c.Hadîsin Bağlayıcılığını Tespit Etmek

 


Hadîsin bağlayıcılığı problemi, ilk dönemlerden itibaren Müslü­manların gündeminde olmuş, tarihî süreç içerisinde de sürekli olarak tazeliğini korumuştur. Daha Hz. Peygamber döneminde, onun bazı uygulamalarının bağlayıcılığını tesbit amacıyla ashâbın zaman za­man Hz. Peygamber’in yaptığı veya sakındırdığı bazı tasarruflarının farz mı, yoksa haram mı olduğunu sorduklarına şahit olunmuştur(1161) . Örneğin Hz. Peygamber, Ebû Eyyûb’un ikram ettiği bir yemeği, içe­risinde sarımsak olduğu gerekçesiyle yememiş, bunun üzerine o;”Ey Allah’ın Rasûlü! O haram mı?” diye sormuş, Hz. Peygamber “Hayır, lâkin ben kokusundan dolayı hoşlanmıyorum” demiştir(1162).

Daha o dönemlerde başlayan bağlayıcılığı tesbit girişimleri, tarihi suret, içerisinde devam etmiş ve buna paralel olarak son dönemlerde Türkiye’de de konuyla ilgili çalışmalar yapılmıştır(1163) . Talat Sakallı, bu konuyla ilgili değerlendirmeleri ve yapılan taksimleri kronolojik bir sırayla zikretmiş ve açıklamıştır(1164) . Burada özetlenecek olan bu tak­simlerin bir kısmı, sünnetin bütününe yönelik bağlayıcılıkla ilgili iken, diğer bir kısmı sadece fiillere yönelik bağlayıcılıkla ilgilidir.

Rasûlullah’ın bütün sünnetine yönelik bağlayıcılık taksimleri şöyledir:

1-İmâm Mekhûl’ün (ö. 112/730) Taksimi: a. Sünnet-i Fârıza, b. Sünnet-i Fâdıla(1165).

2-İzzuddin b. Abdisselâm’ın (ö.660/1262) Taksimi: a. Tebliğ, b. Fetva, c. Kaza, d. Emânetu’l-Uzmâ(1166)

3-Karâfî’nin (ö.684/1285) Taksimi: a. Tebliğ, b. Hüküm (kaza), c. Fetva, d. İmamet(1167).

4-İbnu’ş-Şât’ın (ö. 1343/1926) Taksimi: O önce ikiye ayırmış daha sonra her bir kısmı kendi içinde değişik kısımlara ayırmıştır.(1168)

5-Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin (ö. 1176/1762) Taksimi: a. Risaletin Tebliği Kabilinden Olan Sünnet, b. Risâletin Tebliği Kabi­linden Olmayan Sünnet(1169).

6-Tâhir b. Aşûr’un (ö. 1394/1973) Taksimi: a. Hz. Peygamberin teşri’î tasarrufları, b. Fetva mahiyetindeki tasarrufları, c. Yargı mahi­yetindeki tasarrufları, d. Devlet başkanı sıfatıyla yaptığı tasarruflar, e. Hedy ve irşad mahiyetindeki tasarrufları, f. Arabuluculuk ma­hiyetindeki tasarrufları, g. Fikir soranlara yol göstermeye yönelik tasarrufları, h. Nasihat niteliğindeki tasarrufları, ı. Yüce hakikatleri öğretmeye yönelik tasarrufları, i. İnsanları mükemmele yönlendir­mek için yaptığı tasarrufları, j. Azarlama ve tehdit için olan tasar­rufları, k. Cibillî tasarrufları(1170).

7-Ramazan el-Bûtî’nin Taksimi: a. Tebliğ hükümlerini içeren sünnet, b. Ahkâmu’l-imâme (devlet başkanlığı sıfatıyla verilen hükümler) (1171).

Hz. Peygamberin bütün sünnetine yönelik bu taksimlerin yanı sıra, sadece onun fiillerini bağlayıcılık açısından taksim edenler de vardır. Bu taksimlerden bazıları şöyledir:

1-Ebu’l-Huseyn el-Basrî’nin (Ö.463/1071) Taksimi: a. İmtisâli fiiller, b. Rasûlullah’ın Cibillî olarak yaptığı fiiller, c. Hasâis, d. Kur’ân’daki mücmel bir hükmü beyan eden fiiller, e. Mübtede’ olan fiiller1172.

2-Ebû Şâme el-Makdisî’nin (Ö.665/1267) Taksimi: a. İmtisâli fiiller, b. cibillî fiiller, c. Hasâisu’n-Nebî, d. Beyânî fiiller, e. Sıfatı bilinmeyen mutlak fiiller, f. Sıfatı bilinmeyen mübtede’ fiiller(1173).

3-Ebu’l-Velîd el-Bâcî’nin (Ö.474/1081) Taksimi: a. Kitap ve sünnetin mücmelini açıklamaya yönelik fiiller, b. Bunun dışındaki fiiller: Bunlar da kurbet maksadı olanlar ve kurbet maksadı olma­yanlar diye ikiye ayrılırlar(1174).

4-Süleyman el-Aşkâr’ın Taksimi: a. Cibilli fiiller, b. Adi fiiller c. Dünyevî fiiller, d. Mucizevî fiiller, e. Hasâis, f. İmtisâlî fiiller, g. Vahiy bekleme anı, h. Müteaddi fiiller, ı. el-Mübtedeü’l-mücerred fiiller i.Mücerred fiiller(1175).

Hz. Peygamber’in sünnetine yönelik bağlayıcılık taksimleri incelendiğinde, birbirlerinden farklı yönleri olsa da, çoğu açıdan birbirleriyle aynı düşünceleri paylaştıkları görülecektir. Bununla beraber, bu kadar çeşitli taksimin yapılması, sünnetin dinî olanla­rıyla olmayanlarının tesbitinden kaynaklandığı söylenebilir. Başka bir ifadeyle, problemin asıl özü, sünnet olan bir sözün veya tasar­rufun “dinî” kategori içinde yer aldığının apaçık delili olanlarıyla, bu kategoride yer almadığını gösteren delili olanlar dışında kalan kısımlarda odaklaşmaktadır. Bu durum, aslında yapılan bütün bu taksimlerin, “efradını cami, ağyarını mâni” kaide ve kıstasları da ge­liştirememiş olmasından kaynaklanmaktadır(1176).

