaz. Keza zina konusunda erkeklerle kadınlar farklı muameleye tâbi tutulmaz. Kadınların adı konusunda da problem yoktur.

Şimdiki Batı hayat tarzına kadınların dahil edilmesi daha başlangıçta, onların istismarma yönelik bir süreç izlemiştir. Ucuz işgücü arayan patronlar, aynı işi yaptırmak üzere kadınların ve çocukların istihdamına yönelmişlerdir. Başlangıçtaki haksızlığın ve çarpıklığın bozuk sonuçları günümüze kadar uzanmıştır.

Kadının ekonomi hayatına sokulması, onların söylenen biçimde çalıştırılmasıyla kalmamış; onlardan aynı zamanda ev kadını olarak da yararlanılması (istismar) cihetine gidilmiştir. Hali vakti yerinde olduğu için fabrikada işçi olarak çalışmaya ihtiyacı olmayan bazı ev kadınları, bu kez, tüketici olarak (ve bir yazarın ilginç ifadesiyle) ekonominin arka kapısından tüketim sürecine sokulmuştur. Bu kadınları hedef alan yayınlar, kocalarının karıları için harcayabildiği para kadar ona itibar ettiği fikrini telkin etmiş ve bu telkinin etkisinde kalan kadınlar, kendi aralarında kocalarının kendilerine aldıkları mücevherlerle, mobilyalarla, birbirlerine karşı övünür ve nispet yapar hale getirilmişlerdir. Çarpık tüketimin bu biçimi günümüzde etkilerini sürdürmeye devam etmektedir.

Aslında kadının toplum hayatına bulaştırılmasının etkileri sadece onu istismar etmekle kalmamış, şimdiki feminist hareket muvacehesinde kadınlar, daha önce akıllarından bile geçirmeyi düşünmedikleri farklılıkta ahlâk telâkkileri ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Görünüşteki bütün aksi iddialara rağmen, kadının, şimdiki Batı kültürü içinde zavallı bir duruma düşürüldüğünü kabul etmek gerekiyor. Şöyle ki, kadın, erkeğe göre hem iş alanında, hem öteki sosyal alanlarda hem aşağılanıyor, hem daha aşağı pozisyonda bir muameleye tâbi tutuluyor; hem bu yüzden mücadele etmek zorunda bırakılıyor, hem bu mücadelesi haklı görülmüyor, hem de haklı görülse hakkı teslim edilmiyor. Böylesi bir açmaza düşürülmüş olan kadın, şimdi bu zor şartlar altında, kendine mahsus bir hasta mantığı sahiplenmek zorunda kalıyor.

Önümdeki gazetenin o günkü televizyon programında gösterileceği bildirilen filmlerden bazılarının özetini aktarmak istiyorum: TRT 2’deki filmlerden birinin adı: Çarpan Bir Yürek. Bu film hakkında verilen bilgi şudur: filmde evli bir kadının yeni tanıştığı bir adamla yaşadığı macera konu ediliyor. Öteki film: Dostumun Karısı. Bu filmin özeti de şöyle aktarılmış: Filmde en yakın arkadaşının sevgilisine âşık olan bir erkegin hikâyesi anlatılıyor. Show TV’de gösterilen filmin adı: Bütün Kadınlar Bunu Yapar. Filmin özeti şöyle: Kocası, Diana’nın başka erkeklerle flört etmesine ses çıkarmaz. Diana yeni tanıştığı ressama âşık olup onunla yatınca kocası bu sefer dayanamaz ve ayrılır. TRT 1’ de gösterilen filmin adı: Tutku. Özeti: Degona adında bir lokanta sahibiyle evli olan Giovanna, bir gün lokantaya gelen genç bir adama âşık olur…

Bu film özetlerini cımbızla çekerek çıkartmış ve aramış değilim. Andığım ilk üç film aynı günde gösteriliyordu. Sonuncu film ise onlardan birkaç gün öncesine aitti. Belki kimilerinin aklına gelebilir ve diyebilir ki, bunlar ”film icabı”dır. Fakat bu filmlerin aynı zamanda gerçek hayattan kesitler sunduğunu ve aslında şimdiki Batı hayatının gerçeğinin bu filmlerde yansıtılanları solda sıfır bıraktığını kabul etmek gerekiyor. Ve aslında gerçek hayatta geçerli olan zihniyetle örtüşmesi olmasa, bu tür filmlerin yapılmasının akla gelmeyeceği de, meselenin bir başka yüzüdür. Kaldı ki, bir sanat olarak sinema, roman gibi, öykü gibi, şiir gibi, hayatın gerçekliğini hayatın kendisinden daha iyi ifade ettiği ve ortaya koyduğu, sosyolojik bir gerçekliktir.

İmdi, hem bu filmlerin gösterilmesiyle, hem literatürün aktarılmasıyla bizim ülkemizde de bazı kadınların aynı ahlâk telâkkilerini benimsemeye meylettiklerini tespit etmemiz mümkün görünüyor. Bir başka TV programında, kadınlara kocaları kendilerini aldattığı takdirde nasıl tepki gösterecekleri soruluyordu. Bunlardan birisi, tepkisini, kendisinin de kocasını aldatmak suretiyle göstereceğini ifade etti. Bu hasta mantık, Batı kültür dünyasında uzunca bir süreden beri işlenmektedir. Kadınlara, intikam adı altında (ve sözde yüceltilmiş bir gerekçeyle) kendisini aldatan kocasının aldatmanın onun hakkı olduğu telkin ediliyor. Şimdi bu hasta mantığı benimsemiş olan bir kadın tipi türetilmiştir.

Yukarda film özetlerinin gösterdiği biçimdeki bir hayat tarzmın benimsenip yaşandığı bir ortamda, hayatın akışına uygun olarak hasta bir tür mantığın üremesini olağan karşılamak gerekiyor. Burada ”hasta” sıfatını gerçek anlamında kullanıyorum ve bu ifade ile mantıktaki kıyas bozukluğunu işaret etmek istemiyorum. Bozuk kıyas (paralojizm), doğrudan, mantık kurallarının, kıyas yapmanın bozukluğu ile ilgili bir husustur ve çaresi olmayan bir şey değildir. Fakat benim burada hasta diye nitelediğim mantık, doğrudan, hastalıklı ilişkilerden, hastalıklı bir toplum yapısından türemiş bir olgudur ve bunun çaresi ancak sözü geçen hastalıklı ortarrun ıslahı ile bulunabilir. Intikam, kendisinden intikam alınacak kişinin zatına yöneltilen bir fiil ile’gerçekleştirilebilir. Oysa yukarda sözünü ettiğimiz ”intikam fiilinde” intikamın, gayrımeşru bir fiile karşı başka bir gayrımeşru fiil ika edilmek suretiyle yerine getirilebileceği kabilinden tümüyle mantıkdışı bir durum söz konusu edilmektedir. Pislik yiyen hasmına karşı, kendisi de pislik yiyerek intikam almanın mantığı nedir, bilemiyorum. Hayatın kendi ahlâkî ilişkisiyle olan şirazesi kopunca, aklın da, mantığın da ucu kaçırılıyor.

Rasim Özdenören – Yaşadığımız Günler,syf.21-39

1 J.P. Sartre, Gizli Oturum adlı oyununda böyle bir dünyayı anlatır.

2 Ünsal Oskay, Kitle Iletişiminin Kültürel İşlevleri, s. 110-11

3- Age, aynı yer

4- Yeni Şafak, 3 Eylül 1996

Yazar: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*