Aslında böyle kıs­taslar konulmuş olsa bile, hangi sünnetin hangi kısma gireceğinde yine içtihat kullanılacak, teoride problem çözülmüş gibi görünse de, pratiğe uygulanması bu kadar kolay olmayacaktır. Tek bir kişinin yaptığı ve mükemmel olduğu kabul edilen bir taksim esas alınsa ve bu işle meşgul olan insanlardan birkaçına, belli sayıda hadîs dağıtılsa ve bunların adı geçen taksime göre sınıflandırılması istense, sonucun birbirinden farklı olacağı kuvvetle muhtemeldir. Zira var olan taksimde problem olmasa dahi, hangi hadîsin hangi kategoriye konulacağı konusunda, değişik insanların farklı ictihadları olacaktır. İçtihadın olduğu yerde farklı düşüncelerin olacağı da tabiîdir.

Bunun için hadîsin bağlayıcılığı araştırılırken, verilen veya verilecek hükmün matematiksel bir kesinlik arz et­mediği, hem hükmü veren, hem de bu hükmü anlayan ta­rafından bilinmesi gereken bir husustur.

Sünnetin bağlayıcılığı ile ilgili tasnifler, aslında onun günü­müzde ve bizim hayatımızdaki yerini tesbite yöneliktir. Meselâ ed- Dihlevî, sünneti ikiye ayırmış, birincisinin risâleti tebliğle ilgili sünnet olduğunu ve bunun bir kısmının vahiy bir kısmının da içtihada dayandığını belirtmiş, aynı zamanda bu çeşit sünnetin bağlayıcı olduğunu, zikrettiği bazı âyetlerle delillendirmiştir. İkincisinin ise, nsaleti tebliğle ilgili olmayan sünnet olduğunu söylemekte, vahiyle bağlantısını kurmamakta, bunların uygulanıp uygulanmamasının tercihe bağlı olduğunu, hatta bu çeşit sünnetlerden bazılarının, o günün maslahatlarıyla ilgili olduğunu, bütün müslümanlar için uyulmasının gerekli olmadığını söylemektedir(1177). Olaya aynı za­viyeden bakan el-Bûti sünneti; Tebliğ hükümlerini içeren sünnet ve ahkâmu’l-imâme ile ilgili sünnet diye ikiye ayırmaktadır. Ona göre birinci türden sünnet, kıyamete kadar değişmeyecek türden hükümlerdir. Ancak Hz. Peygamberin bir devlet reisi olarak, devlet başkanı vasfıyla ortaya koyduğu hükümlerden oluşan ikinci çeşit sünnette, birtakım değişikliklerin olabileceğini ifade etmektedir

Bağlayıcılık açısından yapılan çok seçenekli tasnifleri bir tarafa bırakarak, sadece ed-Dihlevî veya el-Butî’nin yaklaşımını esas ala­rak, ikinci bölümde, sübût açısından incelediğimiz hadîsi ele aldığı­mızda, farklı yaklaşımların olduğunu görmekteyiz.

“Evli erkek ve evli kadın zina ederlerse, her ikisini de recme-diniz” hadîsi, daha sahâbe döneminde bağlayıcılık açısından tar­tışma konusu yapılmıştır. Çeşitli nedenlerle (unutma, bilmeme, duymama vs) recmi kabul etmeyen görüşler olmuş olacak ki, Hz. Ömer, adı geçen recm cezasının bağlayıcı olduğunu, Rasûlullah m recmettiğini, Ebû Bekrin recmettiğini, kendisinin de recmettiğini söylemiştir. Bununla da yetinmemiş, bu cezayı, gelecek nesillerin şüpheye düşmesini engellemek için, Kur’ân’ın bir kenarına yazmayı içinden geçirdiğini ama insanların “Ömer Allah’ın Kitabına ilâvede bulundu” şeklindeki görüşlerinden çekindiğini ifade etmiştir. Hatta daha sonra bu hadîsi ondan rivâyet edenler, ilgili metnin âyet oldu­ğunu, Kur’ân’dan olduğunu dahi söylemişlerdir. Bu rivâyetlerdeki lafız farklılıkları, yanlış anlamadan kaynaklanabileceği gibi, ilgili cezanın bağlayıcılığını garanti altına alma temayülünden de kaynaklanmış olabilir. Bu tartışmalardan olsa gerek, Hz. Ali bir kaç defa recmin Rasûlullah’ın koyduğu sünnet olduğunu belirtmiş ama bağlayıcı bularak Şurâhâ adındaki zaniye kadını recmettirmiştir. Hâricîler/Ezârika daha da ileri giderek Kuranda zina cezasının yüz değnek olarak belirlendiğini, hüküm koyma yetkisinin Allah’a ait olduğunu, ayrıca söz konusu cezanın bölünebilir cinsten olmaması nedeniyle Kur’ân’a aykırı olduğunu söyleyerek neticede adı geçen cezanın bağlayıcı olmadığını iddia etmişlerdir. Onların yaşayan kolu olarak kabul edilen İbâdiye ise, söz konusu cezanın bağlayıcı olduğunu “vâcib sünnet” ibaresiyle ifade etmişlerdir.

İlk dönemlerde, vahiyle bağlantılı kılınarak bağlayıcılığı vurgu­lanmak istenen bu ceza -ki buna göre ed-Dihlevî’nin taksiminde birinci tür sünnet olmaktadır-, daha sonraları “had” ve “ta’zîr” gibi farklı formlarla değerlendirilerek tartışılmıştır. Bu açıdan bakılınca, adı geçen cezanın “had” mi, “ta’zîr” mi olduğuna karar verilmeli­dir. Çünkü, yukarıdaki her iki taksimde de; birinci tür sünnet olan tebliğle ilgili hükümler, değişme kabul etmemekte, kıyamete kadar geçerli olmaktadır ki, fakîhlere göre böyle sünnetle sabit olan ceza­lar, had olmaktadır. Ama ikinci tür sünnetler bunun dışındakilerdir, uyulması zorunlu değildir, zamanla değişebilir. Bunlarla sabit olan cezalar, ta’zîr olarak algılanmaktadır. Fakîhlerin, had ve ta’zîr diye tanımladıkları cezalar, sünnet esas alınınca, en azından cezalarla ilgili bağlayıcılığı konu edinmektedirler. Bunun için meseleyi biraz daha açmakta yarar vardır.

Hadd; lügatte, “men etmek; iki şey arasındaki sınır, engel, son, Allah’ın emri ve nehyi, günah” gibi manalara gelmektedir(1179). Istı­lahta ise; “Allah’ın hakkı olarak veya toplumun menfaati için ko­nulmuş olan ceza” diye tarif edilir(1180). İslâm hukukçuları; “Had ce­zaları; Allah’ın hakkı olarak konulmuş olan cezalardır”(1181) derken, fert ve toplum tarafından ihdası mümkün olmayan ve toplumun menfaati doğrultusunda, insanların arasında bozgunculuğun orta dan kaldırılması, emniyet ve selametin gerçekleştirilmesi içîn Al­lah tarafından had olarak konulmuş cezaları kastetmektedirler(1182), Buna göre hadler; Allah hakkı olarak toplumun yararına olmak üzere konulmuş olup daha sonra değiştirilmesi mümkün olmayan cezalardır.(

Lügatte; men etmek’(1183) anlamına gelen tazir, ıstılahta; “Hakkında had cezası teşri olunmamış bulunan suçlar için tedip olarak verilen bir ceza”(1184) diye tarif edilmiştir. Başka bir ifadeyle ta’zîr; şeriatın önceden had cinsinden bir ceza takdir etmediği ceza­lar olmaktadır. Ta’zîr cezası, nasihat ve ihtar gibi en hafif cezalarla başlayıp hapis ve dövme gibi en ağır cezalarla son bulan ve zaman zaman önemli suçlarda ölüme kadar uzanan bir dizi cezalardan ibaret olup, önceden takdir edilmemiştir. Ta’zîr cezası, had, diyet ve kısası gerektiren suçların dışında bütün suçlar için tatbik olunur(1185) .

Öyleyse, mezkûr hadîsin bahsettiği recm cezasının bağlayıcı­lığını tayin etmek için, önemli olan, bu suçun had mi, ta’zîr mi gerektirdiğini öğrenmektir. Eğer recm cezası Islâm hukukçuları tarafından had olarak tesbit edilmişse, bunun zamana göre veya kâdıya göre değişmesi mümkün görünmemektedir. Eğer had ceza­sı olarak kabul edilmiyorsa, bu takdirde ta’zîr olabilir, bu durumda da zamana ve şartlara göre değişebilir.

Bu konudan bahseden eserlerde; görebildiğimiz kadarıyla zina cezası, hadler içerisinde yer almaktadır. Hadler; zina, iftira, içki içme, hırsızlık, hirâbe, irtidad, isyan(1186) olarak sayılmaktadır. Bu meyanda recm de zinanın cezası sayılmakta ve hadd olduğu belirtilmektedir(1187).

Klâsik fıkıh kitaplarında recm, had kabul edilmekte ve dolayısıy­la değişmez ve bağlayıcı bir ceza olarak görülmekle beraber, bu ce­zayı kabul etmeyen gruplar da olmuştur. Son zamanlarda da bunun had değil ta’zîr olduğu yönünde bazı değerlendirmeler yapılmıştır.

el-Mursafî, kendisi ile ez-Zerkâ arasındaki bir yazışmadan söz et­mekte ve ez-Zerkâ’nın, recmle ilgili hadîsleri kabul etmekle beraber, bunların had değil de ta’zîr ifade ettiğini kendisine yazdığını belirt­mektedir. Müellif el-Mursafî, devamla bu görüşü ez-Zerkâ’dan önce belirten birini bilmediğini ve bunun herhangi bir delile dayanmadı­ğını, buna ilâveten bunun had olduğu hususunda Müslümanların icmasının olduğunu belirtmektedir. Bununla birlikte el-Mursafî bazı noktalara da dikkat çekmektedir. Buna göre, eğer recm, ta’zîr diye algılanır ve bu konudaki hadd, sadece celde olarak değerlendirilirse, sahâbe, tabiîn ve daha sonraki nesillerin zina ile ilgili olarak verdik­leri cezalarda farklılıkların bulunması gerekir. Çünkü ta’zîr cezası olarak değerlendirilen recm, imâmın takdirine dayanır(1188). el-Bûtî nin “ahkâmu’l-imâme” türü sünnet olarak değerlendirdiği bu grup, devlet reisinin tasarrufu olmakta ve zamanla devlet reislerinin bu tür cezaları değiştirme yetkisi olmaktadır(1189). Bu durumda, el-Mursafî’ye göre, bazı devlet başkanlarının recmetmesi, bazılarının da celdelet- mesi gerekirdi, halbuki onların hepsi recmetmişlerdir. O halde bu tatbikatlar da göstermektedir ki, recmi ta’zîr olarak anlamak, en azın­dan geçmiş uygulamalara göre mümkün görünmemektedir(1190).

İslam tarihinde, evli Müslümanların zina etmeleri durumun­da devamlı olarak recm cezasının uygulandığı kanaatine varmak ve buna dayanarak söz konusu cezanın had olduğunu savunmak, ancak her dönemin bu açıdan ayrı ayrı araştırılması sonucunda mümkündür. Esasen on dört asrı aşkın süredir İslam tarihinde recmedilenlerin sayısının bir elin parmaklarını geçmemesi(1191); iki şekilde yorumlanabilir: Ya gerçekten ancak bu kadarcık muhsan Müslüman, zina fiilini işlemiştir, ya da sayı daha çoktur ancak hep­si kâdı huzuruna çıkmamış veya çıkmış olsa bile cezası recm ola­rak uygulanmamıştır. Hz. Peygamber ve ileri gelen sahâbîlerden bazılarının tavırlarını esas alarak, ikinci şıkkın daha uygun olduğu kanaatindeyiz.

Mâ’iz b. Mâlik zina edince, bir hal çaresi aramış, ve sahabîlere halini arzetmişti. Hz. Ebû Bekr’e gelmiş ve; “Bu alçak/rezil zina etti” demişti. O; “Bunu benden başkasına anlattın mı?” diye sor­muş, bunun üzerine Mâ’iz; “Hayır” demiş, Hz. Ebû Bekr de ona; “Allah’a tevbe et! Allah’ın gizlediğini sen de gizle! Allah, Kullarının tevbesini kabul eder” şeklinde öğüt vermişti. Ancak adamın kalbi mutmain olmamış ve Ömer b. Hattâb’a durumu anlatmıştı. Hz. Ömer de ona, Ebu Bekr in dediğini demiş, ancak adamın kalbi yine mutmain olmamış ve Resûlullah’a gelerek şöyle demişti: “Bu alçak/rezil zina etti”. Sa’îd dedi ki; Resûlullah üç defa ondan yüzü­nü çevirdi. Adam yine üsteleyince, Resûlullah o adamın yakınla­rına haber gönderdi ve adamda; “Aklını gideren bir rahatsızlık mı yoksa delilik mi var?” diye sordu. Yakınları; “Yâ Resûllah! Allah’a yemin olsunki o sağlamdır” dediler. Resûlullah; “Bekâr mı? Seyyib mi?” diye sordu. Onlar; “Bilakis seyyibtir Yâ Resûlallah” dediler. Bunun üzerine Resûlullah emretti ve adam recmedildi”(1192) .

Başka rivayetlerle bütünleştirildiğinde, Mâiz’i Rasûlullah’a Hezzâl adlı sahâbî’nin gönderdiği anlaşılmaktadır. Bu zat, Mâ’iz’e; hemen gidip durumu Rasûlullah’a haber vermesi gerektiğini öğütlemişti. Bu durumdan Rasûlullah da haberdar olmuş ve Hezzâl’a; “Onu elbisenle örtseydin senin için daha hayırlı olurdu”(1193) demiş­tir. Bu gibi durumlar Hz. Peygamber’in ashabına şu öğüdü verme­sine sebep olmuştur: “Aranızdaki haddi gerektiren suçları karşılıklı olarak bağışlayın, haddi gerektiren bir suç bana ulaşırsa, (onu uy­gulamak) şart olur”(1194).

Hz. Peygamber ve iki büyük sahabînin mezkur yaklaşımları, daha sonraki dönemlerde, sadece birkaç recm uygulaması, hatta Osmanlı döneminde zaman zaman para cezasının tatbik edildiğin­den bahsedilmesi(1195), söz konusu cezanın tartışmasız bir şekilde “had” cezası olmadığını göstermektedir.

Bununla beraber onun, “had” olduğunu kabul edenler ileri sürülen şartlar göz önüne alındığında uygulanmasının son derece zor olduğunu, bunu uygulamanın adeta imkânsız olduğunu ifade etmişlerdir(1197). Konuyu değerlendiren Keskin, bu hükmün, hem lafzen hem de hükmen mensûh âyet olduğu­nu, daha sonra Rasûlullah tarafından içtihat yoluyla konulmuş olmasının muhtemel olduğunu belirtmektedir(1198). Hatta o, Hz. Peygamberin Kur’ân’da geçmeyen recm cezasını tatbik etmesi­ni, bu cezanın siyaseten uygulanmış olabileceğini akla getirdiği­ni belirtir. Devamla o şöyle demektedir: “Çünkü bütün mezhep­ler bazı hallerde ta’zîr cezasının öldürme şeklinde olmasını caiz görmüşler ve buna siyaseten kati demişlerdir. Kanaatimizce Hz. Peygamber de Kur’ân’da sopa olarak belirlenen zina ce­zasını, evli zaniler için artırarak recm cezasına dönüş­türmüş ve bunu siyaseten uygulamıştır. Bazı rivâyetlerde bunun âleme ibret olarak uygulanmasının belirtilmesi, yine Mâ’iz’le ilgili rivâyetlerde onun kaçtığı haber verilince, Hz. Peygamber’in “Keşke onu bıraksaydınız! Belki tövbe eder de Allah tövbesini kabul ederdi” demesi, ayrıca Yahûdilerin ken­dilerinden zina eden erkek ve kadını cezalandırması için o gün Medine’de siyasi otorite olan Hz. Peygambere müracaat etme­leri, bu cezanın siyaseten uygulanmış bir ceza olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir”(1199).

Hz. Peygamber tarafından uygulanan cezaların hiçbirinin dört şahide dayanmayıp itirafa dayanması, dört şahid getiremeyenle­re iftira cezasının uygulanacağı yönündeki âyetler, aslında recmin zina için değil, “ala melei’n-nâs (açıkça ve sakınmadan yapılan)”zina için siyaseten uygulanan ta’zîr cinsinden bir ceza olduğunu düşündürmektedir. Son dönemlerde bazı ülkelerde uygulandı­ğı haber verilen recm cezalarının, bu vasıflarla yapılmadığı, hat­ta zoraki uygulamalar olduğu görülmektedir. Hz. Peygamber, Gamidiyye’li kadının ısrarcı itirafına rağmen, elinden gel­diğince infazı geciktirirken; günümüzde bazı ülkelerde, sanığın inkârına rağmen infaz için ısrar edilmesini an­lamak mümkün değildir. Bu durum, söz konusu cezanın infazında, Rasûlullah’ın, amacı, içinde bulunduğu şartlar vs. gibi hususlarla belirlenebilecek bağlayıcılık meselesi­ne dikkat edilmediğini ve sonucun onun muradının tersine işletildiğini göstermektedir.

Bu örnek üzerindeki bağlayıcılık tartışmalarından şu du­rum ortaya çıkmaktadır: Sünnetin bağlayıcılığıyla ilgili tak­simler teoride problemi halletmiş gibi görünse de, pratikte bu husus farklı bağlamlarda tartışılmakta, ve meselâ, insanların recmedilmesini belirten ve sübût açısından sahîh olduğunu tes- bit ettiğimiz bir hadîs, sadece ikili taksim esas alındığında bile, farklı kişiler tarafından farklı kategorilere yerleştirilebilmektedir. Buna göre bu hadîs bağlayıcılık açısından, bazılarınca vahiy kaynaklı, had, dolayısıyla değişmez ve sabit bir ceza; bazılarına göre, Rasûlullah’ın devlet reisi olarak siyaseten koyduğu bir ce­zadır, devlet reisinin takdirine kalmıştır, sabit değil, değişebilir yani o dönemde recm iken, başka dönemlerde başka bir ceza olabilir.

Binaenaleyh bağlayıcılık açısından yapılan taksimler, tek başı­na problemi çözmede yeterli sonuçlara götürmemektedir. Önemli olan insanların hadîsi anlama ve yorumlamalarıdır. Bunda da iç­tihat ve görecelik kaçınılmazdır. Hadîslerin bağlayıcılık dereceleri önemli ve teoride problemi çözmüş gibi görünmesine rağmen, bunların matematiksel kesinlik arz etmedikleri, bununla beraber bu hususun, herhangi bir hadîsin insanlık hayatına sokulmasında ihmal edilmemesi gereken temel anlama unsurlarından birini oluş­turduğu da akıldan çıkarılmamalıdır.

Prof.Dr.Selçuk Coşkun – Hadise Bütüncül Bakış,ifav,syf;329-340

Dipnotlar:

958- Denkel, Arda, Anlam ve Nedensellik, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1996, s. 58.

959- Porzig, Walter, Dil Denen Mucize, Çev. Vural Ülkü, Kültür Bakanlığı Yayınlan, Ankara 1990,1, 181.

960- Özcan, a.g.e, s. 133.

961- Cündioğlu, Dücâne, Anlamın Buharlaşması ve Kur’ân, Tıbyan yayınları, İstanbul 1995, s. 58.

962- Rickman, a.g.e, s. 64.

963- Ataman, Sebati, Dil Çıkmazı, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1981, s. 6.

964- Sausure, Ferdinand, Genel Dilbilim Dersleri, Çev. Berke Vardar, TDK Yayınlan, Ankara 1976,1, 31.

965- Cündioğlu, Anlamın Buharlaşması ve Kur’ân, s. 57-58.

966- Başkan, Özcan, Fenomik Tahlilde Kıstaslar Meselesi, İstanbul Matbaası İstanbul 1955, s. 6.

967- Kırzıoğlu, Banıçiçek, Anlambilmi, Erzurum 1986 s 2

968- Kırzıoğlu, a.g.e, s. 12.

969- Bkz. Cündioğlu, Anlamın Buharlaşması, s. 58

970- Başkan, Fenomik Tahlilde Kıstaslar Meselesi s 5

971- Ataman, a.g.e, s. 19.

972- Ataman, a.g.e, s. 16-17.

973- Başkan, Özcan, Lengüistik Metodu, Çağlayan Kitabevi, İstanbul 1967, s. 173.

974- Başkan, Lengüistik Metodu, s. 173.

975- Kırzıoğlu, Anlambilmi, s. 12; Ataman, a.g.e, s. 21.

976- Bkz. Özcan, a.g.e, s. 71.

977- Ozcan, a.g.e, s. 75.

978- Bkz. Saussure, a.g.e, s. 55.

979- Bkz. Ozcan, a.g.e, s. 71.

980- Ataman, a.g.e, s. 16.

981- 13. er-Ra’d,  37.

982- 12. Yusuf, 2.

983- Bkz. 16. en-Nahl, 103; 20. Tâhâ, 113; 26. eş-Şuarâ, 195; 39. ez-Zümer, 28; 46. el-Ahkâf, 12.

984- Ebû Ubeyde, Mecâzu’l-Kur’ân, I, 8.

985- Tekineş, a.g.e, s. 75.

986- Porzig, a.g.e, I, 80.

987- Saussurc, a.g.e, s. 66.

988- Tekineş, a.g.e, s. 165.

989-Bkz. Başkan, Lengüistik Metodu, s. 174.

990-Bkz. İzutsu, Toshihiko, Kur’ânda Allah ve İnsan, Çev. Süleyman Ateş AÜİF Yayınları, Ankara 1975, s. 37.

991- Kırzıoğlu, a.g.e, s. 42.

992- Kırzıoğlu, a.g.e, s. 42.

993- Bkz. İbrahim Mustafa ve diğerleri age,1,146

994-Mesela bkz.Buhari,Itk 6(III,119);Müslim,İman 201 (I,116).

995-Türkçe Sözlük,s.773

996 Türkçe Sözlük, s. 773

997- İbrahim Mustafa ve diğerleri, a.g.e, II, 675.

998-33. el-Ahzâb, 30; Bkz. 7. el-A’râf, 28; 16. en-Nahl, 90.

999- Râğıb, el-Müfredât fî Garibi’l-Kur’ân, s. 562.

1000-Türkçe Sözlük, s. 304.

1001- Müslim, Selâm, 11 (IV, 1706-1707).

1002- 6. En’âm, 82.

1003- Buhârî, Enbiyâ, 41 (IV, 137).

1004- Kırzıoğlu, a.g.e, s. 43.

1005- İbrahim Mustafa ve diğerleri, a.g.e, I, 502.

1006- Bkz. Muvatta, Hudud, 1 (II, 824).

1007- Keskin, a.g.e, s. 95.

1008- Bkz. el-Hâkim, el-Müstedrek, IV, 401.

1009- el-Beyhakî, a.g.e, VIII, 211.

1010- Kırzıoğlu, a.g.e, s. 44.

1011- Müslim, Hayz, 90 (I, 272); Ebû Dâvud, Taharet, 75 (I, 98-99); İbn Mâce, Taharet, 65 (I, 163-164).

1012- Tekineş, a.g.e, s. 146.

1013- Müslim, Birr, 24, 28 (IV, 1983, 1985); Buhâri, Edeb, 57, 58 (VII, 88, 89).

1014- Buhârî, Temenni, 5 (VIII, 129).

1015- Bkz. Râğıb el-İsfehânî, a.g.e, s. 118.

1016- Bilmen, Ömer Nasuhi, Dini ve Felefi Ahlak Lugatçesi, Bilmen Yayınevi, İstanbul 1967, s. 76.

1017- Bkz. Câhız, Ebû Osman Amru’bnu Bahr, Kitâbu’l-Hayevân, Thk ve şrh.Abdusselâm Harun, Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut tsz., I, 154.

1018- Bkz. Câhız, a.g.e, I, 154.

1019- en-Nevevî, et-Takrîb, s. 77-78.

1020- Koçyiğit, Hadîs Istılahları, s. 115.

1021- Accâc el-Hatîb, el-Muhtasaru ’l-Vecîz fi Ulûmi ’I-Hadîs, s. 115.

1022- İbnu’l-Esîr, a.g.e, I, 62.

1023- İbnu’l-Esîr, a.g.e, I, 157.

1024- İbnu’l-Esîr, a.g.e, I, 171.

1025- Bkz. el-‘Aynî, a.g.e, I, 11.

1026- Hâkim, el-Müstedrek, II, 272

1027- İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 142-143

1028- Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 541

1029 -ibn Kuteybe, Te’vilu Muhtelifil-Hadis, s. 143; Tekineş, a.g.e, s. 195.

1030- Buhârî, Edeb, 116 (VII, 121).

1031- Köktaş, Yavuz, “Hadîslerin Anlaşılmasında Mecaz Bilgisi, eş-Şerîf er-Râdi ve el-Mecâzâtu’n-Nebeviyye”, Ekeu Akademi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 2, Yıl: 2001, s. 189.

1032- Görmez, a.g.e, s. 265.

1033- Müslim, Tevbe, 1, 3 (IV, 2102-2103).

1034- Hz. Peygamber’in Hadîslerindeki edebî unsurlar için bkz. Kemal İzzuddin,el-Hadîsu’n-Nebeuî eş-Şerif min el-Vicheti’l-Belâğlyye, Dâru İkrâ Beyrut 1984, s. 535.

1035- Denkel, Anlam ve Nedensellik s 44

1036-Kara,Necati,Kur’anda Bir İletişim Aracı Olarak Beden(Basılmamış Kitap)İstanbul,2002,s.182

1037- Denkel, Anlam ve Nedensellik, s. 44.

1038- Kara, a.g.e, s. 183.

1039- Kara, Necati, “Bir Bildirişim Dizgesi Olarak Beden Dili (Bir Metin Olarak Beden Dili) -Kur’ân Örneği”, Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kur’ân ve Dil -Dilbilim ve Hermenötik- Sempozyumu, Bakanlar Matbaası, Erzurum 2001, s. 424.

1040- Bigiyef, Musa Carullah, Kur’ân-Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım Kitâbu ’s- Sünne, Çev. Mehmet Görmez, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 1998, s. 111.

1041- Bkz. Özafşar, Hadîsi Yeniden Düşünmek, s. 285.

1042- Bkz. Nagel, Tilman, “Hadîs Ya da Tarihin İmhası”, Çev. Ali Dere, İslam Araştırmalar, Cilt: 10, Sayı: 1-2-3, 1997, s. 163-167.

1043- Bkz. ez-Zehebî, el-Mûkıza fi İlmi Mustalahi’l-Hadîs s. 97-10?

1044- Zeydan, Fıkıh Usûlü, s. 216.

1045- Bkz. Şâkir, a.g.e., s. 168; el-Emîru’s-San’ânî, Tavzîhu’l Efkar, ıı, 237;Koçyığıt, Hadis İstılahları, s. 310-31.1- Aydınlı,age,114  

1046- es-Suyûtî, Tedribu’r-Ravi, 11, B ’Aydınlı,II,168

1047-Müslim. Zühd, 42 (IV, 2287).

1048-Kardâvî, Yusuf, er-Resûl ue’l-İlm, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1985, s. 146.

1049- Buhârî, Talâk,, 24 (VI, 175); İbn Mâce, Fiten, 12 (II, 1314).

1050-Bkz Kara, a.g.e, s. 287.

1051-Buharî, Talâk,, 24 (VI, 176); İbn Mâce, Diyât, 24 (II, 889).

1052- Bkz. Müslim, Salât, 53 (I, 300).

1053- Bkz. Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe, 135 (IV, 1925).

1054- Müslim, Tevbe, 53 (IV, 2123).

1055- Müslim, Lukata, 2 ( III, 1348), 6 (III, 1349), Zekât, 141 (II 739). Buhârî İsti’zân, 47 (VII, 143).

1056- Buhârî, İlim, 29 j32).

1057- Buhârî, İlim, 28 (I, 31).

1058- Bkz. Müslim, Hacc, 8 (II, 837)

1059- Müslim, Fiten, 2 (IV, 2208)

1060- Muhammed Fuad Abdulbâkî, dipnotta izahını bu şekilde yapmıştır (Müslim, Salât, 98 (1,315))

1061- Müslim, Salat, 98 (I, 315).

1062- Müslim, Cuma, 44 (II, 592-593).

1063- Müslim, Cuma, 43 (II, 592).

1064- Bkz. İbn Mâce, Nikâh, 1 (I, 592).

1065- Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 208.

1066- Bkz. Müslim, Siyam, 16 (II, 761).

1067 -Buhâri, Talâk,, 24 (VI, 176).

1068- Bkz. İbn Mâce, İkâme, 144 (I, 392).

1069- Buhârî, İlim, 24 (I, 29).

1070- Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 29 (IV, 238-239)

1071- Bkz. Başkan, Lengüistik Metodu, s. 97

1072- Bkz. Rickman, a.g.e, s. 6.

1073- Bkz. Palmer, FR., Semantik, Çev. Ramazan Ertürk, Kitâbiyât, Ankara 2001, ss.59-63.

1074- Görmez, a.g.e, s. 297.

1075- Ünver, Mustafa, Kur’ârnı Anlamada Siyakın Rolü, Sidre Yayınlan, Ankara 1996, s. 69; Ayrıca bkz. Keleş, Hadîslerin Kur’ân’a Arzı, s. 128-136.

1076- Bkz. Ünver, a.g.e, s. 70.

1077- Rickman, a.g.e, s. 6.

1078- Rickman, a.g.e, s. 112.

1079- Görmez, a.g.e, s. 296.

1188- Bkz. el-Mursafî, a.g.e., ss. 75-80.

1189- el-Bûtî, Sünnetin Dindeki Yeri, s. 44-45 (Müzakereler kısmı)

1190- Bkz. el-Mursafî, a.g.e, ss. 75-80.

1191- Hz. Peygamber döneminde; İki Yahûdî, Tevrat esas alınarak recmedilmiştir (Bu konudaki hadisler için bk. Müslim, Hudûd, 26 (111,1326), 28 (111,1327); Buhâri.Hudûd, 24 (VIII,22); Tİrmizî, Hudûd, 10 (IV,34); İbn Mâce, Hudûd, 10 (11,855)).O’nun döneminde ayrıca Müslümanlardan Mâ’iz b. Mâlik, Gamidiyye/Cüheyne’li kadın ve kocasının işçisi ile zina eden kadın ken­di itirafları ile recmedilmişlerdir. (Mâ’iz için bkz. Mâlik, Hudûd, 2 (11,820); Abdurrezzâk, a.g.e., VII,319-324; İbn EbîŞeybe, Hudûd, 120 (VI,550-554); Buhârî, Hudûd, 21 (VIII,21), 28 (VIII,24); Müslim, Hudûd, 16 (111,1318), 20 (III, 1320-1321), 22 (III, 1321-1322), 23 (III, 1323); Ebû Dâvud, Hudûd, 24 (11,550-554); Dârimî, Hudûd, 12 (11,176-177), 14 (II, 178); Ğamidiyye’li kadın için bkz. İbn Ebî Şeybe, Hudûd, 123 (VI,557); Müslim, Hudûd, 22 (III, 1322); 23 (III, 1323-1324); Dârimî, Hudûd, 17 (11,179); İşçi hadisi için bkz. Buhârî, Hudûd, 46 (VIII, 34), Müslim, Hudûd, 25 (III, 1324-1325), Tirmizî, Hudûd, 8 (IV, 31)

Hz. Ebû Bekr döneminde uygulanmış bir cezadan haberdar deği­liz. Hz. Ömer döneminde, iki kadının recmedildiğinden bahsedilir (Bkz. Abdurrezzâk, Musannef, VII, 349 (Hn: 13441); İbn Ebî Şeybe, Musannef, X, 89 (Hn: 8863). Hz. Ozman döneminde de böyle bir uygulamadan bahsedilmemektedir. Hz. Ali ise; Şurâha adındaki bir kadını recmettirmiştir ( es-Sa’âtî, Fethu’r-Rabbânî, XVI, 85, 94-95).

Daha sonraki dönemlerde, haberdar olduğumuz recm uygulamaları şun­lardan ibarettir: Anadolu Selçuklu Dönemi’nde Sultan ikinci Gıyaseddin’in veziri Sadettin Köpek, kendine rakip gördüğü devlet adamlarından Tacettin Pervânî’yi şarkıcı bir kadınla nikâhsız yaşadığı bahanesiyle Konya ülemasından aldığı bir fetva ile Ankara’da recmettirm iştir (Menekşe, Ömer, “Osmanlı’da Zina Cezası Olarak Recm”, Marife, Yıl:3, Sayı: 2, Güz 2003, s. 13). Osmanlı Devleti Döneminde ise; 929/1522 tarihinde Kânunî dev­rinde Bursa’da zina eden ve suçunu itiraf eden şahıs recmedilmiştir. Yine Osmanlı döneminde 1091/1680 tarihinde Yahudî bir erkekle zina etmiş evli Müslüman bir kadın recmedilmiştir (Bkz. Menekşe, a.g.m., s. 13-17; Keskioğlu, Osman, Fıkıh Tarihi ve İslam Hukuku, DIB Yayınları, Ankara 1980, s. 261 (Nâima Tarihi’nden naklen)). Ancak bu recm olayı, itirafa de­ğil, şahitlere dayanır. Bazı tarihçiler, fiilin Türk kadını ile bir Yahudi erkeği arasında işlenmesinin bu cazanın uygulanmasında önemli olduğuna dikkat çekmişlerdir (Bkz. Menekşe, a.g.m., s. 13-17). Dikkat edilirse bu uygulama­lardan ikisinin, dinî değil siyasî amaçlı olduğu göze çarpmaktadır.

1080- Görmez, a.g.e, s. 296 (Başkan, Bildirişim, s. 13’ten naklen).

1081- Geniş bilgi için bkz. es-Suyûtî, Esbâbu Vurûdi’l-Hadîs, Thk. Yahya İsmail Ahmed, Dâru’l-Kütübil-İlmiyye, Beyrut 1984, s. 10-29.

1082- eş-Şafi’î, er-Risâle, s. 137.

1083- Buhâri, Nikâh, 45 (VI, 136); Müslim, Nikâh, 38 (11, 1029); Ebû Dâvud,Nikâh, 17 (I, 634); Tirmizî, Nikâh, 38 (III, 440-441).

1084- eş-ŞâfTî, er-Risâle, s. 137.

1085- eş-Şâfi’î, a.g.e, s. 138.

1086- eş-Şâfi’î, a.g.e, s. 138.

1087- Müslim, Talâk, 36 (II, 1114 (4 nolu dipnottan))

1088- Bkz. Ebû Dâvud. Talâk,, 39 (1, 696); Müslim, Talâk,, 36 (II, 1114).

1089- Bkz. eş-Şafi’î, er-Risâle, s. 139.

1090- Hacıkadiroğlu, Vehbi, Bilgi Felsefesi, Metis Yayınları, Ankara 1985, s. 19.

1091- Polat, “Hadîslerin Kur ana Arzının Problemleri”, s. 177

1092- Buhârî, Akîka, 2 (VI, 217).

1093- Aynî, ‘Umdetu’l-Kâri, XXI, 87

1094- Aynî, ‘Umdetu’l-Kâri, XXI, 87.

1095- Ebû Dâvud, Akîka, 20 (II, 119)

1096- et-Tahavî, Müşkil, I, 460; Görmez, a.g.e, s. 304.

1097- Soysaldı, Mehmet, Kuran ve Sünnet Işığında İbadet Tarihi, TDV Elazığ Şubesi yayınları, Ankara 1997, s. 306.

1098- Bkz. el-Kevserî, Muhammed Zahid, en-Nüketü’t-Tarîfe, Matbaatu’l-Envâr, Kahire 1365 h., ss. 148-150.

1099-Buhârî, Edâhî, 16 (VI, 239).

1100 -Müslim, Edâhî, 26 (III, 1560)

1101-Buhârî, Edâhî, 16 (VI, 239); Müslim, Edâhî 28 (III 1S611

1102-Müslim, Edâhî, 34 (III, 1563)

1103- Bkz. eş-Şâfi’î, er-Risâle, s. 110-111.

1104- Aynî, ‘Umdetu’l-Kâri,, XXI, 162.

1105- Görmez, a.g.e, s. 305.

1106- Meşhûr görüşe göre “hâme” şeklinde okunan bu kelime, bir gruba göre “hâmme” diye okunmalıdır (Bkz. Müslim, Selâm, 101 (IV, 1742) 5 Numaralı dipnot).

1107- Müslim, Selâm, 101-102 (IV, 1742-1743); Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 174.

1108- Buhârî, Enbiyâ, 10 (IV, 119); Ebû Dâvud, Sünnet, 20 (II, 648).

1109- İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VI, 318.

1110- İbn Hacer, Fethu’I-Bârî, VII, 207.

1111- Bkz. Tekineş, a.g.e, s. 241; et-Tahavî, Müşkil, VII, 329 vd.

1112- Ebû Dâvud, Buyû’, 8 (II, 266).

1113- et-Tahâvî, Müşktl, II, 99.

1114- Fıtrat, fitri ve beşeri özellikler hakkında geniş bilgi icin bkz.Coşkun, a.g.e,s.229-327

1115- Buhârî, Cenâiz, 44 (II, 84-85).

1116- Buhârî, Nikâh, 41 (VI, 135).

1117- Bkz. İbn Hazm, Ebû Muhammed Ali b. Ahmed, el-Muhallâ, Thk. Hasan Zâyidân, Mektebetü Cumhuriyyeti’l-Arabiyye, Kahire 1970 XI 57 58

1118- Buhârî, Nikâh, 41 (VI, 135).

1119- Aynî, ‘Umdetu’l-Kârî, XX, 129.

1120 -Bkz. Aynî, Vmdetu’l-Kârî, XX, 129.

1121- Bkz. Buhârî, Salât, 86 (1,122).

1122- Bkz. Buhârî, Ezan, 39 (1,162); Buhârî, Enbiyâ, 19 (IV, 122); İbn Mâce, İkâmeti’s-Salât, 141 (1,391).

1123- Bkz. Buhârî, Cizye,18 (IV,70).

1124 -Bkz. Buhârî, Cenâiz, 3 (11,70).

1125- bkz. el-Aynî, a.g.e., X

1126- Buhârî, Bed’u’l-Halk, 11 (IV,96).

1127- Bkz. Buhârî, Cenâiz, 80 (11,96).

1128- Bkz. Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb, 5 (IV,193).

1129- Bkz. Ebû Dâvud, Hudûd, 17 (II, 545).

1130- Rickman, a.g.e, s. 103.

1131- Buhârî, Cizye, 6 (IV, 66); Müslim, Vasiyyet, 20 (III, 1258).

1132- Bkz. Büyükcoşkun, Kudret, “Arabistan”, DİA, III, 248.

1133- Buhârî, Cihâd, 176 (IV, 31).

1134- İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, VI, 128.

1135- Buhârî, Eşribe, 24 (VI, 250); Ebû Dâvud, Eşribe, 14 (II, 362).

1136- İbn Abdilberr, Câmi, II, 192.

1137- Tekineş, a.g.e, s. 245-246.

1138- Tirmizî, Tahâret, 8 (I, 17).

1139- Buhârî, Vudû’, 60-63 (I, 62); Müslim, Tahâret, 73 (I, 228).

1140- İbn Kuteybe, Te’vîl, 62.

1141- Buhârî, Vudû’, 60-63 (I, 62).

1142- Görmez, a.g.e, s. 307.

1143- Buhârî, Mevâkıt, 14 (I, 138)

1144- Müslim, Mesâcid, 200 (I, 435)

1145- et-Tahâvı ise bu hadisi dil bağlamında değerlendirmektedir (Bkz et-Tahâvî Müşkil, IV, 232 233).

1146- Bkz. Buhârî, Mevâkıt, 26 (I, 143-144), Ezan, 34 (I,160)

1147- ed-Dihlevî, Huccetullahi’l-Bâliğa, I, 190.

1148- Müslim, Mesâcid, 180 (I, 430)

1149- Bkz. Görmez, a.g.e, s. 308.

1150- Buhârî, Edeb, 81 (VII, 102).

1151- Müslim, Âdâb, 30 (III, 1692-1693)

1152- Ebû Dâvud, Edeb, 49 (II, 711)

1153- Tirmizî, Salât, 131 (II, 154).

1154- Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned,III, 115, 119, 171, 188, 190, 201, 212, 223, 278, 288.

1155- Ahmed b. Hanbel, Müsned,III, 212.

1156- Ahmed b. Hanbel, Müsned.III, 188.

1157- Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X, 479-483; ez-Zehebî, Siyeru Alami’n- Nübelâ, III, 397-398; İbn Hibbân, Meşâhiru Ulemâi’l-Emsâr. 1, 37; İbn Hibbân, es-Sikat, I, 137.

1158- Bkz. İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, X, 480-482

1159-İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, IV, 66-67.

1160- İbn Hacer, Fethu’l-Bâri„ X, 481-482.

1161- Erul, Bünyamin, “Sahabenin Sünnete Bağlayıcılık Açısından Bakışları”, İslami Araştırmalar, Cilt: 10, Sayı: 1-2-3, 1997, s. 59-60.

1162- Müslim, Eşribe, 170-171 (III, 1623); Tirmizî, Et’ime, 13 (IV, 230)

1163- Meselâ bkz. Karaman, Hayrettin, “Bağlayıcılık Açısından Rasûlullah’ın Davranışları”, Hz. Peygamber ve Aile Hayatı, İlmi Neşriyat, İstanbul Tsz., ss. 127- 150; Sakallı, Talat, “Sünnetin Bağlayıcılık Açısından Taksimi”, SDÜİF Dergisi, Yıl: 1995, Sayı: 2, ss. 38-102; Toksan, a.g.e., ss. 91-112.

1164- Bkz. Sakallı, “Sünnetin Bağlayıcılık Açısından Taksimi”, ss. 38-102.

1165- Bkz. Dârimî, Mukaddime, 49 (I, 145)

1166-Bkz. Sakallı, a.g.m., s. 42-43.

1167-Bkz. Karâfî, Şihabuddin Ebu’l-Abbâs, el-Furûk, Âlemu’l-Kütüb, Beyrut tsz,, I, 206-207.

1168-Bkz. Sakallı, a.g.m., s. 52-53.

1169-ed-Dihlevî, Huccetullahi’l-Bâliğa, I, 128.

1170- Bkz. İbn Âşûr, Muhammed Tâhir, Mekâsidu’ş-Şerî’ati’l-İslâmiyye, eş- Şubetü’t-Tunusiyye, Tunus tsz., s. 28-29.

1171- el-Bûtî, Ramazan, Sünnetin Dindeki Yeri, s. 44-45 (Müzakereler Kısmı).

1172- Bkz. Sakallı, a.g.m., s. 40-41.

1173- Bkz. Sakallı, a.g.m., s. 43-48.

1174- el-Bâcî, Ebu’l-Velîd, İhkâmu’l-Fusûl fi’l-Usûl, Thk. Abdullah Muhammed el-Cebûrî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1989, s. 222-223.

1175- Sakallı, a.g.m., s. 65.

1176- Sakallı, a.g.m., s.78.

1177- ed-Dihlevî, Huccetullahi’l-Bâliğa, I 128-129

1178- el-Bûti, Sünnetin Dindeki Yeri, s. 44-45 (Müzakereler k.ısmı).

1179- Bkz. Sa’dî Ebû Ceyb, el-Kâmûsu’l-Fıkhî Luğaten ve Istılâhen, Dârul fikr Dımeşk, Tsz., s. 82-83.

1180- Udeh, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, II, 236.

1181- Sa’dî Ebû Ceyb, a.g.e, s. 82.

1182- Udeh, a.g.e, II. 236.

1183- el-Konevî, Kâsım, Enîsü7-Fukahâ,Thk. Ahmedb. Abdirrezzak, Müessesetül Kütübi’s-Sekâfiyye, Beyrut 1987, 2.b., s. 174.

1184- Udeh, a.g.e, II, 310.

1185- Udeh, a.g.e, II, 310.

1186- Udeh, a.g.e, II, 236.

1187- Bkz. Udeh, a.g.e, 11, 244 vd.

1192- Mâlik, Hudûd, 2 (11,820).

1193- Ebû Dâvud, Hudûd, 7 (II, 538).

1194- Ebû Dâvud, Hudûd, 6 (II, 538).

1195- Bkz. Menekşe, a.g.m., ss, 12-13, 17.

1196- Bu şartlar şöyle özetlenmektedir: 1. Şahitler, en az dört mükellef, hür, basîr (gören) kimse olmalıdır, 2. Şahitlerin dördü de erkek olmalıdır, 3. Şahitlerin hepsi de âdil olmalıdır, 4. Şahitlerin hepsi de bir mediste toplanarak şe- hadet etmelidirler, 5. Şahitler gördükleri fiili açıkça anlatmalıdırlar (Bkz. Bilmen, Hukuki İslamiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, III, 210-213).

1197-Bkz. Bilmen, Hukuki İslamiyye ve Istılahatı Fıkhıyye Kamusu, 111, 203-213.

1198-Keskin, a.g.e, s. 117.

1199-Keskin, a.g.e, s. 321.

Bir Önceki Yazı için bkn: (2) http://ilimcephesi.com/b-hadisi-baglam-butunlugunde-anlamak/

Ondan Önceki Yazı İçin bkn: (1) http://ilimcephesi.com/hadisi-anlamada-butunlugu-saglayan-temel-unsurlar/

Gelen arama terimleri:

  • cibil hadis analami

Yazar Hakkında: Muhammed Ali

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*